17 Şubat 2023 Cuma

Ölüler mevsimi

Yusuf Nazım
T24 | 17 Şubat 2023

Mevsim Kışbahar.

On gündür yazmayı bıraktım, harap bir kalbin çırpınışlarındayım.

Hava soğuk, dondurucu, ayaz.

Parmaklarım üşümüş, bir türlü varmıyor tuşlara dokunmaya.

Bir kez daha bağıra bağıra geliyor ölüm, bir kez daha çığlık çığlığa sönüyor hayatlar.

Bir yanım kış, Nur Dağı’nın eteklerinde, bir yanım ölü hayatlar mevsimi.

Ne çok öldük bu şehirlerde biz, ne çok yaralandık, hep yarım kalmış hayallerimizde.

Ölüm haberleri nasıl da fütursuz akıyor üzerimize. Yıkılmış kentler, çaresiz suretler, ateş almış ocaklar, yardım çığlıkları…

Söyle kalbim, hangi yıkılmış kentin enkazlarındasın şimdi sen?

Bir imar affı kaç paraya bedel

Paylaşılan videolarda gördüm, ilk kurtarılacaklar arasındaymış meğer para kasaları, çek defterleri. Depremde, candan önce geliyormuş meğer bunlar!

Çoktandır siyaset, ahlak ile arasındaki mesafeyi sıfırlamış. Deprem paralarıyla duble otoyollar yaptık diye övünüyor eski bir bakan! Kim bilir müjdeyi de yenisi verecektir, cenazelerimizi bedava taşıyacaklardır belki de, merasim eşliğinde bu yollardan.

Demokrasiye alıştık galiba, emir büyük yerden olunca Mecliste hizaya giriyor bakanlar, milletvekilleri; pişkin bir sırıtkanlıkla topluca kalkıp iniyor eller. Malum, hesap işlerine pek vakıfsınız, bir imar affı kaç paraya bedel, iyi bilirsiniz. Milliyetçilik maskesini geçirip yüzünüze, ülke toprağını parsel parsel, vatandaşlığı haraç mezat satmakta pek mahirsiniz. Heybelerinizi doldurmaktan vaktiniz olursa eğer, hele bir sorun vicdanınıza, bir torba kanun kaç ölü eder? Yarın merak ettiklerinde, ellerinizdeki kanı çocuklarınıza nasıl açıklayacaksınız beyler?

Demokrasiye alıştınız sanırım, emir büyük yerden olunca Mecliste nasıl da hizaya giriyorsunuz. Pişkin bir sırıtkanlıkla topluca kalkıp iniyor elleriniz. Malum, hesap işlerine çok vakıfsınız, bir imar affı kaç paraya bedel, iyi bilirsiniz. Milliyetçilik maskesini geçirip yüzünüze, ülke toprağını parsel parsel, vatandaşlığı haraç mezat satmakta pek mahirsiniz. Heybelerinizi doldurmaktan vaktiniz bulursanız eğer, hele bir sorun vicdanınıza, bir torba kanun kaç ölü eder? Yarın merak ettiklerinde, ellerinizdeki kanı çocuklarınıza nasıl açıklayacaksınız beyler?

Kırık bakışları buz tutmuş Nur Dağı’nın

Şimdi imdat çığlıkları yükseliyor enkazlardan, yaralı yüzleriyle bekleşiyor şehirler.

Kent kent, ülke ülke dolaşırken yardım feryatları, üç vardiya çalışsa ne yazar silah fabrikaları? Kaç enkaz kaldırır dersiniz İHA’larınız? Sahi kaç hayat kurtarır SİHA’lar; hesabını yaptınız mı, bir sorti kaç çocuk gülüşüne bedel?

Haberler yetişemiyor ölü sayılarına, şehirler viran içinde, semtler tarumar; her evde bir alaz, ateş almış, kor! Kaç TOMA söndürür şimdi bu yangını, kaç savaş uçağı can verir enkaz altındaki hayatlara, kaç mayın siper olur ki ölüm uykusundaki çocuklara?

İstatistikler söyledi de ben mi kaçırdım yoksa? Söyleyin, nerede görülmüştür açlığa çare olduğu çok namlulu füzelerin? Tankların paletlerini kemirerek mi hayatta kalacak insanlar? Haydi, sürün namlulara mermilerinizi, haydi doldurun fırtına obüslerinizi, bileyin ötekine olan nefretinizi. Daha kaç cana bedel olacak, görelim marifetinizi.

Hava zemheri, ayaz, şehirler birbirine sokulmuş, üşüyor. Yıkılmış bir ülke gibi yüreğim, tarumar olmuş bir yanımız. Kırık bakışları buz tutmuş Nur Dağı’nın eteklerinde Hatay’ın; Malatya’nın, Maraş’ın, Antep’in, Diyarbakır’ın… Söyleyin, şimdi hangi kanun hükmünde kararnameyle gülecek yüzleri çocukların?

Kürt’ün dağlarını bombalıyor oysa her gün uçaklarımız 

Fotoğraf: Mehmet Kızmaz
Ölüler yalan söylemez, dili yok, şehirler eşit bir biçimde can çekişiyor oralarda.

Kürt’ün dağlarını bombalıyor oysa her gün uçaklarımız. Türk’ünse zeytinliklerine dadanmış kepçeler. İkizdere’de, kanun hükmünde çalışmaya devam ediyor taş kırma makineleri; dağı, taşı, ormanı yıka boza ilerliyor dozerler. Kalapotamos’un yamaçlarında, göz açtırmıyor köylü kadınlara jandarma.

Menzili hayli uzak askerimizin, övüne övüne bitiremiyoruz. Sesi Libya’dan, Azerbaycan'dan, Suriye’den, Irak’tan duyuluyor. Adana ise bize çok ırak; Adıyaman, Osmaniye, Urfa, Elbistan, Pazarcık da öyle; üç günde kalkamıyor ilk yardım uçakları.

Oysaki Ege’de, devletin ali menfaatleri için nasıl da aceleyle alınıyor kamulaştırma kararları; Salihli’de, Yırca’da, Milas’ta bir günde kökünden sökülüveriyor zeytinlikler. Bir gece ansızın gitmek için sabırsızlanırken elin ülkesine, enkaz altındakilere bir türlü yetişemiyor hızınız.

Dualar yetişir mi dersiniz insan cesetlerine?

Herkesin malûmu, muktedirin dilinde cümleler hep takdirle başlıyor, fıtrattan geçilmiyor; yangında fıtrat, madende fıtrat, depremde fıtrat; tacizde tecavüzde, açlıkta sefalette fıtrat... “Depremde ölenler, aynı anda Mars'ta bile olsalar yine öleceklermiş!” Böyle buyuruyor, unvanı, şeyh bilmem ne üniversitesinde profesör olan zat!

Hafız sayımızla süratle kalkınıyoruz son yıllarda. Birkaç yıl evvelinde, en son 105 binde bırakmıştım, şimdi baktım 160 bine çıkmış sayıları. Ülkedeki hekim sayısına ulaşacak neredeyse. Bakıyorum ajanslara, durmaksızın haber geçiyor televizyon kanalları; depremde ölenlerin sayısı 35 bini aşmış. Tesellimiz olur mu dersiniz, cenaze başına beş hafızın düşmesi.

Ölü sayılarından korkmayın siz. İmam Hatiplerde okuyan 1 milyon 381 bin öğrenci, yaz kuran kurslarında ise 5 milyon çocuk var. Üstelik bir de İlahiyat Fakültesi zenginiyiz artık biz. Sayısı 8 yılda 22'den 105'e yükselmiş. Öyle söylüyor Diyanet İşleri Başkanımız. Tez elden verilirse yıkım emirleri, dualar yetişir mi dersiniz insan cesetlerine?

Üşenmedim saydım; 85 personeli varmış Diyarbakır Müftülüğü’nün. Aynı ilin, kayyum atanmış belediyesi ise tek bir jeoloji mühendisi çalıştırmıyor. Ülkemdeki Jeoloji Mühendisliği bölümü sayısı zaten dokuz, ne yazar? Beş tane de Jeofizik Mühendisliği bölümü var, kime fayda?

İstatistiklerde acımasız ölü sayılarına dönüşüyor cenazeler

Görüyorum ki, tanrısı para olmuş nicedir vurguncunun, eyyamcının, haraminin; kıblesi sermaye.
  Fotoğraf: Mehmet Kızmaz

Torba kanunla verilmiş ölüm emirleri şehirlerin, sermayesi olmuş mülkiyetin fay hatları, her daim kâr altında kalıyor cesetler.

Depremin ardından hisseleri tavan yapmış çimento şirketlerinin. Yatırımcılar ekran başından ayrılmıyor, iştahla ellerini ovuşturuyorlar. Öyle ya, serbest piyasanın nimetleri bunlar. Adına arz talep dengesi diyorlar. Sermaye artışı, teknik analizler, sür git pazarlıklar, falan filan... Borsada nasıl da hızla yükseliyor, ölü sayısına endekslenmiş grafikler. Peş peşe alım satım emirlerini verirken brokerlar, istatistiklerde acımasız ölü sayılarına dönüşüyor cenazeler.

Açsan defterleri, imar planları suç unsuru, katliama davet, her imar affı kusursuz bir cinayet!

Şehirler deprem kuşağında diye bas bas bağırıyor uzmanlar. Avrupa’nın en yüksek 245 binasından 66’sını Türkiye’de yapmışsınız! Merak ettim, buna ne diyorsunuz beyler?

Bunların 62 tanesi tam da deprem fay hatları üzerinde, söyleşinize eserinizle övünüyor musunuz efendiler?

Çoğu da siyasal İslam’ın şaheseri; birbirinden gösterişli rezidanslar, plazalar, towerlar… Boşuna dememiş üstat; “her büyük servetin altında büyük bir suç yatar.”

Nasıl da isabet buyurmuşlar, 60’ı son 23 yılda yapılmış, AKP’nin sihirli ellerinin marifeti bunlar.

İstanbul’da, İzmir’de, Ankara’da ölüm kuleleri gibi yükseliyorlar. Kentin mezar taşları bunlar, insanlığın içine diri diri gömüldüğü betondan tabutluklar.

Üstelik dahası da var; Biliyor muydunuz, Avrupa'da inşası planlanmış en yüksek 24 gökdelenden 16’sı, büyük depremi bekleyen İstanbul'da! Sahi bunu nasıl becerdiniz efendiler?

Kent suçları hız kesmiyor. Deprem kuşağındaki İzmir'i de es geçmemişler bizim beyefendiler; 25 kat ve üzerinde, 34 gökdeleni yaparak kıymışlar, tarihinden bıçaklamışlar Simirna’yı. 33 ü, yine 2000 sonrasında saplanmış sırtına kentin; siyasal İslam’ın sihirli kuleleri bunlar.

Kuşkusuz bir de suç ortakları var. DSP, CHP belediyeleri döneminde sessiz sedasız yükselmiş cümle gökdelenler.

Söylesene, niye güzel haberlerin yok bize İzmir? 24’ü inşa halinde, 6’sı planlama aşamasında, sırada 30 gökdelenin daha var!

                                               *  *  *

Şimdi bütün mevsimlerim kururmuş, içimde can çekişiyor bahar.

Şehirler yenilmiş, biz yenilmişiz, öylece kalmışız harap kentlerin yıkıntılarında.

Ne kadar sürer bu ağrı, ne zaman sarılır bunca yara, failler yeni cinayetlere hazırlanıyorken aramızda?

Her şeye rağmen, kardelenler açmaya devam eder mi, bize uzak dağların doruklarında?

Ne desem sözler kifayetsiz, kelimeler biçare.

Ruhum paramparça Amanos’un eteklerinde, dağılmış.

Şimdi kalbim kış, ölüler mevsimi.

Yıkık bir kentin enkazlarında.

https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/oluler-mevsimi,38748

1 Ocak 2023 Pazar

Modern çağın trajedisi: İşgal ve kahkaha

Yusuf Nazım
T24 | 1 Ocak 2023


İnsan türü 7 milyon yıl önce Afrika’nın doğusunda, Büyük Rift Vadisi’nde oluşmaya başladı.

Yaklaşık 2 milyon yıldır da dünyanın dört yanına virüs gibi yayılmakta.

Yıkarak, yakarak, zulmederek.

21.yüzyılda Anadolu coğrafyasında bizim de payımıza düşen bir şeyler var bu ilerleyişte.

Yirmi yıldır da ülkenin başına musallat olmuş başka bir türün kötülüğüyle baş başayız.

 ***

Bu yazıya başladığımda aldım haberi.

Gezi Davası’nda cezalar onanmış.

Osman Kavala’ya ağırlaştırılmış müebbet, diğer sanıklar Ayşe Mücella Yapıcı, Çiğdem Mater Utku, Ali Hakan Altınay, Mine Özerden, Şerafettin Can Atalay, Tayfun Kahraman ve Yiğit Ali Ekmekçi’ye ise 18’er yıl hapis.

Kötülüğün bir kez daha iyiliğe galebe çaldığı an!

Can Dündar, Osman Kavala, Mücella Yapıcı, M.Alabora
2022’nin sırtımıza yüklediği yük bununla sınırlı olsa iyi; 6 yıldır cezaevinde olan Selahattin Demirtaş mı, kayyum atanmış belediyeler mi, hapsedilmiş milletvekilleri ve gazeteciler mi, ağrısı yüreğimizde eksilmeyen KHK’lılar mı yoksa İmamoğlu’na yapılan taarruz mu…

Birden canım sıkıldı, bıraktım yazmayı.

Kendimi dışarı attım. Mandalina bahçelerine doğru yürüdüm; asırlık zeytin ağaçlarını geçtim, göğe direk olmuş servileri seyrettim… İzmir’in gökyüzünü delik deşik etse de gökdelenler, doğa halâ bakir Seferihisar’ın yamaçlarında.

Susmak öldürüyor insanı. Öyle tek seferde değil üstelik. Bir celladın iri, kıllı elleri sarılır gibi boğazına, ağır ağır, soluksuz bırakarak.

***

Şebenm Korur Fincancı, mahkeme çıkışı
Aynı gün bir de Şebnem Korur Fincancı’nın haberi düşmez mi önüme!

Onu bir polis aracına binerken gördüm. 63 yaşında, kollarında iki polis, elleri kelepçeli…

Dünyaya bu fotoğrafı verirken utandık mı?

Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi Başkanı, 110 bin hekimin temsilcisi,

Türkiye İnsan Hakları Vakfı kurucu ve başkanlığı yapmış; 1997 IRCT Bent Sorensen Grant, 1999 İstanbul Üniversitesi Uluslararası Bilime Katkı, İstanbul Tabip Odası Sevinç Özgüner İnsan Hakları, 2000 yılı Barış ve Demokrasi, 2000 yılı Açık Sayfa Barış, Demokrasi ve Hukuka Katkı, 2000 International People’s Lawyers Eminent Person Grant, 2001 BEKSAV, 2014 Uluslararası Hrant Dink Vakfı ve daha birçok ödülün sahibi bir bilim ve onur insanı...

Dünyanın baş tacı yaptığını biz linç ediyoruz. Otuz yıllık adli tıp bilim tecrübesi ile verdiği bir görüşten dolayı cezaevinde.

Ne diyeyim, kötülük habis bir ur gibi çoğalmış içimizde.

***

Amerikan kovboy filmlerinin olmazsa olmazıdır. Daima kötü bir adam vardır,  kasabaların duvarlarında resimleri eksik olmayan.

"WANTED!" yazılıdır resmin üzerinde, iri puntolarla.

Altında ise, azılı katil, kellesine şu kadar dolar ödül.

Riya, çoktan anlamını yitirmiş, yük değil artık vicdanlara.

Kol kola yürüdüğün dostun, silahını sana çevirirse “darbeci” rakibine dönerse “şerefli” oluyor.

Seni alkışlayanı “makul gazeteci” foyanı ortaya çıkaranı “terörist” sayıyorsun.

Yazıya devam ederken gördüm; bir Türk gazetecinin başına ödül koymuşlar!

Gri listede aranıyor adam.

Ödülün tutarı mı?

500.000 Dolara varıyor.

İçişleri Bakanlığı’nın listesinde Gri Listede diye geçiyor.

Adı Can Dündar.

Düne kadar milyonların izlediği bir gazeteci. MİT Tırları haberini yapınca “terörist, hain” oluverdi birden, aranıyor bir süredir.

Kanunlarda MİT’in görevi, komşudaki yangına tırlarla benzin taşımak diye mi tanımlanmış yoksa, anlayamadım.

Bilmiyorsam cahilliğime verin.

***

 

ABD Afganistan'dan çekilirken, 16 Ağustos 2021
18 Mayıs 2022, Dallas.

ABD Başkanı Biden, salondaki saygın kalabalığa Rusya lideri Putin’in, Ukrayna’ya açtığı acımasız savaşı eleştirirken şöyle diyor:

“Bu, tek adamın verdiği, Irak'a yönelik tamamen haksız ve acımasız bir işgal başlatma kararıdır."

Yanlış duymadınız, adam Irak diyor resmen!

Haklı olarak "Freudyen bir dil sürçmesi" diye yazıyor The Guardian gazetesinde Slavoj Žižek.

Sonra çabucak düzeltiyor Biden; “Ukrayna’yı kastediyorum tabii.”

Kalabalıktan yükselen alkış sesleri ve kahkahalar arasında 75 olan yaşını anımsatıyor.

Evet, alkış sesleri ve kahkahalar…

Geride 1 milyon ölü bırakmış, tarihin bu en büyük ikiyüzlülüğünün süper bir gücün saygınlarınca hafife alınması;

Ya da modern kolonyalizmin bataklığında büyümüş, dünyaya melanet yağdırmakta mahir; hırsla azgınlaşmış, kibirle şımarmış büyük devlet şarlatanlığının kahkahalarla dışa vurumu.

Bir yerden tanıdık geliyor mu size?

Küresel süper bir güç olarak, kendi topraklarından 19 bin km ötede, yoksul bir ülkeye; Vietnam’a 20 yıl boyunca dünyanın bombasını yağdırmış, geride 4 milyon ölü bırakarak ayrılmış bir devlet;

Ya da “özgür ve medeni dünya” için ılımlı İslam geliştireceğim diye ektiği tohumlardan radikal İslam biçerek; 20 yıl boyunca işgal ettiği Afganistan’ı arkasında bir cehennem bırakarak adeta kaçar gibi terk eden dünya devi…

Adına ne denir ki?

Modernite mi, trajedi mi?

Bir yanda siyasal İslam’la cilalanmış, ihtiras ve kibirle sarhoş olmuş, güce tapmayı maharet, ötekine nefret kusmayı alışkanlık saymış; Asya’nın, Afrika’nın, Ortadoğu’nun kızgın çöllerinde olmayacak hayaller kuran bizim modernitemiz…

Öte yandan demokrasi, özgürlük, insan hakları kavramları arkasına gizlenmiş; bilim ve medeniyet iksiriyle güçlenmiş, bu güçle zehirlenmiş, adına batı denilen coğrafyada temerküz etmiş ileri bir çağın modernitesi…

Payımıza düşen mi?

İki milyon yıl önce ayağa kalkmış insanın çılgınlığı.

Modern çağın trajedisi!

Yeni yılda yeni umutlara…


12 Kasım 2022 Cumartesi

برایِ: بدنبال رد پای یک ترانه

برایا: دنبال کردن یک آهنگ

یوسف ناظم

روزنامه T24، 5 نوامبر 2022، ترکیه


دارم آهنگ گوش میدم

از فارسی زبان سرزمین های باستانی 5000 ساله:


 به خاطر رقصیدن در خیابان ه"ا

به دلیل ترسی که هنگام بوسیدن احساس کردید

برای خواهر من - خواهر شما - برای خواهران ما

برای تغییر افکار پوسیده"


فقط من نیستم. آنها از خاورمیانه، آسیا، اروپا، آمریکا گوش می دهند. میلیون ها نفر به آن گوش می دهند. متن آهنگ شروین حاجی پور خواننده ایرانی خیابان ها را می لرزاند…


من رد پای یک آهنگ را دنبال می کنم.

مرا به دهه ها قبل می برد.


سیا و عملیات AJAX


۱۳۳۲/۳/۲۷  واشنگتن

یکی از اتاق های ملاقات کاخ سفید پذیرای مهمانان ویژه خود است.

آلن دالس، رئیس سیا، کرمیت روزولت افسر سیا، والتر بدل اسمیت، مدیر سابق سیا، هنری ای. آخرین نفر سفیر آمریکا در ایران است و به طور ویژه در این دیدار در کشورش حضور دارد که برای گرفتن مرخصی سالانه با تاخیر طولانی مدت به آنجا آمده است.


شرکت کنندگان در حال نهایی کردن طرحی هستند که روی آن کار می کردند تا رژیمی را تغییر دهند که مدت هاست از مسیر خارج شده(!) تا به رئیس جمهور آیزنهاور ارائه شود.


کشوری که می خواهند مدیریت خود را تغییر دهند ایران است و اسم رمز طرحی که روی آن کار می کنند عملیات آژاکس است..



البته ضمن متقاعد کردن رئیس جمهور آمریکا برای این عملیات، منافع نفت انگلیس در ایران دلیل نمی شود. در عوض، این ایده که ایران در شرف تصرف کمونیست ها است، مطرح می شود. معمار این ایده کسی نیست جز وینستون چرچیل، نخست وزیر بریتانیا.


طرح آماده شده در 1 ژوئیه توسط وینستون چرچیل و در 11 ژوئیه توسط آیزنهاور تایید شد. پول برای عملیات به مقر سیا در تهران سرازیر می شود. از سوی دیگر سرویس مخفی انگلیس مدتی است که مشغول ارسال جعبه های بیسکویت برای نمایندگان مجلس ایران است.


* * *


من آهنگی را دنبال می کنم

آهنگ های آنها در مدارس، خیابان ها و میادین طنین انداز است.

هر روز به خلاقانه ترین شکل خود در رسانه های اجتماعی شکل می گیرد، با فیلم ها و انیمیشن ها زنده می شود و در سراسر جهان پخش می شود...

داستان مهسا امینی است که توسط پلیس اخلاق معروف به بسیجی در ایران در ابیات آن کشته شد:


از شرم، چون صدمه دیده بودم

به دلیل اشتیاق برای یک زندگی عادی

برای زباله گرد و رویاهایش

به خاطر این اقتصاد دستوری

بخاطر همین هوای آلوده

برای خیابان ولیعصر و درختان فرسوده اش.


۱۳۳۲/۵/۲۸ تهران

رادیو انگلیسی بی بی سی در حال تصویب اعلامیه شبانه است.

شنوندگان متوجه تغییر بسیار جزئی در اعلامیه معمولی نمی شوند.

اما برخی می گویند: «الان ساعت 12 شب است». در این مکان؛ "الان دقیقا ساعت 12 شب است." انتظار این تغییر جزئی در اطلاعیه را داشته باشید.

این شروع عملیات آژاکس با مشارکت سیا و ام 16 است.

پول رشوه ای که توسط سرویس مخفی M16 در جعبه های بیسکویت فرستاده شد، کارساز بود و کودتاچیان حامی شاه که توسط سیا حمایت مالی می شدند، آماده سازی خود را تکمیل کرده اند.


نیمه شب همان روز، یک حرکت نظامی در تهران آغاز می شود.

تانک ها به خیابان ها فرود می آیند و محل اقامت مصدق را محاصره می کنند. درگیری ها 9 ساعت طول می کشد.


خدایان زمین قصد ندارند از تلاش او برای پایان دادن به سلطه خارجی بر ذخایر نفت ایران چشم پوشی کنند. چیزی که آنها نمی بخشند، تلاش محمد مصدق برای ملی کردن صنعت نفت تحت کنترل انگلیس با حمایت جبهه ملی است.


اصطلاحات مورد استفاده برای مصدق که قبل از کودتا از سوی سیا و ام 16 یک کمپین تبلیغاتی سیاه بین المللی علیه وی راه اندازی شده بود، آشناست. دیکتاتور، عوام فریب، همجنسگرا، معتاد، بهائی…


بدين ترتيب مصدق نخست وزير كه از زمان انتخابش در سال 1951 حقوق نخست وزيري را دريافت نكرده بود و حتي مخارج خود را در حين انجام وظيفه پرداخت كرده بود، توسط کودتاگران سرنگون شد.


* * *


این روزها دارم آهنگ گوش میدم

سخنانشان تلخ، لحنشان شکننده، آهنگ هایشان پر از درد.

مرا به رنج مردمی می برد که رویاهایشان ناتمام است:


برای پیروز و انقراض احتمالی آن

برای سگ های بی گناه و ممنوعه

برای اشک هایی که هرگز قطع نمی شوند

برای این تصویر بازگشتی اصلی

برای خندان

برای دانش آموزان، برای آینده

به خاطر این بهشت ​​واجب

برای روشنفکران زندانی.

برای کودکان افغان


دیکتاتوری شاه محمدرضا پهلوی با جایگزینی مصدق، به سیاست ملی شدن نفت مصدق پایان می دهد.

او شرکت های نفتی بریتانیا را به کشور دعوت می کند.

رضا پهلوی در سال 61 مجلس را منحل کرد و با رژیم تک نفره خود تمام اختیارات را به دست گرفت.

ایران به همراه ترکیه دیر نیست که یکی از دو کشوری باشد که اسرائیل را به رسمیت می شناسد.

مردم ایران از طریق سرویس مخفی ساواک که با حمایت سیا تأسیس شده بود به تاریکی 26 ساله پر از ظلم و شکنجه کشیده می شوند.


مردم به جهنم کشیده می شوند در حالی که بهشت ​​را تصور می کنند


اکنون سرود مقاومت است.

سرود اعتراضات لندن تا واشنگتن می شود.

گروه راک انگلیسی Coldplay آن را در کنسرت خود در بوینس آیرس تکرار می کند، در 80 کشور جهان تماشا می شود.

نام بارایا به عنوان نامزد جایزه گرمی در حال افزایش است.


برای پیروز و انقراض احتمالی آن

برای سگ های بی گناه و ممنوعه

برای اشک هایی که هرگز قطع نمی شوند

برای این تصویر بازگشتی اصلی

برای خندان

برای دانش آموزان، برای آینده

به خاطر این بهشت ​​واجب

برای روشنفکران زندانی

برای کودکان افغان


* * *


۱۳۵۷/۱۱/۱۲ تهران

تنها مردی که با عملیات آژاکس برنامه ریزی شده توسط ایالات متحده آمریکا و انگلیس به قدرت رسید، کشور را ترک می کند و خرابه های رژیم استبداد را پشت سر می گذارد که 26 سال ادامه داشت.

جمعیتی که از غرب و حامی آن شاه نفرت دارند، اسلام سیاسی تحت رهبری آیت الله خمینی تبعیدی را پناهگاه می دانند.


نه مردم مسلمان ایران و نه نیروهای مترقی و چپ و اتحادیه های کارگری که با رژیم شاه در اپوزیسیون مشابه اسلام گرایان سیاسی هستند، غافل از این نیستند که کشور از یک تاریکی بزرگ به تاریکی دیگر کشیده می شود.


سازمان های چپ/مارکسیستی مانند توده و مجاهدین خلق به زودی توسط رژیم مستقر ملاها به طور خونین منحل شدند.


در حالی که بقیه مردم ایران منتظر رسیدن به بهشت ​​رویاهایشان هستند، خود را در جهنمی می بینند که 43 سال طول می کشد.


قوانین سختگیرانه اسلامی شروع به اعمال می کند. زن دیگر نامی ندارد. آنها باید با لباسی به نام حجاب پوشیده شوند تا فقط صورتشان نمایان شود. آنهایی که پوشش نمی دهند توسط پلیس اخلاق مورد ضرب و شتم، شلاق، شکنجه قرار می گیرند. دختران جوانی که شورش کردند با بطری مورد تجاوز قرار می گیرند تا نتوانند به بهشت ​​بروند.


در کشوری که الکل ممنوع است، مجازات ارتداد اعدام است. مخالفت با انقلاب اسلامی هم همینطور. هیچ صدای مخالف مجاز نیست. خیابان‌های ایران برای سال‌ها به یاد می‌آیند، جرثقیل‌هایی که اجساد انسان‌ها را بر فراز آنها آویزان کرده‌اند که در نتیجه اعدام‌هایی که در روز روشن انجام می‌شود.


مردان می توانند چهار زن را به همسری بگیرند و زن نمی تواند شوهر خود را طلاق دهد مگر اینکه مرد بخواهد. مرد هر وقت بخواهد می تواند او را طلاق دهد. به مردان متاهل امتیازات دیگری نیز داده می شود. با ازدواج های موتا و سیگار که توسط آخوندها انجام می شود، داشتن رابطه جنسی شبانه یا طولانی تر با زنان دیگر برای آنها موجه است. اما در ویلاهای منزوی مناطق ثروتمندش، دنیایی پر زرق و برق و عاری از انواع ممنوعیت ها حاکم است. فرزندان آخوندها و ثروتمندان ایرانی در این مکان هایی که پلیس اخلاقی نمی تواند وارد آن شود، در شب های پر از مشروبات الکلی و قمار روز خود را می گذرانند.


کودکان، دختران جوان و زنان نمی توانند در تاریکی که در آن افتاده اند، آن طور که می خواهند در خیابان ها آواز بخوانند.


زن ، زندگی ، آزادی


۱۴۰۱/۰۸/۱۱ تهران

دبستان در شمال شهر.

600 دانش آموز دو روز بعد در باغ مدرسه گرد هم آمدند تا روز دانش آموز ایرانی را جشن بگیرند. اتفاق دیگری هم هست که آن روز را برای رژیم مهم می کند. سالگرد یورش دانشجویان ایرانی به سفارت آمریکا در تهران در ۱۳ آبان ۱۳۵۸ است.

در باغ بیشتر معلمان با حجاب بی میل هستند. شعارهای ضد آمریکایی و ضد اسراییلی که با اکراه مدیران مدارس در مراسم رسمی مطرح می شود، با صدای ضعیف توسط جمعیت تکرار می شود. زمزمه های ذن، زندگی، آزادی بر لبان دانش آموزان کوچکتر با احساس نفرت نسبت به آخوندها آمیخته است.


در حین نوشتن این مقاله در حال گوش دادن به آهنگی هستم.

آهنگی که در خیابان های ایران موج می زند.

زنان ایرانی در خیابان حجاب دارند و در خانه می ترسند. اکثر آنها از رژیم ملاها متنفرند.

جوانان به ویژه کودکان و دختران جوان در مرز دیوار ترس قرار دارند.


برای غم مهسا امینی مقاومت می کنند و آهنگ شروین حاجی پور را همصدا می خوانند. ترانه های آنها به فارسی به ذن، زندگی، آزادی ختم می شود:


به همه این دلایل، هیچ دو یکسان نیستند

به خاطر این همه شعار توخالی

به خاطر خانه های فروریخته ارزان قیمت

برای احساس آرامش

برای آفتاب بعد از شب های طولانی

به دلیل داروهای افسردگی و بی خوابی

برای مردان، وطن، رفاه

برای دختری که آرزو دارد پسر باشد

برای زن، زندگی، آزادی


آیا یک آهنگ می تواند منجر به یک انقلاب شود؟


یه آهنگ.

یک آهنگ چه می گوید؟

آیا یک آهنگ خود را بی وقفه می خواند؟

اگر او آرام زمزمه کند، آیا کسی آهنگ ها را می شنود؟

اگر کسی بشنود از دل به دل زیاد می شود؟

باد در خیابان می وزد، شاید طوفان در می آید، آیا میدان ها امید می شوند؟

آیا یک آهنگ می تواند منجر به انقلاب شود؟

اگر نمک بپوسد، اگر روزی زنها خندیدن را فراموش کنند و اگر دلشان برای آفتاب تنگ شود، بچه ها...

چرا که نه؟


https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/baraya-bir-sarkinin-izinde,37344


5 Kasım 2022 Cumartesi

Baraya: Bir şarkının izinde

Yusuf Nazım
T24 | 5 Kasım 2022


Bir şarkı dinliyorum.

5 bin yıllık kadim toprakların dili olan Farsça‘dan:

 

Sokaklarda dans etmek uğruna

Öpüşürken hissettiğin korku yüzünden

Kız kardeşim için - kız kardeşin - kız kardeşlerimiz için

Çürümüş zihinleri değiştirmek için.

 

Bir tek ben değil; Ortadoğu’da, Asya’dan, Avrupa’dan, Amerika’dan dinliyorlar. Milyonlar kişi dinliyor onu. İranlı Şarkıcı Şervin Hajipour’un şarkısının sözleri meydanları çalkalıyor…

 

Bir şarkının izinden gidiyorum.

Onlarca yıl öncesine götürüyor beni.

 

CIA ve Ajax Operasyonu

 

17 Haziran 1953, Washington.

Beyaz Saray’ın toplantı salonlarından biri özel misafirlerini ağırlamaktadır.

Toplantıya katılanlar arasında CIA Başkanı Allen Dulles , CIA subayı Kermit Roosevelt, bir önceki CIA Başkanı Walter Bedell Smith, Ortadoğu’dan sorumlu Bakan Yardımcısı Henry A. Byroade ve Savunma Bakanı Charles Wilson, ve Loy W. Henderson vardır. Sonuncusu ABD’nin İran büyükelçisidir ve uzun süredir ertelediği yıllık iznini kullanmak üzere geldiği ülkesinde bu toplantıda özel olarak bulunmaktadır.

 

Toplantıya katılanlar, başkan Eisenhower’a sunulmak amacıyla, uzun süredir rotasından çıkmış(!) bir rejimi değiştirmek için üzerinde çalıştıkları bir plana son şeklini vermektedirler.

 

Yönetimini değiştirmek istedikleri ülke İran, üzerinde çalıştıkları planın kod adı ise Ajax Operasyonu’dur.

 

Operasyon için ABD Başkanı ikna edilirken elbette ki neden olarak İngiliz petrollerinin İran’daki çıkarları gösterilmez. Bunun yerine İran’ın komünistlerce ele geçirilmek üzere olduğu fikri pompalanır. Bu fikrin mimari ise İngiltere başbakanı Winston Churchill’den başkası değildir.

 

Hazırlanan plan 1 Temmuz’da Winston Churchill, 11 Temmuz’da da Eisenhover tarafından onaylanır. Operasyon için Tahran’daki CIA merkezine paralar akmaya başlar. İngiliz gizli servisi ise bir süredir İran parlamento üyelerine bisküvi kutuları göndermekle meşguldür.

 

*  *  *


Bir şarkının izini sürüyorum.

Okullarda, sokaklarda, meydanlarda yankılanıyor ezgileri.

Sosyal medyada her gün en yaratıcı haliyle şekilden şekile giriyor, filmlerle, animasyolarla canlanıyor, tüm dünyaya yayılıyor…

İran’da Basiji olarak adlandırılan Ahlak Polisi’nce öldürülen Mahsa Amini’nin hikâyesidir dizelerinde anlatılan:

 


Utanç yüzünden, kırıldığım için

Normal bir yaşam özlemi nedeniyle

Çöp toplayan çocuk ve hayalleri için

Bu komuta ekonomisi nedeniyle

Bu kirli hava yüzünden

Valiasr Caddesi ve yıpranmış ağaçları için.

 

19 Ağustos 1953, Tahran

BBC İngilizce Radyosu gece anonsunu geçmektedir.

Dinleyenler her zamanki duyuruda yer alan çok küçük değişikliği fark etmezler.

Oysaki bazıları, radyoda yapılan “Şimdi gece saat 12.00’dir.” yerine; “Şimdi gece saat tam 12.00’dir.” duyurusundaki bu küçük değişikliği beklemektedirler.

CIA ve M16 ortaklığındaki Ajax Operasyonu’nun başlama işaretidir bu.

M16 gizli servisi tarafından bisküvi kutları içinde gönderilen rüşvet paraları işe yaramış, CIA’nın fonladığı Şah yanlısı darbeciler hazırlıklarını çoktan tamamlamıştır.

 

O gece yarısı Tahran’da askeri bir hareketlilik başlar.

Tanklar sokaklara iner, Musaddık’ın konutunu kuşatırlar. Çatışmalar 9 saat sürer.

 

Yeryüzü tanrıları onun, İran petrol rezervleri üzerindeki yabancı egemenliğine son verme girişimini bağışlama niyetinde değildir. Affetmedikleri şey, Muhammed Musaddık’ın Milli Cephe’nin de desteğini alarak İngilizlerin denetimindeki petrol endüstrisisini millileştirme girişimidir.

 

Darbe öncesi, CIA ve M16 tarafından aleyhinde uluslararası kara propaganda kampanyası başlatılmış olan Musaddık için kullanılan terimler ise pek tanıdıktır; diktatör, demagog, eşcinsel, uyuşturucu bağımlısı, Bahai…

 

Böylece, seçildiği 1951 yılından beri başbakanlık maaşını almayan, görevi sırasındaki masraflarını bile kendi cebinden karşılayan Başbakan Musaddık darbeciler tarafından devrilmiş olur.

 

*  *  *

 

Bugünlerde bir şarkıyı dinliyorum

Sözleri buruk, tınıları kırılgan, ezgileri acı yüklü.

Hayalleri yarım kalmış bir halkın acılarına götürüyor beni:

 

Pirouz ve olası neslinin tükenmesi için

Masum, yasak köpekler için

Hiç durmayan gözyaşları yüzünden

Bu ana dönüş görüntüsü için

Bir gülen yüz uğruna

Okul çocukları için, gelecek için

Bu zorunlu cennet yüzünden

Tutuklu entelektüeller için.

Afgan çocuklar için.

 

Musaddık’ın yerine getirilen Şah Muhammed Rıza Pehlevi diktatörlüğü, Musaddık’ın petrolü millileştirme politikasına son verir.

İngiliz petrol şirketlerini yeniden ülkeye davet eder.

Rıza Pehlevi, 1961 yılında meclisi dağıtarak tek adam rejimiyle bütün yetkileri eline alır.

İran, Türkiye ile beraber İsrail’i tanıyan iki ülkeden biri olmakta gecikmez.

CIA desteğiyle kurulan SAVAK gizli servisi aracılığıyla İran halkı baskı ve işkencelerle dolu 26 yıllık bir karanlığa sürüklenir.

 

Cenneti hayal ederken cehenneme savrulan halk

Artık bir direnişin şarkısı o.

Londra’dan Washington’a protestoların marşına dönüşüyor.

Britanyalı rock grubu Coldplay, Buenos Aires'teki konserinde tekrarlıyor onu, 80 ülkede birden izleniyor.

Gremmy Ödüllerine aday olarak yükseliyor Baraya ismi.

 

Pirouz ve olası neslinin tükenmesi için

Masum, yasak köpekler için

Hiç durmayan gözyaşları yüzünden

Bu ana dönüş görüntüsü için

Bir gülen yüz uğruna

Okul çocukları için, gelecek için

Bu zorunlu cennet yüzünden

Tutuklu entelektüeller için

Afgan çocuklar için

 

*  *  *

 

1 Şubat 1979, Tahran.

ABD ve İngiltere’nin planladığı Ajax Harekatı ile iktidara gelen tek adam, 26 yıl süren bir zorbalık rejiminin enkazını ardında bırakarak ülkeyi terk etmektedir.

Batı ve desteğindeki Şah’a karşı nefret besleyen kalabalıklar sürgünde yaşayan Ayetullah Humeyni liderliğindeki siyasal İslamı sığınak olarak görür.

 

Ne Müslüman İran halkı, ne de Şah rejimine karşı siyasal İslamcılarla aynı muhalefet içinde yer alan ilerici, sol güçler ile sendikalar ülkenin bir büyük karanlıktan başka bir büyük karanlığa savrulmakta olduğunun farkında olamazlar.

 

Tudeh ve Halkın Mücahitleri gibi sol/Marksist örgütler kısa süre sonra kurulan molla rejimi tarafından kanlı bir şekilde tasfiye edilirler.

 

Geri kalan İran halkı ise, hayallerindeki cennete kavuşmayı beklerken, 43 yıl sürecek bir cehennemin içinde bulur kendisini.

 

Katı İslam kuralları uygulanmaya başlar. Kadının adı yoktur artık. Hijab denilen bir giysiyle, ancak yüzü gözükecek şekilde örtünmek zorundadır onlar. Örtünmeyenler Ahlâk Polisi tarafından dövülür, kırbaçlanır, işkenceye uğrar. İsyan eden genç kızlara, cennete gidemesinler diye şişelerle tecavüz edilir.

 

Alkolün yasak olduğu ülkede dinden dönmenin cezası idamdır. İslam Devrimi’ne karşı çıkmanın da öyle. Hiçbir muhalif sese izin verilmez. İran’ın sokakları uzun yıllar, güpegündüz yapılan idamlar sonucu tepelerinde insan cesetlerinin sallandığı vinçlerle anımsanır.

 

Erkekler dört kadını birden eş olarak alabilir, erkek istemedikçe kadın eşinden boşanamaz. Erkek ise dilediği zaman boşayabilmektedir onu. Evli erkeklere başka ayrıcalıklar da tanınır. Mollalar tarafından kıyılan muta ve siga nikâhlarıyla onların, başka kadınlarla gecelik ya da daha uzun süreli seks yapmaları meşrulaştırılır. Zengin semtlerinin gözden ırak villalarında ise her türlü yasaktan azade başka şatafatlı bir dünya hüküm sürmektedir. Mollaların ve İranlı zenginlerin çocukları, Ahlak Polisi’nin giremeyeceği bu yerlerde geceleri alkol ve kumara boğulmuş eğlenceler içinde günlerini gün etmektedirler.

 

İçine düştükleri karanlıkta çocuklar, genç kızlar, kadınlar sokaklarda diledikleri gibi şarkı söyleyemezler.

Zen, Zendegi, Azadi

2 Kasım 2022, Tahran.

Şehrin kuzeyinde bir ilkokul.

600 öğrenci okulun bahçesinde, iki gün sonraki İran Öğrenci Günü’nü kutlamak üzere toplanmışlar. O günü rejim için önemli kılan bir olay daha var. 4 Kasım 1979’da Tahran’daki ABD Büyükelçiliğinin İranlı öğrenciler tarafından basılmasını yıldönümü o gün.

Bahçede, hijab içindeki öğretmenlerin çoğu gönülsüz. Resmi törende okul yöneticilerinin ağzından isteksizce söylenen ABD ve İsrail karşıtı sloganlar, cılız seslerle tekrarlanıyor kalabalık tarafından. Küçük yaştaki öğrencilerin dudaklarında zen, zendegi, azadi fısıltıları, mollalara karşı nefret duygularına karışmakta.

 

Bense bir şarkıyı dinliyorum bu yazıyı yazarken.

İran’ın sokaklarında dalga dalga yayılan bir şarkıyı.

İranlı kadınlar sokakta hijap, evlerinde ise korku içindeler. Çok büyük kısmı molla rejiminden nefret ediyorlar.

Çocuklar ve genç kızlar başta olmak üzere gençlik ise korku duvarının sınırındalar.

Mahsa Amini’nin yası için direniyor, hep bir ağızdan Şervin Hajipour’un şarkısını söylüyorlar. Farsça dilinde zen, zendegi, azadi diye bitiyor şarkıları:

 

Bütün bu sebeplerden dolayı, ikisi aynı değil

Bütün bu boş sloganlar yüzünden

Ucuza inşa edilen çöken evler yüzünden

Huzur hissi için

Uzun gecelerden sonra güneş için

Depresyon ve uykusuzluk ilaçları yüzünden

Erkekler, vatan, refah için

Erkek olmasını dileyen kız için

Kadın, yaşam, özgürlük için

 

*  *  *

Bir şarkı.

Bir şarkı kime ne anlatır ki?

Bir şarkı kendini söyler mi durmadan?

Sessizce mırıldanırsa ezgileri, kimseler duyar mı?

Kimseler duyarsa eğer yürekten yüreğe çoğalır mı?

Sokakta bir rüzgâr eser, belki bir fırtına patlar, meydanlar umut olup taşar mı?

Bir şarkı bir devrime yol açar mı sahi?

Tuz çürürse eğer bir gün, gülmeyi unutursa kadınlar ve güneşi özlerse çocuklar…

Neden olmasın?

https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/baraya-bir-sarkinin-izinde,37344

30 Ekim 2022 Pazar

Saraybosna’dan Güney Afrika’ya hakikat yolculuğu

Yusuf Nazım
T24 | 28 Ekim 2022


Bir kadın.

Cerrahpaşa Tıp Fakültesi mezunu.

Adli Tıp’ta uzmanlık eğitimi yanı sıra İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde Klasik Arkeoloji Lisans Eğitimi aldı.

1992’de kurulan Adli Tıp Uzmanları Derneği’nin kurucularından olup 1993-1996 arasında derneğin yönetim kurulu başkanlığını üstlendi.

Türk Ceza Hukuku Derneği kurucu üyelerinden.

Mesleki ömrünü işkenceyle mücadeleye adadı. Hazırladığı işkenceyi belgeleyen sayısız rapor ve tıp etiği üzerine yazılarıyla devletin sivri oklarını üzerine çekti.

Uğur Mumcu sanıklarıyla ilgili verdiği rapor nedeniyle tehdit edildi, görevden alınmasına dair yazılan gizli yazılar açığa çıktı, 90’lardaki Susurluk Çetesi’nin adli tıp üzerindeki baskılarına karşı mücadele etti.

1997’de İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı Başkanı oldu. Bu görevinden ve yürüttüğü Adli Tıp Kurumu İhtisas Kurulu Başkanlığından çeşitli defalar uzaklaştırıldıysa da her seferinde yargı kararlarıyla geri döndü.

İngilizce, Almanca ve Klasik Yunanca biliyordu.

Birleşmiş Milletler Uluslararası Savaş Suçları Mahkemesi adına, 1996’da Bosna’nın Kalesija bölgesindeki toplu mezarlardan çıkarılan cesetlerin otopsi çalışmalarına katıldı.

1999’da, Birleşmiş Milletler ’in İstanbul Protokolü olarak bilinen işkencenin saptanmasında dair uluslararası standart kılavuzun hazırlayıcıları arasında yer aldı; bu protokolün uygulanması konusunda birçok ülkede eğitim verdi.

İnsan Hakları İçin Hekimler ’in 2000’de Güney Afrika’daki uluslararası çalışmasında, 2002’de ise Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) Kadına Yönelik Cinsel Şiddet Araştırması ve El Kitabı çalışmalarında yer aldı.

Uluslararası İşkence Rehabilitasyon Merkezi (IRTC) adına gittiği Bahreyn’deki bir ölüm olayında, yaptığı otopsiyle ailenin iddiaları doğrultusunda gencin gözaltında işkenceyle öldürüldüğünü kanıtladı.

Yaş haddinden emekliliğine 7 yıl kalan zorunlu emekli edildiği 2019 yılına kadar İstanbul Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı’nda, Galatasaray Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde adli tıp lisans ve yüksek lisans dersleri verdi; İstanbul Üniversitesi Adli Tıp Enstitüsü’nde yüksek lisans ve doktora tez danışmanlığı yaptı.

Türk Tabipleri Birliği ve İstanbul Tabip Odası yanı sıra Türk Patoloji Derneği, Forensic Science Society of UK, Académie Internatıonale de Médecine Légale et de Médecine Sociale, International Academy of Legal Medicine, New York Academy of Sciences, İnsan Hakları Eğitimi On Yılı Ulusal Komitesi Cezaevleri Çalışma Grubu, Association de Droit Penale Internationale, Başbakanlık İnsan Hakları Danışma Kurulu gibi kurumlarda görev yaptı.

Son olarak 2009’dan beri sürdürdüğü Türkiye İnsan Hakları Vakfı’nın (TİHV) başkanlığını bırakarak 2021’de Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi başkanlığına seçildi.

Aynı zamanda 1997 IRCT Bent Sorensen Grant, 1999 İstanbul Üniversitesi Uluslararası Bilime Katkı, İstanbul Tabip Odası Sevinç Özgüner İnsan Hakları, 2000 yılı Barış ve Demokrasi, 2000 yılı Açık Sayfa Barış, Demokrasi ve Hukuka Katkı, 2000 International People’s Lawyers Eminent Person Grant, 2001 BEKSAV, 2014 Uluslararası Hrant Dink Vakfı ve daha birçok ödülün sahibi bir bilim ve onur insanı...

26 Ekim 2022’de bir TV kanalında sorulan soru üzerine, uzmanlık görüşünü paylaştığı için gözaltına alındı, sonra tutuklandı.

 

*  *  *

 

Asıl olan hakikati aramaktı.

Oysa ki bir bilim insanı konuştu, yer yerinden oynadı.

En yüksek perdeden başlayan nefret söylemi, hedef gösterme, medyada koparılan linç fırtınası…

Bir anda ülkenin şerefi lekelendi, orduya iftira atılmış oldu!

Öyle ya, yumurtalar hiçbir koşulda çürümez, ya da aralarından çürükleri çıkmazdı. Toplum ve kurumlar olarak ari bir ırktan çoğalmıştık, hepimiz pürü paktık.

Örneğin, bu ülkede askerler 1961’de darbe yapmamıştı! Elinde bulundurduğu silah gücünü kullanarak seçilmişleri içeri atmamış; içlerinde bir başbakan ile iki bakanı asmamıştı!

Doğruydu, 1971 olduğunda askerler bir kez daha parlamenter rejimi yıkarak anayasayı askıya almamıştı! Silah zoruyla aydınları, sanatçıları, sendikacıları, öğrencileri hapse tıkmamış; intikam olsun diye fidan boylu üç genci idam sehpasında asmamıştı!

Ve yine doğruydu, 1980’in 12 Eylül’ünde silahlı kuvvetler cebir ve şiddet yoluyla seçilmiş iktidarı devirmemiş, bir kez daha demokrasinin canına okuyup meclisi kapatmamıştı; onlarca idam, yüzbinlerce gözaltı, 2 milyona yakın fişleme yapmamış; gazete ve dergileri, sendika ve dernekleri kapatmamış, tonlarca kitabı yakmamıştı!

Devletin raporlarında bile yazsa 90’lı yıllarda ülkenin doğusunda binlerce köyü ve mezrayı yakıp yıkarak boşaltmamış; Roboski/Uludere’de kendi yurttaşlarının üzerine bomba yağdırıp çoluk çocuk, genç yaşlı demeden 34 köylünün canına kıymamıştı!

2016’nın 15 Temmuz‘unda örneğin; askerin içinden birileri Ankara’da TBMM üzerine bomba yağdırmamıştı!

Velhasıl, Susurluk Çetesi’nin artıklarıyla emekli ya da emekli olmayan generallerin resimleri de gazetelerde boy boy basılmamıştı!

 

*  *  *

 

Peki, şimdi ne oldu?

Bir hakikat yolculuğu yarım kaldı.

Birileri çoktandır bir cadı kazanını kaynatıyordu, içine atılacak kurban ise hazırdı.

Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi Başkanı ve onun meslek örgütü hedefe konuldu…

Profesör Doktor Şebnem Korur Fincancı.

Ömrünü insan haklarına adamış bir bilim kadını. Hipokrat Andına bir bayrak gibi sarılmış kâh devletin derinliklerinde, kâh Bahreyn sahillerinde; Filistin’den Yeni Zelenda’ya, Abu Gharib’ten Güney Afrika’ya, Saraybosna’dan Güney Afrika’ya bir hakikat yolcusu o.

Tıpkı meslek etiğinden ödün vermeyen; insan ve haklarını savunduğu için daha önce gözaltına alınan, tutuklanan; özgürlüğünden edilen ve sonunda beraat eden diğer hakikat yolcuları gibi.

Sadece son birkaç yılda olmak üzere gözaltına alınan ya da hapse atılan/çıkan/çıkamayan Profesör Raşit Tükel, Profesör Funda Obuz, Profesör Taner Gören, Profesör Onur Hamzaoğlu, Profesör Füsun Üstel, Profesör Beyza Üstün ve daha niceleri gibi…

https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/saraybosna-dan-guney-afrika-ya-hakikat-yolculugu,37239 


18 Ekim 2022 Salı

Güneşi göremeyenler

Yusuf Nazım
T24 | 18 Ekim 2022


Sene 1999. Zonguldak şehri.

 

Nam-ı diğer kara elmas diyarı. Bu kentin kömürle hayat bulmuş, adı sonradan Kandilli olarak değiştirilmiş olan Armutçuk beldesindeyim. Bir zamanlar hayata rengini veren kara taşın, insan yaşamına bulaşmış serüvenini merak ediyorum.

 

99 sonbaharında Kandilli ’de işte bu serüvenin peşinden gitmiştim.

 

Yapmaya çalıştığım şey kömüre bulaşmış hayatların, bir daha geri gelmeyecek olanın, her şeye rağmen umutlarını heybelerinde umutla taşıyanların hikâyelerinde bir iz sürmeydi…

 

Toprağın beş yüz seksen beş metre altına inmiştim. İki asansör değiştirmiş, bir motora binmiş, kömür vagonları içinde kilometrelerce yol almış, domuz damı direkleri arasında sürünerek ciğerlerime kömürün tozunu solumuştum…

 

Adeta yerin altında esrarengiz ve karanlık, başka bir dünyaya gitmiş gibiydim.

 

Derin galerilerde saatlerce ilerlemiş; hayalleriyle taşı kayayı yontarak küfelerinde umudu ve yaşama sevincini taşıyanların hayatlarına tanık olmuştum.

 

Yerin derinliklerinde çoğu kez yarım kalmış hayallere, birbirinden ilginç hikâyelere, sönüp gitmiş hayatlara devam eden unutamadığım bir yolculuktu bu yaptığım.

Ocağa kömür işçileriyle birlikte inmiş, galeride beraber vagona binmiş, onların küçük bir çıkından ibaret sofralarının ortağı olmuştum.

 

Orada, yakından tanımıştım madencileri. Çokça anıları vardı onların. Ve bu anılara bulaşmış ölümleri; Kozlu’da, Armutçuk’ ta, Karadon’da, Üzülmez’ de, Amasra’da ve Çaydamar’da...

 

İndiğim Armutçuk’taki maden ocağında, 7 Mart 1983’de yaşanan bir grizu patlaması sonucu 103 işçi hayatını kaybetmişti. Tam yüz üç işçi yerin altına inmiş ve bir daha geri dönmemişti!

 

Yanımda bir emniyet mühendisi arkadaş, kimi maden işçileri; kazmacısı, barutçusu, oduncusu vardı.

 

Bin bir güçlüğe katlanarak kazmanın kömüre değdiği ayağa kadar inmiş, kapatılan kör kuyuları görmüş, sağ girip ölü çıkan madencilerin yürek burkan hikâyelerini dinlemiştim.

 

Onlar, dönüşü olmayan bir yolun çaresiz yolcuları gibiydiler. Öylesine terk edilmişçesine gitmişlerdi ölümlere. Nice hüzünlerle dolu bu öyküleri dinlerken gözyaşlarımı yüreğime akıtmış, sessizce ağlamıştım…  

 

*  *  *

Şimdi, aradan yirmi üç yıl geçtikten sonra, ülkenin başka bir köşesinde, toprağın yüzlerce metre derinlerinden yine onların acı yüklü hikâyeleri sızıyor yer üstüne. Üstelik 301 Soma madencisinin ölüm tutanakları mahkeme zabıtlarında henüz kurumamışken…

 

Yine ölüm çığlıkları yırtıyor karanlıkları; yine duvarları delen ağıtlar yükseliyor, yine toplu mezarlar kazılıyor onlar için.

 

Ölüm ki kara elmas diyarında her zamanki gibi sinsiydi.

 

Bilenler bilirdi. Yerin altında ışık, hasreti en çok duyulan şeydi. Işığa hasret olunan o yerse damarın damarı kestiği, kazmanın kömürü dövdüğü yerdi.

 

Ateş-nefes yaklaşınca orada, ter domur domur akar, nefes nefese dokunur, ölüm inceden inceye birikirdi.

 

Ve yine öyle oldu!

 

Amasra’da ölüm, karanlık ve yanık galerilerin isli dehlizlerinden çıkarak bürokratların demeçlerinde bir kez daha merhametsiz sayılara dönüşüverdi.

 

Televizyon kanallarında, prime time’da her gün onların hikâyeleri anlatılır oldu.

 

Halâ yaşıyormuş gibi suretleri bir bir düşerek haber ajanslarına, geçen her gün, daha çok sayıda madenci cesedi haber oldu manşetlere.

 

Kader ve fıtrat kelimeleri, acımasız bir ısrarla tekerrür ederken Amasra’nın sokaklarında, tarihin cinayet defterine yeni ölümleri kaydetti hayat.


*  *  *

 

Amasralı madenciler.

 

Güneşi görebilmek için karanlığa kazma sallayanlar.

 

Hayata rengini vermek amacıyla yıllar yılı kara taşın peşinde iz sürenler…

 

Ötekilerin dünyasında bir kere daha yerin üstüne çıkamadan hunharca mağlup edildiler!

 

O madenciler ki, yeraltına her indiklerinde gözlerinde gizli bir tutkuyla parıldayan bir ışık vardır.

 

“Güneşi yeniden görebilsem” diye parıldayan bir ışık...

 

O ışık, kırk bir maden işçisinin gözlerinde son bir kez parlayıp söndü.

 

Madencilerin gözlerindeki o ışık, kırk bir defa anlamını yitirdi.

 

Kırk bir Amasralı madenci yerin altına indi, bir daha gün yüzü göremedi.

 

Onlar için kader, toprağın derinliklerine gizlenmiş karanlık yüzlü bir cellattan ibaretti. Fıtratsa, genç yaşta ömürlerine geçirilmiş bir ilmik gibi daima hazırdı.

 

Adları tarihin cinayet defterine bir kez daha güneşi göremeyenler olarak yazıldı.