1 Nisan 2022 Cuma

Toronto’da Dört Ayaklı Minare

Yusuf Nazım
T24 | 11 Temmuz 2016

Size aşktan bahsedeceğimi söylemiştim bu sefer.

Aşk gibi güzel şeylerden. Toronto gibi harika bir şehirde, insan aklının hayal edebileceği en güzel şeylerden.

Avrupalı sömürgecilerin Kanada’nın gerçek yerlileri üzerindeki akıl almaz talan, sömürü ve insanlık dışı uygulamalarını içeren tarihini bir kenara bırakırsak, “beyaz adam” tarafından bu ülkenin yerleşik olarak kullanılmaya başlaması 1860’lı yıllara denk gelir.

1 Temmuz 1867 ise, İngiltere’nin Kuzey Amerika kolonisi olan bu topraklara özerklik vererek Kanada ülkesinin dünya coğrafyada yerini almasını işaret etmekte. Kısaca, şunun şurasında 150 yıllık bir ülkeden bahsediyoruz.

İşte dünyanın bir finans merkezi olarak hayranlıkla izlediği bu kent en fazla böyle bir geçmişe sahip. İnsanı şaşırtan bu planlama, bu düzenli yollar, bu alt yapı ve ulaşım, bu konforlu yaşam, insanlardaki bu saygı, değer verme ve görme, yapılan bu binalar, parklar, müzeler, alışveriş merkezleri; tamamı devlete ait sağlık kurumları, hastaneler… Hepsi en fazla 150 yıllık…

Oysa biz, iki büyük imparatorluk yaşamış 5000 yıllık bir şehirden geliyoruz. 1600 yıllık başkentlik geçmişi olan bir şehirden; Byzantium’dan, Konstantinopolis’ten, İstanbul’dan… Ve yine biz 5000 yıllık başka bir şehirden, İzmir’den, Smryna’dan geliyoruz.

Geçmişimiz köklü, ama başımız eğik.

Tarihimiz zengin, ama kendimiz yoksun.

Onlar 150 yıllık hayatlarının üzerine tarihi yapmakla meşgul, biz 9000 yıllık şehirlerimizi yıkmakla.


İktidar sorunu, patlamalar ve doğuda Kürtlere karşı yürütülen savaş

Kongre toplantılar, paneller, çalıştay ve poster sunumları ile devam ediyor.

Dünyadaki en son gelişmeler bilim insanlarınca tartışılıyor.

İnsan neslinin genetiğindeki bozulmaların yol açtığı, kötücül sonuçlara yol açan hastalıklara çözümler aranıyor.

Onlarca, yüzlerce hastalık için yıllarca üniversitelerde, laboratuvarlarda, deneylerde ömür tüketmiş tıp uzmanları, daha iyi, daha sağlıklı, daha kaliteli insan hayatı için en son hünerlerini birbirleriyle paylaşıyorlar.

Poster sunumlarının yapıldığı salonda bizim de bir belgesel film tanıtımımız var. Yönetmenliğini sevgili genç yönetmen dostumuz Gülsün Sarıoğlu’nun yaptığı ve benim genel koordinatörlüğümde gerçekleştirilen Düşümdeki Uçurtma adlı belgesel film. Bu belgesel aracılığıyla, salonlarda tartışılan bilimsel konuların sosyal görünürlüğünü sağlamaya çalışıyoruz. Filmi, 2012 yılında Diyarbakır, Batman ve Van illerinde çekmiştik.

Duvarda, filmin özet posteri, masadaki bilgisayarda gösterimi yapılan belgesel film dönüyor.

Türkiye’de, nöromüsküler hastalıkların duayeni, hocaların hocası Prof.Dr.Coşkun Özdemir ile birlikte ziyaretçilerin sorunlarını yanıtlıyoruz.

Türkiye ve İstanbul’dan geldiğimiz anlaşılınca konu ister istemez ülkedeki iktidar sorunu, patlamalar ve doğuda Kürtlere karşı yürütülen savaşa geliyor.

İstisnasız herkes nasıl ceberrut bir iktidarla baş başa olduğumuzu teslim ediyor.

Ötesi, neredeyse bizlere acınacak insanlarmışız gibi bakıyorlar.

Kürtlere karşı devletin giriştiği savaşın ise hemen hepsi farkında.

Türkiye deyince akla gelen, en çok bu üç şey oluyor…

Bu şehir Diyarbakır, işte bu Surp Giragos, işte Dört ayaklı Minare

Konumuz bunlar değil tabii.

Aşktan, sevgiden, bahar gibi güzel şeylerden, insan için yapılan bunca emekten, çalışmalardan bahsetmeliyim.

Toronto’nun göbeğinde, süper bir gökdelenin hemen dibindeki parkta koşuşturan sincaplardan bahsetmeliyim bugün.

Poster sunumumuza ilgi gayet iyi. Panodaki posterde belgesel filmin Diyarbakır, Batman ve Van’daki çekim planlarından resimler var. Pek çok ülkeden ziyaretçiler gelip bilgi alıyor, sorup bilgileniyorlar.

Danimarka’dan bir genç kadın masadaki bilgisayara yaklaşıyor, filmi dikkatle izliyor.

Film hakkında bilgi vermek istiyorum. Belgeselin Diyarbakır çekimleri geçiyor ekrandan.

Anlatıyorum:

“Bu şehir Diyarbakır, işte bu Surp Giragos, işte Dört ayaklı Minare… Dört Ayaklı Minare… Dört Ayaklı Minare…”

Tekrarlayıp duruyorum…

Birden bire gidiyor aklım.

Toronto’dayım ve önümde Dört Ayaklı Minare!

Aman Tanrım! Dört Ayaklı Minare bu!

Arkasında eski binalar, birkaç apartman, Yeni Kapı Sokak, daha arkada Hasırlı Mahallesi…

Filmin bu planı minarenin hemen yanındaki bir binanın çatısından çekilmişti.

Arkadaki binalar, sokak ve mahalle gözüküyor.

İçim acıyor, yüreğim burkuluyor birden.

Diyarbakır’daki bir okurumun söyledikleri geliyor aklıma:


“Annemlerin evi Dört Ayaklı Minare’nin tam arkasındaydı.”


Kendisine filmi anlattığım Danimarkalı ziyaretçi şaşkın, bana bakıyor.

“Dört Ayaklı Minare ayağından yaralı, şu gördüğün mahalle yok artık,” diyebiliyorum.

Biraz ileride Ermeni Katolik Kilisesi harap bakışlarıyla beklemede.

Film ilerliyor; birazdan Surp Giragos Ermeni Kilisesi’nde, İsa’nın önünde, hasta kardeşi için elindeki mumla dilek tutacak tesettürlü bir kadın.

Aklım, “sırlarını surlarına fısıldayan” bu şehirde şimdi. Kocaköy’ün İba Mezrası’nda yedi çocuklu bir aileye konuk olacak kameramız.

Kanada’ya gelmeden hemen önce Haritaya bakıp da aramıştım hasta çocukların babasını; Diyarbakır’ın Lice-Kulp-Hazro üçgeninde sokağa çıkma yasağı ilan edilmişti. İba Mezrası, tam da bu üçgenin ortasında bulunuyordu.

Sur’u, Cizre’yi, Silvan’ı, Silopi’yi, İdil’i, Nusaybin’i vuran kasırga, Yüksekova ve Şırnak’ı da yerle bir ettikten sonra yönünü bu üçgende dönmüştü.

Devlet kararlıydı, kökünü kurutacaktı terörün. Ajanslar öyle söylüyordu!

Telefonu açtığında baba Salih, yeni bir çocuğu daha olduğunu söylüyor arkasından ekliyordu;

“Samanlarımız kaldı, dağlar, meralar bombalanıyor, hayvanlarımız aç!”

Düşümdeki Uçurtma

Ondördüncü Dünya Nüromüsküler Hastalıklar Kongresi’ndeyiz.

Poster salonu, bir masa, üzerinde bilgisayar. Düşümdeki Uçurtma belgesel filminin kareleri akıyor ekrandan.

Masanın etrafında ziyaretçiler. 

Çin’den gelmişler, Hindistan’dan, Rusya’dan; Asya’dan gelmişler, Avrupa’dan, Amerika’dan; farklı farklı ülkelerden. Ekranda Kürtçe konuşuyor yedi çocuklu bir kadın. Altında, İngilizce akıyor alt yazılar:

İki erkek çocuk hasta, on sekizinde, ya da en geç yirmisinde ölecekler; beş kız çocuğunun durumuysa belli değil.

Oysa aynı hastalıktan kırkına dek yaşıyor benzerleri Amerika’da, Avrupa’da…

“Tanrıdandır” diyor kadın. 

Oysaki dünyanın guruları, büyük bilim insanları Tanrıdan olmadığını çoktan keşfetmişler.

Şimdi çözümler üretmek üzere buradalar.

Harıl harıl tartışıyorlar. Kongre bunun için, toplantılar, sunumlar, konuşmalar bunun için.

Bizimse akmaya devam ediyor filmimiz.

Birazdan, Batman’a, Hasankeyf’e düşecek yolumuz.

Kongrenin salonlarında hastalıklarına çare aranan Ata ile Hamza’yı göreceğiz belgeselin bir yerinde.  

“Burası Batman” diyeceğim ekranı göstererek Danimarkalı kadına.

Nehrin kıyısında bağdaş kurmuş, elindeki kâğıttan sandalı Dicle’nin serin sularına bırakacak Ata.

Sanırsın bir umut akacak Hasankeyf’te Dicle’nin sularına…

Umudunu, kâğıttan bir gemiye yüklemiştir belki Ata.

Oysa biliyorum, umut yerine bir süredir kan taşıyor Dicle!

Sur’dan çıkarılan kamyonlar dolusu taş, moloz ve insan cesetleriyle sulanmakta bu nehir.

Hamza’yı ise geçenlerde kaybettik. Solunum yetmezliğinden.

Ona, soluk verecek bir hekimi Batman’da çok görmüştü bu ülke…

Yollarında hayran hayran dolaştığımız bu kent, CN Tower binasıyla dünyaya marka olmuş bu şehir, Toronto…

Sekiz katlı, on katlı, on sekiz katlı taş binalarına şaşkınlıkla bakıyorum.

Hâlbuki en yaşlı binası, yüz yıllık bile değil belki. Sonuçta en fazla 150 yıllık bir şehir Toronto.

Oysa biz 5000 yıllık Suriçi’ni yıktık kendi ellerimizle, yok ettik anılarını şehirlerin!

27 kavmin izini sildik Diyarbakır’dan.

9000 yıllık surlarına tuvaletler kondurduk, siperler kazdık diplerine.

Ve acele ölüm silahları ithal ettik, bir bir avlamak için teröristleri cornershut silahlarla…

Yeter ki, kendi kendilerini yönetmeye cüret etmesinler diye.

Yeter ki ana dillerinde konuşamasınlar diye.

Yüreğimde talihsiz ülkemin cümle acıları

Ayaklarım, tarihi en fazla 150 yıllık bu şehrin sokaklarında dolaşıyor.

Düşlerim bambaşka alemlerde.

Kaç bin yıldır niye yapamıyoruz biz?

Bir arada olmaya, birbirimize tutunmaya, farklılıklarımızı anlamaya, sevmeye, aşık olmaya engel neyimiz var?

Bizi, onulmaz acılarla dolu bir kadere mahkum eden şeyin adı ne?

Ruhumuza durmaksızın saplanan bu acılar niye?

Bedenim ülkemin uzaklarında, çok uzaklarda şimdi.

Başka bir kıtanın zenginlik ve çeşitlilik diyarında.

Dünyanın pek çok ülkesinden gelmiş, bu yuvarlak kürenin en yetkin, en iyi yetişmiş bilim insanlarının arasındayım.

Hep birlikte, insanoğlunun bedenine musallat olmuş talihsiz bir yıkıma çare arıyorlar.

Duvarda bir poster.

Üzerinde Batman’dan, İba Mezrası’ndan, Akdamar Adası’ndan resimler.

Göklerde bir uçurtma, arkada Akdamar Kilisesi.

“Ahhh! Tamaraaa!”

diye çığlık çığlığa hücrelerim.

Karanlık bir ıssızlığın içinde yuvarlanıyorum.

Biliyorum, sebebi var, belki de sonu yok bu ıssızlığın.

Yüreğimde yitik zamanlara ait biz sızı, ruhumda talihsiz ülkemin cümle acıları.

Bağışlayın ne olur, beni bağışlayın.

Olmuyor işte, olmuyor, bir türlü yapamıyorum!

Düşündükçe hüzne bulanıyor, yazdıkça daha çok acıya saplanıyor kelimeler.

Hâlbuki söz vermiştim, bugün aşktan bahsedecektim size ben.

Toronto, 9 Temmuz 2016

https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/torontoda-dort-ayakli-minare,15000


Bu sefer aşktan bahsedeceğim size

Yusuf Nazım
T24 | 10 Temmuz 2016

Evet, yanlış okumadınız.

Bu sefer aşktan bahsedeceğim size.

Okurlarım sık sık sorarlar; “öykülerinizde, yazılarınızda neden aşka yer yok?” diye.

Doğru.

Yazılarım genellikle acının diliyle yüklü, biraz kasvet dolu, biraz yaralayıcı.

Bir okurumun sözüydü; “yazıların yüreğimi adeta dilim dilim kesiyor.”

Okurun yüreğini dilim dilim kesen yazılarım mı, yoksa hayatın gizli kalmış gerçekliği mi, bilmiyorum.

Yaşadığımız coğrafyaya benziyor belki de yazılarım.

Belki gereğinden fazla dinliyorum bu dünyanın seslerini, belki yüreğim fazlasıyla hassas.

Taze sürgünleriyle yeni bir mevsimi müjdeleyen ağaçlar

Ama bu sefer güzel şeylerden bahsetmek istiyorum size.

Başka bir kıtadan, başka bir ülkeden yazmak istiyorum; acının, kasvetin, hüznün olmadığı topraklardan.

Henüz yaşanmamış aşklardan, berrak akan sulardan, kendi halinde sakin göllerden, uçsuz bucaksız kızılağaç ormanlarından bahsetmek istiyorum…

Bilimsel bir kongre için Kanada'nın Toronto şehrindeyiz; 14Th International Congress Neuromuscular Disases.

Japonya'dan Çin'e, Rusya'dan, Hindistan ve Türkiye'ye, Amerika Birleşik Devletleri'nden birçok Avrupa ülkesine kadar tüm dünyadan bilim insanlarının katıldığı bir kongre.

Farklı dillerden, farklı dinlerden, farklı milletlerden bilim insanları, bugün için tedavisi olmayan kimi hastalıklarla ilgili en son gelişmeleri tartışmak için buradalar.

Başka başka kıtalardan, farklı ülkelerden, bambaşka coğrafyalardan gelmişler.

En önemli kaygıları bilim üretmek.

Kendi alanlarında dünyanın en iyileri bir araya gelmiş, insan soyunun daha sağlıklı gelişmesine katkıda bulunmak üzere eteklerindeki taşları boşaltacak, doğanın insan bedenine zerk ettiği çaresizliği aşmak yönünde ne kadar yol aldıklarını tartışacaklar.

Bizse, baharını bile doğru düzgün yaşayamadığımız bir ülkeden geliyoruz.

Malum, bu sene, taze sürgünleriyle yeni bir mevsimi müjdeleyen ağaçları bile doya doya seyredemedik.

Altlarında, rengârenk çiçeklerle bezenmiş çimenlerin üzerine yorgun bedenlerimizi seremedik.

Islak çimen kokularını ciğerlerimize gönül rahatlığıyla çekemedik.

Ama şimdi ilk defa olarak acıların, ölümler ve yıkımların, patlama sesleri ve çığlıkların çok uzağında olacağım.

Her güne yeni ölümlerle uyanmayacağım.

Her an, yeni katliamları avaz avaz bağıran haber ajanslarını dinlemeyeceğim.

Ve uzun bir aradan sonra ilk defa acılar ülkesi Anadolu’nun, Mezopotamya’nın, Asya’nın çok uzaklarında huzur içinde olacağım.

Zenginlik, çeşitlilik ve göller diyarı Kanada

Yaklaşık 10 milyon kilometre karelik yüzölçümüyle Kuzey Amerika kıtasının en kuzeyindeki Kanada, Türkiye’nin neredeyse 13 katı büyüklüğünde bir ülke.

Nüfusu ise 35 milyon kişi ile bizim yarımızdan daha az.

Kişi başına 44.000$ gelir düzeyiyle, 10 eyaletli, 3 bölgeli bir ülke.

Eyaletler, ceza yasaları hariç olmak üzere kendi yasama ve yürütme organları, bayrakları, dilleri, bütçeleriyle büyük oranda özerkler. Buna karşılık, bölgelerin özerkliği daha az.

Federal düzeyde ülkenin İngilizce ve Fransızca olarak eşit iki resmi dilinin olması ilginç. Uygulamada, gerekli talep miktarını oluşturan topluluk istediği dilde eğitim almayı sağlayabilmekte.

Eyaletler açısından ise resmi çift dili olan yalnızca New Brunswick eyaleti.

Kanada’da federal düzeyde kanunlar her iki dilde eşit olarak yazılmakta, parlamentodaki tartışmalar iki dilde yapılabilmekte, keza mahkemelerde yine istenilen dilde işlem görebilmekte.

Toronto deyince akla…

Toronto deyince akla, CN Tower olarak bilinen o ünlü kulesiyle Kanada’nın en büyük ticaret ve finans merkezi geliyor.

Eleştirilerimi saklı tutmak kaydıyla, çok güzel bir şehir.

Bulunduğu eyaletin adını alan Ontorio Gölü’nün hemen kıyısında kurulmuş.

Hani şu Zagor çizgi romanlarının vazgeçilmez mekânı Ontorio…

Göl dediysem hemen geçmeyelim tabii; ABD ile Kanada arasındaki bu tatlı su denizi, bizim Marmara’nın 1,5 katından daha büyük. Üzerinde dünyaca ünlü Niyagara Şelaleleri’nin de bulunduğu Niyagara Nehri aracılığıyla Erie Gölü’ne bağlanıyor.

Niyagara ve çevresi tam bir güzellikler diyarı.

Bilimsel oturumlardan arda kalan zamanlarda çevreyi görmeyi tasarlıyoruz. Toronto’dan 300 kilo metre öteden dostlarımız gelecekler. Pazar günü uçağımız hareket etmeden önce Niyagara ve çevresini gezdirmek istiyorlar bize. İki büyük ülke, ABD ve Kanada’yı ayıran şelaleler ne menem bir şeymiş göreceğiz.

Bernard Shaw’ın anısına

Niyagara deyince, Niagara On The Lake’den bahsetmeden olmaz.

Neden mi? 

İrlandalı ünlü oyun yazarı, Nobel ve Oscar ödülünü alan ilk ve tek sanatçısı Bernard Show’un bir süre yaşadığı yer olmasından dolayı.

Adına Kanada’nın en büyük tiyatro festivalinin yapıldığı bu yere arkadaşların, kahve içmek üzere plan yapmış olduklarını duyunca ayrıca sevindim.

Bu ünlü yazarın anısına bu kasabada dikilmiş heykel, sosyalizm ve kadın hakları savunucusu yazarı anmak için iyi bir vesile olacak.

Toronto çok planlı bir kent.

Ticaret ve finans merkezi olarak bilinen Downtown dışında yüksek binalar hemen hemen yok gibi.

Şehir geniş bir alana yayılmış durumda.

Kongre için konakladığımız otel ise Downtown’un tam merkezinde.

İlk anda yüksek gökdelenler, iş yerleri, kompleksler nedeniyle yoğun bir trafik bekliyorum.

İlk gün şehrin sakinliğini görünce şaşırıyorum. Yollarda sakince yürüyoruz. Üstelik mesai saati bitiminde. Kalabalık yok. Ne araç trafiğinde kuyruklar, ne de yaya geçitlerine, araçlara, ya da bir yerlere yetişmek için koşan insanlar. Bir birinin üzerine çıkan insanlar hayal bile edilemiyor. Hayat sakin bir huzur içinde akıyor. İnsanlar saygılı.

Bir soru sormaya görün, neredeyse size eşlik etmeye hazırlar. Yüzler gülüyor, gözler mutlu bakıyor. Bazen siz istemeseniz bile hissedip yardımcı olmak isteyenlerle bile karşılaşıyorsunuz. İndiğimiz otobüsten, arkamızdan koşarak bir detayı daha paylaşmak isteyen kadın otobüs sürücüsünü düşünüp yadırgıyor insan.

Niçin, yollarda yoğun araç ve insan trafiğinin olmadığını bir süre sonra incelediğimiz şehir içi ulaşım haritasından anlıyoruz. Kentin bütün gökdelenlerini, yer altından metro sistemine bağlayan tüneller mevcut. İnsanlar işyerlerinden çıktıklarında, besbelli buraları kullanıyorlar. Gelişmiş metro sistemi, ulaşımın önemli yükünü alıyor. Bunu, eski bir viski fabrikasından dönüştürülme Distillery District’te birlikte yemek yediğimiz Toronto’da yaşayan dostlarımızdan öğreniyoruz; yalnızca iki ay yazı olan kentte kışın soğuklarında işyerlerinden çıkanlar, yeryüzüne hiç uğramadan doğrudan yer altındaki gelişmiş tünel sistemini kullanarak metroya ulaşıyorlar.

Metro tek ulaşım aracı değil elbette. Hepimizi şaşırtan, şehrin neredeyse bütün sokaklarından mevcut bir demiryolu ağı var.

Tramvaylar kullanıyor bu ağları. Hani şu bizim İstanbul’da 1956 yılında onlarca hatta 270 tramvayla hizmet veren ve 1960 askeri darbesi sonrasında birer birer emekli edilen trenler.

Soruyoruz, Toronto’da yaklaşık 100 yıldır kullanımdalar. Üstelik bir ticaret ve finans merkezi olarak planlanmış bir kentte. Üstelik dizi dizi gökdelenlerin hemen kapısının önünden geçiyorlar.

Kenti diğer büyük yerleşim bölgeleri ve havalimanlarına bağlayan UP Ekspres Tren hattı ve otobüslerse, ulaşım sistemini rahatlatan taşıma ağının diğer unsurları. Üstelik tamamı engelli erişilebilir bir ulaşım ağı bu.

Tıpkı binalar, yollar, kaldırımlar, parklar ve diğer kamusal alanlar gibi…

Toronto Island Park ve yaşamak

Bu kadar büyük gökdelenin olduğu kentte yeşil alan hiç yok sanırsınız.

Hâlbuki hiç de öyle değil.

Her gökdelenin yakınında yeşil alanlar var.

Ama içleri adeta boş.

Tek tük insanlar görünüyor.

İstanbul’da, İzmir’de olsa böyle yoğun kalabalığın olduğu bir kentte tıklım tıklım olması beklenir.
Hayran hayran içinde dolaştığımız bu parklara neden kimsenin rağbet etmediğine anlam veremiyoruz önce.

Çok geçmeden anlıyoruz; Toronto’da yaşayanların yeşile, çimene, ağaca, temiz havaya hasretlikleri pek yok.

Yaşadıkları her yerde bolca var bunlardan. Şehirlerinde, semtlerinde, evlerinde…

Şehrin, hemen karşısındaki Toronto Island Park’a tekneyle geçiyoruz. Adaya çıkınca cennetin burada yaratılmış olduğuna inanıyorum.

12 adadan oluşan bu adalar kompleksinde yapılaşmak yasak.

Buna karşın bu büyük adalar silsilesinde yaşayan kimi sakinler de yok değil.

Ancak öğreniyorum ki, onlar bu evlerin 99 yıllık kiracıları.

Hemen sıraya girmek geçiyor içimden. Çok uzun bir “bekleyenler listesi” olduğunu duyunca, masum bir hevesten ibaret bile olsa bu isteğim, hemen vaz geçiyorum.

Adaların arasındaki sularda kuğular, yaban ördekleri ve diğer perde ayaklı kuşlar çeşitli oyunlar oynuyor.

Göz alabildiğine yemyeşil çimenler sizi çağırıyor adeta.

Koşup uzanmak istiyorsunuz üzerlerine.

Baktığınız her şey mutluluk aşılıyor yüzünüze, gülümsüyorsunuz.

Yüzmek, balık avlamak, devasa eğlence parkında çocuk olmak, kuğu şeklindeki kanolara binmek, yabanıl ağaçların sarıp sarmaladığı ıssızlıkta kaybolmak, spor yapmak, kitap okumak, koşmak, sevgilinize sarılmak, yüzünüzü gölün serin rüzgârlarına banmak, gözlerinizi kapamak, uyumak…

Daha nice nicesini yapmak geçiyor içinizden…

Yaşamak istiyorsunuz yani…

Doyasıya yaşamak!

Hakkınız olduğu gibi yani.

Asya’da, Avrupa’da, Afrika’da doğmuş, büyümüş her insan gibi yani; emek veren, akıl eden, düşünen, üreten herkesin layık olduğu gibi.

Tıpkı Ontoriolu bir yerli gibi yani; Pakistanlı bir genç, Suriyeli bir çocuk, Sudanlı bir yaşlı gibi.

Yani bu kıtanın gerçek sahibi her yerli gibi; Hataylı bir Arap, Bitlisli bir Ermeni, İzmirli bir Türk veya Diyarbakırlı bir Kürt gibi yani.

Ne ondan bir eksik, ne diğerinden bir fazla.

Sadece yaşamak!

Yaşamak ve mutlu olmak...

Toronto Island Park’ın orta yerinde, insanın kanını gevşeten bir serinlik içinde, böyle mutlu yaşamak istiyor insan…

Toronto, 7 Temmuz 2016

https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/bu-sefer-asktan-bahsedecegim-size,14991

28 Mart 2022 Pazartesi

Hamam böceklerini öldürün!

Ruandalı göçmen kadın ve hasta çocuğu, 1994
Yusuf Nazım
T24 | 25 Mart 2022


Savaş, yoksulların vatanseverlik duygularını, zenginlerin ise iştahını kabartır.

1994, Haziran günleri.


Afrika’nın en yoksul ülkesi Ruanda’nın resmi devlet radyosundan şu anonslar yapılmaktadır:

“Hamamböceklerini ezin, gördüğünüz yerde öldürün!”

Sokaklar, “inyenzi! inyenzi!” çığlıkları atan palalı, satırlı, sopalı kalabalıklarla doludur. Inyenzi, ülke nüfusunun %90’ını oluşturan Hutuların azınlıktaki Tutsiler için kullandığı addır ve hamamböceği anlamına gelmektedir.

Her şey, 5 Nisan günü aynı radyodan yapılan, “Yarın bir şey olacak ve çok şey değişecek, bekleyin.” duyurusuyla başlamıştır. Belçikalıların marifetiyle meşrulaştırılan ırkçılık; daha uzun boylu, açık tenli, dar burunlu olanları Tutsi; kısa boylu, koyu siyah tenli, geniş burunlu olanları da Hutu ırkı olarak ayırmıştır. Böylece, soykırıma giden yolda her Ruandalı, kimliklerindeki Hutu, Tutsi ya da Twa işaretleriyle fişlenmiştir.

Ve şimdi, tarihte eşine az rastlanır bir soykırım sürmektedir.

Dostoyevski’nin ülkesi, Gogol’un ülkesini işgal ederken

Yangınlar içinde bir coğrafyadayız. Güneyimizdeki savaş, sürgün ve işgallerin acısı sürerken bir sabah uyandık ki, Dostoyevski’nin ülkesi, Gogol’un ülkesini işgale başlamış. O Dostoyevski ki, “hepimiz Gogol’un paltosundan çıktık” demişti bir zamanlar.

İşgalci bir devletin yol açtığı yıkım, harap olan ülke, paramparça olan aileler. Her yanda acılarla, gözyaşlarıyla, ölümlerle savrulan hayatların hikâyeleri…

Tüm bunlar yaşanırken bir başka haber, ülkesi işgal edilen devletin resmi yetkilisinin ağzından düşüyor ajanslara: 

“Ruslar hamam böcekleridir, yakalandıkları zaman öldürülecekler.

Konuşma, Ukrayna Askeri Sağlık Hizmeti Başkanı Gennadiy Druzenko’a ait. Rusların insan olmadıklarını, tüm yaralıların hadım edilmesi için katı emirler verdiğini, onların öldürüleceğini söylüyor…

‘Medeni’ dünyanın utancı: Ruanda soykırımı 

Kongo'ya kaçan bir Ruandalı kadın, 1994_Ulli Michel, Reuters, Landov
Kongo'ya kaçan bir Ruandalı kadın, 1994_Ulli Michel, Reuters, Landov
Hutu yönetimi katliam öncesi, “hamam böceği” temizliğine hazırlık için Çin’den yüzbinlerce satır ithal etmiştir. Ruhları ırkçılıkla zehirlenmiş Hutulara satırlar, satırların yetmediği durumlarda ise sivri uçlu sopalar dağıtılmış, yakında başlayacak "böcek" (inyenzi) avında bunları kullanmaları söylenmiştir. 

Nazilerin 2.Dünya Savaşı’nda yaptığı Yahudi soykırımından sonra tarihe ikinci büyük soykırım olarak geçecek olan Ruanda’daki etnik temizlik akıl almaz boyutlarda devam etmektedir. Hutu milisleri, neredeyse ellerine geçen her aletle; pala, bıçak, satır, balta, taş ve sopalarla Tutsileri öldürmektedirler. Parası olan Tutsiler acısız ölebilmek için kurşun parası verirler. Olmayanlar ise türlü acılar içinde can çekişerek ölürler. Öldürmekten yorulan Hutular, Tutsilerin kaçmasını önlemek için aşil tendonlarını keser, dinlendikten sonra katliamlarına devam ederler. Radyolardan Tutsilerin öldürülmesi teşvik edilmekte, “öldürmeyenler öldürülecektir” anonsları yapılırken; kiliselerde rahipler, hastanelerde doktorlar, ellerindeki Tutsileri cellatlarına teslim etmektedirler. Her taraf ceset kaynamaktadır. İlk iki ayda ölü sayısı 600.000’e ulaşacaktır.

Batılı uygarların bir zamanlar iliklerine kadar sömürdüğü Ruanda, bir vahşet girdabında kendi haline bırakılmış, ABD baskısıyla BM’in askerlerini geri çekmesi katliamcıların gemi azıya almalarına neden olmuştur.

Soykırımı önlemek üzere, komşu ülkelerde mülteci olan Tutsilerin örgütlediği Ruanda Yurtseverler Birliği (RYB) nin müdale etmesiyle Hutu saldırıları hız keser. Ancak, Fransa’nın ani bir kararla, katliamcı Hutu yönetimine silah sağlaması, ardından ülkenin beşte birini işgal ederek oluşturacağı Turkuaz bölgesinde Hutulara kalkan olması, soykırımın ikinci dalgasına zemin hazırlayacaktır. Bu ise 200 bin Tutsi’nin daha ölümünün yolunu açacaktır.

Böylece 100 gün içinde ülkede 800.000'e yakın Tutsi ile ılımlı Hutu öldürülecek, sonraki açıklamalarda bu sayının 1 milyonun üzerinde olduğu anlaşılacaktır.

Savaşın vahşetinde büyüyen kötülük

Ukrayna'da direklere bağlanılarak işkence edilen
insanla
r
Yaralı Rusları hamam böceklerine benzeten şu Ukraynalı yönetici; Druzenko

Adı geçen kişi, sonradan özür dilese de, Ukrayna devletinin resmi organlarına sızmış faşizan aklı açık etmeye yetmişti. Nitekim bunu Lvov’da, Dnepropetrovsk’de ve başka kentlerin sokaklarında, ağaç ya da direklere bağlanmış insanların görüntüleri destekliyordu. Belden aşağı soyularak direklere bağlanmış olarak dövülen, kırbaçlanan, işkence edilen insanlar; kadınlar, gençler, yetişkinler… İçlerinde babasıyla birlikte bir direğe sırt sırta bağlanmış bir çocuk bile var. Kimi Roman oldukları için, kimi silah almadıkları, kimi talana katıldıkları için…

Modern Avrupa’nın ortasında, savaşın vahşetinde bir kötülük büyüyor. Terk edilmiş sokakların görüntüsünde, ateş ve barut kokuları arasında süren bir işkence bianeli sanki. Ama soyut değil, somut; yalın bir gerçeklik halinde; en az işgalcinin yürüttüğü savaşın kendisi kadar dehşetengiz ve tüyler ürpertici.

Böcek muamelesi gören insanlar…

Gezi Parkı'nda polis göstericilere gaz sıkarken, 2012, İstanbul
Geçenlerde görüntülerini gördüm. İslamcı bir tarikat üyelerinin Adana’da yapmak istedikleri protesto yürüyüşüne polis saldırmıştı.

Sosyal medyada çok sayıda video dolaşıyordu. Feryat figan çığlıklar, coplanan, yerlerde sürüklenen, can havliyle sağa sola kaçışan kadınlar; kemikleri kırılırcasına dövülen; hakaretle, küfürle, kan donduran bir acımasızlıkla böcek muamelesi gören insanlar…

Her tarafta kolluk kuvvetleri; ellerinde copları, hınç dolu suretleri, nemruttan beter nefretleri; ağızlarında küfürler, sanki tarifsiz bir haz içindeler. Kimi gazı püskürtüyor, kimi copluyor; kimi tekmeliyor, vuruyor. Sanki bir can değil, sanki insan değil, sanki bir haşere, bir hamam böceği önündeki; gazı nefretle püskürtüyor, zehirliyor; kaldırıyor tekmesini vuruyor; kaldırıyor, indiriyor, eziyor...

Modern devletlerin, toplumsal olayları bastırmak için kimyasal gaz kullanması yeni değil. Vietnam’da, ABD ordusu tarafından içinde Vietkonglu gerillalar saklanıyor gerekçesiyle ormanların üzerine yaprak dökücü gaz boşaltmaları;

Nazilerin, ari ırkından olmayanları toplama kamplarındaki gaz odalarına doldurarak böcek gibi zehirlemek suretiyle yaptıkları soykırımlar;

Halepçe’de Saddam Hüseyin rejiminin gerçekleştirdiği, 4.500 kadar Kürt’ün ölümüne yol açan Halepçe Katliamı;

1936 Dersim’inde Kürtlerin, saklandıkları mağaralara kimyasal gaz püskürtülmesi suretiyle fareler gibi zehirlenerek öldürülmeleri;

Ve nihayetinde daha da modernleşmiş 21.yüzyılda, hemen her coğrafyada hak arayan, itiraz eden, eşitlik ve adalet isteyen kalabalıkları dağıtmakta kullanılan biber gazları ve türevleri…

Kafka’nın hamam böceği

Dönüşüm, Frnaz Kafka
Franz Kafka’nın Dönüşüm adlı kitabının kahramanı Gregor Samsa adlı bir memurdur. Samsa, bir sabah uyandığında kendini hamam böceğine dönüşmüş olarak bulur. Onun, böcek haliyle normal yaşamına devam etme çabası önce müdürü tarafından kabul görmez, işinden olur. İşsiz kalında gözden düşer, ailesi dahi ondan uzaklaşır, iğrenç bir haşere muamelesi görmeye başlar, odasından çıkamaz hale gelir. Yaşadığı acılara dayanmayan Samsa odasında ölü bulunur ve ölüsü evin hizmetçisi tarafından süpürülerek atılır.

Göz alıcı gelişmelere sahne olan 21 yüzyılda gelir dağılımının en aşağısında yer alan ötekiler; kentsel dönüşüm adı altında yerlerinden süpürülerek kent dışına itilen yoksullar; torağından koparılıp büyük kentlerin varoşlarına terk edilen çaresizler; ağacı, deresi, ineği için kepçelere ve tomalara göğüslerini siper eden köylüler… Ve nihayet bu hoyrat, adaletsiz, eşitsiz dünyaya itiraz ettikleri için böcekler gibi ezilmek, haşereler gibi yok edilmek istenen gençler, kadınlar, yaşlılar…

Hepsi birer Gregor Samsa. Ve mesaj açık. Ya hakkınız olan yeni bir yaşam için değişip dönüşerek -üstelik süpürülmeyi de göze alarak- bir şeyler yapacaksınız, ya da her daim itaat eden bir köle olarak, hiç değişmeden öylece kalacaksınız.

*  *  *

Karl Marks 19.yüzyılda, devletin bir sınıfın başka bir sınıf üzerindeki tahakküm aracı olduğunu söylerken ne kadar da haklıydı.

Devlet adeta bir sopaya benzer. Kimin eline geçerse diğerinin kafasına vurur. O sopa bazen grev yapan işçinin tepesinde, bazen toprağını, deresini, zeytinini koruyan köylünün ensesinde, bazen de itiraz eden memurun, gencin, öğrencinin sırtından kırılır.

Toplum olarak acı bir gerçeklik içinde, her gün iliklerimize kadar hissederek yaşadığımız tam da budur.

Özlemimiz, insanların hamam böcekleri gibi ezilmediği, sopaların olmadığı, silahların bulunmadığı, savaşların yaşanmadığı bir dünyaya.

https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/hamam-boceklerini-oldurun,34717


2 Şubat 2022 Çarşamba

Memleketimden insan manzaraları-1

Anne ve Çocuğu,Pablo Picasso, 1902

Yusuf Nazım
T24 | 2 Ocak 2022


Hava soğuktu.

Adına dünya denilen gezegende, çağdaş bir kentin eteklerindeydim.

Yol kenarına dizilmiş sıra sıra ağaçlar.

Sokaklarda kuru ayaz can yakıyor, çöp konteynerinin demirlerine tünemiş bir kedi, gözlerini kısmış, üşüyordu.

Önümde deniz, arkamda mandalina bahçeleri; daha kuzeyde Selçuk, Tire, Menderes Ovası; yeşil mi yeşil; bereketli mi bereketli.

Ne var ki o bereketten insanın payına düşen yokluk, yoksunluk ve soğuktu.

*  *  *

Pazardı.

Günlerin pazarı değil, bir semtin pazarıydı.

Başımı çevirdim.

Evlerinin önünden geçerken gördüm onları.

Ekşimiz yüzleriyle komşumuz karı koca, yas tutar gibilerdi balkonlarında.

Çalıştığı akü fabrikasında yıllarca zehir içmiş, kurşun solumuş ciğerlerine Mehmet. Bir de meslek hastalığı musallat olmuş kaderine. Bacaklarında her daim kendini hatırlatan bir sızı, eklemlerinde eksik olmayan ağrılar; bir de üstüne bel fıtığı şikâyetleri…

Bu yazlık beldesine sığınmış sessiz, kendi halinde bir aile. Kızı ve torunuyla yaşıyorlar iki katlı evlerinde.

Yaklaşıp selam verdim, daha ben sormadan söyledi:

“2470 lira geldi elektrik faturası.”

Dünyası başına yıkılmış gibiydi. Gözleri gülüyorsa da, yüreği ağlıyordu.

Hak etmediği üç-beş yağlı maaşla değil, alnının akıyla hak ettiği, asgari ücretin altında kalmış emekliği maaşıyla yaşıyordu Mehmet; bir de küçük kira geliri…

Ege deyip geçmeyin. Bugünlerde, sıfırın etrafında dolaşmakta hava sıcaklıkları.

Çoluk çocuk olmasa, ısınmak için yakmayacaklarmış klimayı.

“Soba kurmaktan başka çarem kalmadı” dedi Mehmet.

*  *  *

Hava soğuktu.

Çağdaş bir kentin kıyısında, mavi ile yeşilin arasında bir semtin pazarındaydım.

Üşüyordu, onu gördüm.

Arada bir uğrayıp meyve aldığım kadındı.

Selam verdim, meyveleri incelemek bahanesiyle sokuldum tezgâhına:

“Elektrik” dedim, “elektrik faturan geldi mi?”

Sanırsın, Zülfikar’ı sokmuş da, çevirip çıkarmışlar gibi saldı nefesini ciğerlerinden.

“Gelmez olaydı, 2400 lira geldi!” dedi, “Küsuratı da var!”

Elindeki poşeti ters çevirdi, hırsla çırparken devam etti:

“Pandemi dediler, ucuz kredi dediler aldık, ödeyemedik! Şimdi de ciğerimizi sökmeye çalışıyorlar.”

“Çok gelmiş.” diyebildim, “Üstelik bir de kredi borcu…”

Sonra sustum...

Kadın, elindeki poşete meyve değil, dert dolduruyordu sanırsın:

“Klimaları kapattık, çamaşır ayda bir yıkanacak bundan böyle, bulaşıkları ise elle.”

Burnu üşümüştü; yanakları pembe, kulaklarının ucu kırmızı.

Dokunsan ağlayacaktı.

Dokunmadım…

*  *  *

Hava soğuktu.

Şarkılar hüzünle söyleniyordu; sözler yaralı, koparılmak istenense notaların diliydi, anlıyordum…

Geçtiğimiz günlerde karşılaşmıştık onunla.

“Pazara geldiğime seviniyorum.” demişti tezgâhtaki kadın, “Hiç değil güneş var, biraz ısınıyoruz.”

Kaçamak bakışları değiyor bir an gözlerime.

“Şimdi yine güneş var, ancak hava zehir gibi soğuk.” diyor.

Eldivenli avuçlarına hohluyor sıcak nefesini:

“Biraz odun almıştık, çabucak bitti. Çocuklar üşüyorlar evde…”

Duraksıyor… Öyle bir bakış tutuşmuş ki gözlerinde, hangi dilden olsan anlaşılır.

“Elektrik sobası kullanmıştık geçen ay, 910 lira geldi faturası!”

Dişleri soğuktan değil, öfkeden titriyordu; yoksa bana mı öyle geldi, kestiremedim.

“Ödemezsek, kesecekler elektriği. Borç orada duruyor, üstüne bir de faiz koyarla şimdi; açma kapama parası da cabası! Bu nasıl dünya böyle?”

Susuyorum. Çünkü karşılığı olmuyor bazen sözlerin. O ise konuşmaya devam ediyor:

“Yorganın altında ders çalışır oldu çocuklar? Sonra uyuya kalıyor körpeler!”

Sessizlik, bir an kalın bir duvar oluyor aramızda.

Kuruyan dudaklarım değil, dilimde kelimeler, ansızın dona kesiyor sözler.

*  *  *

Hava soğuktu.

Kötülük zehir kusuyordu durmaksızın; gencecik hayatlar canına kıyıyor, her gün intihar çığlıkları yükseliyordu şehirlerden, duyuyordum.

Pazar yüzlü kadınları gördüm.

Alın çizgilerinde tasa; gözleri bulut bulut öfke, avurtları dert topluyordu.

Nasıl toplamasın ki, son ay üçe katlanmış elektrik faturası.

Dedi ki, “Zulümdür, Allah’a inancımı kaybettim bunların yüzünden!”

Tek bir söz edemedim; söyleyemedim!

O ise devam etti:

“Tasarruf edelim diye bir masa lambası almıştık çocuğa. Geçen gece kapı aralığından baktım; ellerini lambaya uzatmıştı, ısınmaya çalışırken gördüm onu.”

Susmak, keskin bir bıçak ağzı gibiydi dudaklarımda.

Tezgâhtaki muz hevenklerinin bir kısmı karamıştı. Uzanıp dokundum parmaklarımla.

Anladı;

“Onlar da bizim gibi üşüdüler gece, külliyen zarar yazıyorlar, çöpe gidecek tümü. Bizse yaşıyor gibi yapmaya devam…”

Sözcükler, nasıl da zalimce çırpınıyordu dağarcığımda.

Bir süre konuşamadım. Madem sormuştum, bir şeyler söylemeliydim; gelişigüzel de olsa bir şeyler. Kendimi toparladım;

“Peki,” diyebildim, “nasıl ödeyeceksin bunca parayı?”

Başını çevirdi, ellerini cebine soktu.

Birlikte, çağdaş bir kentin eteklerindeydik.

İki sözcük, güçlükle yuvarladı ağzından.

Hava soğuktu, birbirimize baktık.

“Çocuklarım” dedi, “çocuklarım olmasaydı…”

Başını iki yana salladı, sustu!
Hava soğuktu.

Sadece sustu.

https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/memleketimden-insan-manzaralari-1,34065


20 Aralık 2021 Pazartesi

Ölüler ülkesi

Yusuf Nazım
T24 | 20 Aralık 2021


Ölüler Ülkesi’nin yurdundaydım.

Cehennemağzı Mağarası’ndan girdiğinizde Akheron Irmağı karşılardı sizi.

Ölüler Ülkesi ’ne giden yol işte buradan geçerdi.

Lâkin geçmek ne mümkün.

Sırtında ürkünç yılanlarıyla bir korku abidesi gibi, üç başlı bir köpek beklerdi orada sizi.

Adı Kerberos’tu.

Ne ölüler ülkesinden çıkıp gelmek olası, ne de yaşayanlardan kimsenin oraya gitmesi… 

Hades’se, Ölüler Ülkesi’nin tanrısıydı.  

Her türlü zenginliğin, servetin sahibi; dilediğini zengin yapar, dilediğini yoksulluk çukuruna atardı.

Acıması yoktu, kibirliydi; ona sunulan hiçbir şeyle doymaz, insaf nedir bilmezdi.

Karnını ancak kötülükle doyuran Tanrı Hades ’in buyruğuydu; kimseyi geçirmemek üzere emir almıştı; Akheron Irmağı’nın bekçisiydi Kerberos.

Ölüler Ülkesi’nin karanlığından kurtulmanın biricik yolu güçlü Herakles’e bağlıydı.

Herakles gelecek, Ölüler Ülkesi ‘ne giden Acheron Irmağının bekçisi Kerberos’u yenecekti!

Mitoloji böyle diyordu…

 

Herakles geldi mi bilinmez.

Lakin Cehennemağzı Mağaraları’nın bulunduğu o şehrin adı Herakleia olarak kaldı. Zamanla değişti, önce Eregle, sonra da Ereğli oldu.

Karadeniz Ereğlisi’nde tam on yıl kaldım ben.

Paul Manship, Herakles ve Kerberos, n.d., mermer kaide
üzerinde yaldızlı bronz, Smithsonian American Art Museum,
Bequest of Paul Manship, 1966.47.70

* * *

Cizre’deydim dün sabah.

Soluğum kesilmiş, ter içindeydim.

Gözlerimi kırpıştırdım, rüyaymış meğer.

Altı yıl oldu geçeli.

Cizre’nin Güvercinleri’ni yazmıştım bir zamanlar.

Kekova Sipî, Simsipî, Mizgînî, Pilingî, Şekirî, Bîberî…

Cizreli Hüseyin Paksoy.


On altı yaşında bir çocuktu rüyama giren; bir yangın coğrafyasından göç etmiş, on üç çocuklu ailenin altıncısı.

Çatısında güvercin beslerdi evlerinin.

Vuruldu!

Büyüklerin yaptığı hendek savaşlarından, bir şarapnel parçası düşmüştü onun payına.

Üç gün, üç gece yaralı bekledi evlerinin avlusunda.

Bedeni ölüme soğudu gün be gün, saat saat, an be an…

Ölü çocuklar hiç büyür müydü?

Büyümezdi tabii!

Aradan tam altı yıl geçti, hiç büyümedi Hüseyin Paksoy.

Tıpkı hiç büyümeyen diğer çocuklar gibi…

* * *

Solda: Hüseyin Paksoy (1999-2015)


Hava güneşli.

“Pazara geldiğim için mutluyum” diyor pazarcı kadın.

“Hiç değil, güneş vuruyor, ısınıyoruz biraz.”

Yaklaşıp soruyorum, sobayı yakmak için odun, kömür hak getire.

“Evde donuyoruz” diyor “soğuktan!”

Milletin meclisi harıl harıl çalışmada, kürsüden bağırıyor kadın bir vekil.

“Vatan bölünmez, bayrak inmez, ezanlar susmaz!”

Çığlıkları histeriye dönüşüyor giderek.

Sınır ötesi uzaklarda, ateş hattında askerler bekliyor; çok şükür, son anda bölünmekten kurtarıyorlar ülkeyi.

Ajanslar, üç terörist daha etkisiz hale getirildi diye seviniyor.

Dört yaşında okullarda din eğitimi, sekizinde namaz, on birinde Kur’an.

Hayırsever bürokratlarca yönetiliyor ülke, cümlesi hayır hasenat peşinde.

Üniversitelerse kendini itlaf ediyor durmadan!


* * *


Hades.

Yaşayan ölüler ülkesi.

Kendi tanrısının adıyla anılıyor aynı zamanda.

Sunağında, kurbanlarının henüz kurumamış kanı, ortalıkta parça parça olmuş dökülüyor etleri; üst üste, soğuk, kıpır kıpır yaşıyormuş gibi suretleri…

Ölüler ülkesindeyiz…

Göz gözü görmüyor; ıslak, isli, ürkütücü bir karanlık.

Reflekslerini yitirmiş, acılar içinde kıvranıyor ölüler, inlemelerini duyuyorum Acheron Irmağı’nın ötesinde.

Uğultulu, anlaşılmaz, derinden geliyor ilenmeleri.

Sırtında çürümüş yılanlarıyla dişlerini gösteriyor Kerberos.

İğrenç bir koku yayılıyor her tarafa; zehirli ısırıklarıyla, Hades’ in emirlerini bekliyor üç başlı İblis.

Diyorlar ki Herakles gelecekmiş.

Korkuyorlar…

Gelecek ve Ölüler Ülkesi ‘ne giden Acheron Irmağı’nı geçecekmiş.

Sırtında yılanları, kötücül, vahşi bakışları, korkunç görünümüyle Kerberos karşılayacak onu.

Herakles, göğüs göğüse bir çarpışmayla yenecek Kerberos’u.

Yaşayan ölüler ülkesine varacak böylece.

Orada, uyanıp yeryüzüne çıkmayı bekliyor olacak ölüler...

 

* * *

 

Ölüler Ülkesi’ni düşünüyorum.

Cizre’nin güvercinleri geliyor aklıma; Kekova Simsipî, Mizgînî, Pilingî…

Dönüyorum arkamı, Esenyurt’ta ekmek kuyrukları, bir semt pazarına düşüyor yolum.

Bir kadının ağır, ürkek adımları takılıyor objektife.

Eğilip çöpe, tek tek limonları topluyor kadın, kimselere sezdirmeden.

Katiller huzurla dolaşıyor sokaklarda, kadın cinayetleriyle dolup taşıyor manşetler, çocuklar kendi katillerinin peşindeyken intihar çığlıkları yükseliyor şehirlerden.

Cezaevinde, gönül rahatlığıyla ölebilirmiş meğer hasta tutuklular, gazeteler öyle yazıyorlar.

Bir söylenti yayılıyor kulaktan kulağa, herkesin dilinde hep aynı söz;

Herakles gelecekmiş diyorlar…

(*) Kekova: Kürtçe’de güvercin demektir. Sipî, Simsipî, Mizgînî, Pilingî, Şekirî, Bîberî ise sırasıyla; beyaz, bembeyaz

https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/oluler-ulkesi,33523

9 Ekim 2021 Cumartesi

Üç kedisi, bir tilkisi, bir de kirpisi var

Yusuf Nazım
T24 | 9 Ekim 2021

Kirpi.

Duyunca ürküyor insan.

Sizce de öyle değil mi?

Malûm, adı özel savaş alanlarında sıkça duyulan; heybetli, sert görünüşüyle görene korku salan, üzeri kamuflajlı, mayınlara karşı altı zırhla kaplanmış bir korku abidesi.

Ve yine malum, yıllardan beri ne kadar çok savaş, o kadar çok kirpi ve buna paralel olarak dolan, onca para kasalarıyla özel bir şirket tarafından üretilen bir savaş makinesi.


Ben ürkmedim doğrusu.

Hatta okuyunca sevdim, gülümsedim.

Sığındığım Ege’nin ıssızlığında, evimin verandasında çalışırken geceleri ayaklarıma dolanan tosuncuklar geldi aklıma.

El ayak çekildiğinde ortalıktan, bahçe kapısında aile boyu görünür, fıt fıt bahçede dolaşır, çalıştığım masamın altında seyri sefer eylerlerdi.

Son birkaç yıldır nedense gözükmez oldular.

Doymak bilmez iştahıyla insanın, kendi toprağını istila etme çabasının, onların yaşam alanlarını daraltmasından olsa gerek.


* * *


Bir çiftçi.

Kaz Dağları’nın eteklerinde bir zeytin çiftçisi o.

Bir gece 03.00 sularında hırsız giriyor evine.

Hepi topu yirmi metre kareden ibaret kulübesinden yiyecekleri aşırırken suçüstü yakalıyor onu!

Kime mi teslim ediyor hırsızı?

Jandarmaya değil elbette!

Açıyor yüreğini; sınırsız sevgisine, bitimsiz hoşgörüsüne teslim ediyor…

Kedilerin mamasına dadanan kirpiyi affetmek zor gelmiyor ona.

Öyle ya, bir kirpi o!

Şehirden gelip dağdakini kovmak olur mu hiç?

Olmaz elbette.

Onun da hakkı olmalı bu bağdan, bahçeden, zeytinliklerden...

Tıpkı oraya ilk yerleştiğinde, ona kapılanmış iki köpeği gibi.

Öyle düşünüyor.

O günden sonra bir de kirpisi oluyor; kedilerin mamasına onu da ortak ediyor.

Ev böylesine şenlikli olunca, gel zaman, git zaman bir de tilki katılıyor aileye.

Gün batımının akşam postası olarak çıkıp geliyor; sivri burnu, sarı yumuşak tüyleriyle, sevimli bir dost olarak sokuluyor aralarına.


Ev dedik ya;

Yirmi metre karelik bir yer burası. Ustanın becerisine kendi el emeği, göz nurunu katmış; çıraklığını da üstlenmiş, tümüyle ahşap bir yapı

Keser oduna vurmuş, odun odunu dövmüş, el emeği, alın terine karışmış.

Sonuçta küçük ama sevimli bir yaşam alanı; ahşaptan bir kulübe çıkmış ortaya.

Her sabah erkenden kalkıyor, ‘çocuklarım’ dediği kedilerinin, köpeklerinin mamalarını veriyor, kirpinin hakkını ayırıyor, tilkininkini de ihmal etmiyor.

Sonra ver elini zeytinlikler.

Elinde baltası, belinde nacağı; ağaç budamaya, odun yapmaya...

Zeytin deyip de geçmeyeceksin ama…

Onlar da Kaz Dağlarının yerlileri; bakılmak, sevilmek, okşanmak istiyorlar.

El sürersen toprağına, yüzünü güldürecek.

Sen suyunu eksik etmezsen o da sana meyvesinden verecek; sen seversen o da seni sevindirecek.

Öyle de yapıyor; kedilerine, köpeklerine, kirpisine ve tilkisine baktığı gibi bakıyor çiçeğine, iğdesine, zeytinine…


* * *


O bir Anayasa Hukuku doçenti!

Hacettepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nin son Anayasa Hukuku öğretim üyesi.

Geçenlerde yaşamak için üniversitesinden istifa etti!

Böyle diyor kendisi; ‘yaşamak için istifa ettim!’

Çünkü;

Kendisiyle ilgili homofobik haberler yapıldı.

Hedef gösterildi, hakkında iftiralar atıldı.

Usulsüz kurulmuş kurullar eliyle cezalar verildi.

Akademik jürilerde görev yapması engellendi.

Verdiği Anayasa Hukuku dersi elinden alındı.

Tez danışmanlıkları iptal edildi.

Mobinge uğradı, hakkında soruşturmalar açıldı, maaşından kesintiler yapıldı!

Peki, ne diye?

Öğrencisi tarafından öldürülen Araştırma Görevlisi Ceren Damar’ı, yazı yazarak savundu diye!

Ne diye?

Non-binary, eşcinsel bir Anayasa Hocası diye!

Ne diye?

Akademik dilde, söylemde, ifadede terör propagandası yapıyor diye!

Ne diye?

Yaptığı bilimsel çalışmaları/çalıştayları ahlaka, edebe aykırı diye!

Tüm bunlara karşı tam dört yıl dişiyle, tırnağıyla, düşüyle; bıkmadan, usanmadan, yılmadan mücadele etti.

Sonunda dayanamadı.

Emekliliğine iki yıl kala yaşamak için istifa etti!


Adı; Öykü Didem Aydın.

Kendisini biraz daha tanıyalım mı?

Hangi toprağın yetiştirdiği insan?

Nasıl bir öyküsü var?

Öncelikle söyleyeyim; insan/hayvan sevgisiyle büyümüş, fındığın kavgasında bilinçlenmiş; çiçeği tohumundan sevmiş Karadeniz’de geçen bir çocukluğu var.

On altı yaşında demir ağlarla dünya turu; tek başına ülke ülke Avrupa yolculuğu;

Bir de profesyonel turist rehberliğini koyarsak yanına, üstelik bröveli cinsinden;

Bir ayağı daima gezilerde; kampçılık yapmak, yaban hayatın içine karışmak; dağları, gölleri, ırmakları dolaşmak ruhunun bir parçası;

Karadeniz’in hırçınlığına, Mimas Dağı’nın sihrine, bir de Küre Dağları’nın göknarlarına vurulmuşluğu var;

2005'te Yeni Ceza Kanununu tanıtmak, uygulayıcılara anlatmak için tüm Türkiye’yi şehir şehir dolaşmak;

Uçağa binmekten genellikle uzak durmak, gerektikçe otomobil, çoğunlukla bisiklet kullanmak gibi de bir huyu var.


İşte böyle bir insan Öykü.

Ankara Hukuk Fakültesi mezunu;

Ankara ve İtalya-Milano Üniversiteleri'nden master’ı;

Federal Almanya-Freiburg Üniversitesi'nde ceza hukuku alanında doktorası;

Max-Planck Yabancı ve Uluslararası Ceza Hukuku Enstitüsü'nde post doktorası;

Anayasa Hukuku alanında doçentliği;

Humboldt, Köln, Ancona, Trier, Leiden, Oslo gibi çok sayıda üniversitede misafir profesörlüğü ile fellowluğu;

Kanada McGill Üniversite'sinden yine, uzaktan araştırmacı fellowluğu var.

Dahası mı?

Elbette dahası da var;

Avrupa Komisyonu Venedik Komisyonu Eski üyeliği;

Hacettepe Üniversitesi Sağlık Hukuku Merkezi kurucusu;

Anayasa Hukuku, Anayasa Yargısı, Edebiyat ve Hukuk, Hukuk Dili ve Metodolojisi, Comparative Law, Comparative US-American/Latin American Constitutionalism, Sağlık Hukuku/ bir dönem Ceza Hukuku/ Ceza Usul Hukuku alanlarında öğretim üyeliği;

Çok sayıda ulusal/uluslararası yayını, yayınlanmış iki romanı, çok sayıda şiir çevirisi var.

Devam ediyor;

Özellikle ceza hukuku ve insan hakları alanında Avukatlığı;

Çok sayıda "siyasi" davada müdafiliği;

Ankara Barosu LGBTIQ+ Hakları Merkezi Kurucu ve (Eski) Başkanlığı;

Transgender Europe bireysel üyeliği;

Pembe Hayat LGBTİ+ Derneği Yönetim Kurulu üyeliği;

Bir de Kitap Çevirmenleri Birliği kurucu üyeliği var…


* * *


O şimdi Kaz Dağları’nın eteklerinde bir göçmen.

Bilimin, akademinin, edebiyatın ve sözcüklerin işçisi;

Sevmenin, hoş görmenin, değer vermenin emekçisi;

Toprağı elleriyle karan, düşleriyle ağaçları yoğuran bir zeytin çiftçisi!

Dört dilde okur, konuşur, yazar; dünyanın bütün dillerinde düşünür, duygulanır;

Hücrelerine kadar sevgi, iliklerine kadar hayat dolu, sapına kadar insan!

Öylesine çok şeyi var ki; öylesine zengin ki;

Yolunu gözleyen çok sayıda öğrencisi, kucaklara sığmayacak kadar sevgisi;

İki köpeği, üç kedisi, bir tilkisi, bir de kirpisi var!

Onu kürsüsüz, onu öğrencisiz, onu düşsüz ve sözcüksüz bırakmak isteyenler;

Sahi sizin neyiniz var?

 

Not

Bu hikâyede geçen karakterler gerçektir.

Akademisyen çiftçi: Öykü Didem Aydın

Köpekler: Aries ve Ulubey

Kediler: Aron Deneb ve İpek Deneb çifti ile Lilly Alstair

Kirpi: Chimera

Tilki: Matar

https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/uc-kedisi-bir-tilkisi-bir-de-kirpisi-var,32747