8 Kasım 2011 Salı

Yarım paket Bafra sigarası, kol saati ve kalemi bize kaldı

Yusuf Nazım
Cumhuriyet, 7 Kasım 2011
İlhan Erdost’un anısına (*)

O günden bir gün önce...
Ülkenin utancını topluyor eller. Ankara’da bir dostun kapısına dayanmış kahverengi gözler tedirgin. Sırça yürek, bir türlü çalamıyor kapısını, bekliyor… Ağrıları kadın yüreğinde saklı, ser veriyor, sır vermiyor.. Usuldan dokunuyor zile, yavaşça aralanıyor kapı, gül yüzlerinde gizli bir hüzünle selamlaşıyorlar..

Muzaffer Erdost buyur ediyor içeri. Usul adımlarla süzülüyor salona. Geçmiş anılara yol vermeden, karpuz ve çay ikram ediyor… Konuya giriyorlar birazdan. Muzaffer Erdost, 12 Eylül’de öldürülen kardeşi İlhan’ın, Ankara’daki Utanç Müzesi’nde sergilenecek  kişisel eşyalarının bulunduğu kolileri getiriyor. Birlikte açıyorlar. Masanın üzerinde İlhan’a ait bir sürü siyah-beyaz fotoğraf… Ayakkabısı, saati, sigarası, kalemi… Öldürüldüğünde üzerinde bulunan kanlı kıyafetler.. Kan lekeleriyle kurumuş gri kırçıllı paltosu, dikiş yerlerinden sökük kanlı  pantolonu. Buruş buruş olmuş filtresiz Bafra paketini, siyah deri kordonlu kol saatini ve kurşun kalemini masanın üzerine koyuyor.. Masanın üzerine sanki kardeşinden bir parçayı koyuyor. Kardeşinden bir parçayı değil, sanki kardeşini koyuyor. Onun bahar tazesi gülüşlerini, tez elden büyüyüşlerini, o civanmert, delikanlı yürüyüşlerini koyuyor…

Dalıp gidiyor gözleri… Geçmiş anıların kıskacından zoraki kurtarıyor kendini. Cesaretle topluyor masanın üzerinden o yasemin bakışlarını. Rengi solmuş kanlı gri pantolonunu, üzerinde kan lekeleri kurumuş kırçıllı paltosunu, sigarasını, kol saatini, kalemini… Topluyor birer birer, önünde yenilmiş ve yıkık bir ülke gibi duran masanın üzerinden. Yenilmiş ülkesinin bütün acılarını topluyor sanki; dal dal kırılmış umutlarını, parça parça olmuş düşlerini, feryat figan çığlıklarını.. Toplayıp, dolduruyor kutuya bir bir…

 “Gözlerimin önünde yüreğimi aldılar.” diye mırıldanıyor Muzaffer Erdost. İçli gözleriyle uzak bir dünyaya bakar gibi konuşuyor. Gözlerinde uzak bir dünya kalmış gibi sanki. Her kelimesi ağır bir hüzünle yüklü, her kelimesiyle ağır bir hüznü tartar gibi konuşuyor;

“Yarım paket Bafra sigarası, kol saati ve kalemi bize kaldı.”
/*
İçinde, yüreğini sarıp sarmalayan bir hüzünle ayrılıyor Muzaffer’in yanından. Akşam karanlığının serinliğine bırakıyor kendini. Ankara’nın sıradan bir Ağustos akşamının sessizliği akıp gidiyor içinden. Göğsünde, yüreğinin ta derinliklerinde bir yerde inceden inceye bir acıyı hissediyor. Küçük bir çakının ucu batıyor sanki yüreğinin bir yanına.

Yükü ağır; beraberinden buruk düşler ve içinde İlhan Erdost’un özel eşyalarının bulunduğu dört koli; kanlı giysileri, bitmemiş sigarası, kol saati, kalemi.. Bir de ülkesinin acıları; kırılmış umutları, kaybolmuş düşleri, çığlıkları..

Puslu bir Ankara akşamının günahları var bu kolilerde; Islak ve kirli bir karanlık gibi ülkenin vicdanına yapışan o kara güne ait hemen her şey var; İlhan Erdost’u karanlık bir cemseye koyuşları var; ona karanlık bir cemsede kıyışları var; ona postallarla, tüfeklerle, dipçiklerle vuruşları var…

Üzerine, kirli bir ölümün adı bulaşmış bir sonbahar akşamı var bu gecede. Beraberinde koli koli taşıdığı bir ölümün kokusu var. Sokakları korkuya ve kuşkuya bulanmış bir Ankara akşamı var; Bir cezaevi aracının Ankara sokaklarından sessiz bir ölüm makinesi gibi geçişi var. Korkuya batmış yüzlerin, çürümüş suretleri var bir cemsede. Dallarını yol kenarlarına sarkıtmış akasyaların yorgun yaprakları var; suskun sokak lambaları, sağır bulvarları, çıkmaz sokakları var. Ağır ağır seyreden bir aracın soğuk metal zemininde, postal sesleri altında ezilmiş, sereserpe yatan İlhan’ın soluksuz kalmış kanlar içinde yüzü var. Mamak Cezaevi’nin karanlık ve izbe bir koğuşunda, pare pare olmuş, kanadı kırık, çaresiz bir kuş gibi çırpınan; son nefesinde “ağabeyim nasıl” diye soran, “nefes alamıyorum” diye inleyerek duran yüreği var…
/*
Ölgün ışıklarıyla bir sokak lambasının zoraki aydınlattığı bir apartmanın önünde durdu araç. Yaralı yüzüyle indi taksiden, yaralı gözlerle baktı kolilere, yaralı yüreğiyle taşıdı onları… Sanki yaralıydı bu kent; bu üzerinde yürüdüğü kaldırımlar, şu karşı apartmanın sönmüş ışıkları, bu göz gözü görmez karanlık… Yaralı adımlarla yürüdü apartmana doğru, ağır ağır çıktı merdivenleri, yaralı bakışlarla aradı anahtar deliğini, sanki yaralıymış gibi çevirdi bileğini… Kapıyı araladı, kolileri bir bir içeri aldı. Yorgun ve yaralı bedenini zorlukla sürükledi içeriye.

Üzerindeki bunca yükün ağırlığında, duygularıyla kalbi arasında sıkışıp kalmış gibiydi. Sisler içinde kalmış eski anıların çarşafı hafifçe aralandı; 1991 yılının soğuk bir Mart gününde, işkencede öldürülen nişanlısının ölüm haberinin geldiği güne döndü; yüreğinde kapanmaya yüz tutmuş bir yaranın hafifçe açıldığını hissetti. Yenik bir ülke gibiydi yüzü. Ve yıkılmış bir kente benziyordu yüreği.. Saatlerdir göğsünde kilitlemiş olan düğümü yutkunarak güçlükle çözebildi. Bir süredir yüreğine akıttığı yaşlar, yanaklarından aşağıya bir sicim gibi süzüldü..

Lavaboya gitti, yüzünü yıkadı, saçlarına çekidüzen verdi. Aynada kızarmış gözlerine baktı. Yarın, 12 Eylül Utanç Müzesi’ne Muzaffer Erdost’tan aldığı eşyaları götürecekti. Kolilerdeki eşyaları tasnif etmesi gerekiyordu. Bir sigara yaktı, arkasına yaslandı, yaşadıklarını bir kez daha düşündü. Burası sisler ülkesiydi. Sisler ülkesinde yaşayanların ne tanrıları vardı ne de tanrıçaları. Hiçbir şey basit bir görüntüden ibaret değildi. O halde, olmayan şeye dair değil, var olana dair anlatılacaktı hikayeler. Doğanın Diyalektiği’ydi bu; karşı gelinemez, tutsak alınamaz, durdurulamaz..

Heybesi yarım kalmış düşleriyle doluydu. Bilgisayarın başına geçti. Zaman, adına tarih denilen bu beldede bir kasırga gibi esip geçiyordu. Yüzüne buruk bir gülümseme kondurdu, yazmaya başladı. Aklında, geçmiş zamanların sisli anıları, yüreğinde parça parça olmuş kelimeler;

“Yarım paket Bafra sigarası, kol saati ve kalemi bize kaldı...”

(*) İlhan Erdost ve Ağbeyi Muzaffer Erdost 12 Eylül 1980’den hemen sonra evlerinde yasak kitap bulunduğu gerekçesiyle gözaltına alınırlar. 7 Kasım günü Mamak Cezaevi’ne ait bir araçla A Blok’tan C Bloka götürülürken, aracın içinde ve koğuş kapısında öldüresiye dövülürler. İlhan, bu işkence sırasında beyin kanaması geçirerek ölür. Son sözü “Ağbeyim nasıl” ve “nefes alamıyorum” olur. Evlerinde bulunduğu iddia edilen kitabın adı ise F.Engels’in “Doğanın Diyalektiği” adlı kitabıdır.

Yusuf Nazım

20 Ekim 2011 Perşembe

Henüz çıkılmamış yolculuklarım var


Evrensel Kültür Dergisi- Ekim 2011, Sayı : 238
Yusuf Nazım

Henüz çıkılmamış yolculuklarım var.

Gezginim, uçsuz bucaksız şu evrende, bir kum tanesi kadar küçük, henüz keşfedilmemiş devasa bir gezegen kadar büyük, yeni bir dünyaya yolculuklarım var. Uzansan parmaklarınla dokunacak kadar yakın, fırlasan ışık hızıyla, asla varılamayacak kadar uzak, henüz doğmamış yıldızlara yolculuklarım var. İçimde, eski zamanlara ait dayanılmaz bir merak, sanki hiç yaşanmamış daha dün kadar yakın, bilinen en eski zaman kadar uzak, geçmiş zamanlara dair yolculuklarım var. Gözlerimde yakılmamış bir yangının ateşi, kulaklarımda sanki duyulmamış sesler ve dilimde söylenmemiş nehir gibi sözcükler; söylenmemiş sihirli sözlere dair yolculuklarım var…

Henüz çıkılmamış yolculuklarım var.

Duyuyorum, damla damla dökülüyor deniz, taş taş sökülüyor dağ, tane tane büyüyor çığ, kulaktan kulağa yayılıyor bir efsane…
Uzak bir ülkede, güneş açmaz dağların yabanıl doruklarında, görülmemiş bir fırtına patlıyor. Göz gözü görmüyor, iz izi sürmüyor; sesler ağır ağır çürüyor, cümle izler siliniyor. Havada, bıçaktan beter keskin, ecelsiz ölüm kadar vahşi, çığlık çığlığa bir gecenin kulakları yırtan uğultusu; geçit vermez dağların zirvesinde, asi bir ayazın pençesinde, emaneti sırtında iri bir gölge, soğuktan donmuş parmaklarını kemiriyor.

Henüz çıkılmamış yolculuklarım var.

Filiz bile vermemiş sevda, henüz başlamamış aşk, ana rahmine düşmemiş can. İçimde dalga dalga büyüyen bir heyecan. Ne toprağın, ne ateşin, ne suyun sesi, daha başlamamış bir hayat…
Güneş, o talihsiz coğrafyada ağı ağır yükseliyor. Dağların, buram buram çayır çimen kokan eteklerindeki, kerpiç duvarlı evlerin mavi gözlü çocukları, ışığı elleriyle keserek susuyor. Güneş, denizden daha küçük, bir gölden daha büyük bir suyun koynuna kızılca bir kıyamet gibi sokuluyor. Tatvan’da Van Gölü’nün kıyısında, beyaz badanalı duvarları arasında bir genç kız, zayıf ince parmaklarıyla umutlarını dokuyor. Nemrut’un eteklerinde, kavalını kaybetmiş bir çoban, dili tutulmuş gibi mahzun, dizlerini dövüyor; önce ağır ağır çömeliyor, sonra silkiniyor, yürüyor; efsunlu sözleriyle, mavi gözlü devi sihirli lambasından çıkarmaya çalışıyor.

Henüz çıkılmamış yolculuklarım var.

Bir sazın tınısı, neyin fısıltısı, rüzgarın ıslık çalan sesi, kavalın nefesi; buharlı bir trenin zifiri karanlığı delerkenki söylencesi; bir dut ağacının bağlaması, bir kemanın inceden inceye hüzünle ağlaması…
Sihirli türküler besteliyorum kendime, kendi kendimle avunuyorum. Gözüm, gecenin alaca karanlığında, ateşten bir türkü gibi düşüyor önüme, ardından yürüyorum. Kadife koynunda karanlığın hiç durmadan ilerliyorum. Eski zaman masalları, unutulmuş hikayeler, gizli kalmış serüvenler karşılıyor beni. Şiirlerime notadan ve sesten elbiseler giydiriyorum.

Henüz çıkılmamış yolculuklarım var.

Bir film şeridi gibi geçiyor önümden hayat. Her dokunuşumda epik bir bahar gibi dökülüyor gözlerimden yaşamak; bir belgesel tadında renkleniyor, ahenkleniyor. Filmin son karesi donmuş; su akmıyor, rüzgar esmiyor, zaman geçmiyor; yönetmen sessiz, oyuncular pür dikkat, figüranlar beklemede…
Ereğli’’den Armutçuğa, yeşilin bin bir tonu arasından yorulmuş gibi ilerliyor, kıvrıla kıvrıla yükseliyor yol; sara sarmalaya çoğalıyor ağaçlar, alçala yüksele ilerliyor bir vadi; terkedilmiş baca ağızları, sönmüş ocaklar, sararmış benizleriyle evler, hüzünle yaklaşıyorlar. Sessiz ve usuldan yumuyor gözlerini, durula durula yaşlanıyor, ağır ağır çekiliyor bir hayat.
Varagel’in aşağı ucunda, paslı gövdesiyle bir vinç, 1919 yılından beri taşlaşmış, anıtlaşmış gibi öylece duruyor, belki de son vardiya işçilerini bekliyor. Batık bir kent gibi sallanıyor köpüklü dalgaları arasından eski iskele, dalgalar son hıçkırıklarını da savuruyor. Kandilli’de bir kömür işçisi bekliyor beni, yaşamaya pandomim geçecek, kim bilir heybesinde ne hüzünlü öyküler biriktiriyor. Motor çalışıyor, çarklar dönüyor, dişliler birbirine kenetleniyor, asansörler ağır ağır homurdanıyor. Yerin yedi kat derininde, karanlık bir kömür galerisinde, açılmış son ayağın biraz berisinde, bağdaş kurmuş işçiler, birbirilerine esrarengiz hikayeler anlatıyorlar.

Henüz çıkılmamış yolculuklarım var.

Hissediyorum, yenik bir ülke, yaslı bir toprak, kurumuş bir çöl; orada öylece durmuş beni bekliyor. Yarım kalmış bir düş, tamamlanmamış hayaller, yitik bir efsane…

Rafah’ın kenar mahallelerinin birinde, bir megafonun ince ve metalik sesi, dozer paletlerinin gıcırtıları arasında eriyor. Daha gerilerden, perde perde tank sesleri geliyor. Filistin’in kara gözlü çocukları, omuzlarında amerikan bayrağına sarılmış bir tabutu taşıyorlar. Görüp te yaşamayanlar, el verip ulaşamayanlar kulaktan kulağa birbirilerine Rachell Corrie’nin hikayesini anlatıyorlar. Esrarlı bir fısıltı gibi çoğalıyor, dalga dalga yayılıyor söylenceler; Gazze’nin daracık sokaklarını aşıyor, sınırları bir çırpıda geçip, ülkeden ülkeye taşıyor. Bütün eski kentlerin varoşlarını, aşağı mahalleleri, işçi semtlerini, kampusları, üniversiteleri yakılmış bir ağıt gibi dolaşıyor.

Henüz çıkılmamış yolculuklarım var.

Aklımda, yaşanmamış serüvenlerin izi, yüreğim söylenmemiş sözlerle dolu. Gideceğim gün yakın mı, uzak mı bilmiyorum? Varacağım hedefe ulaşabilecek miyim, kestiremiyorum… Dehşetengiz bir coğrafyanın serüvencisi olmak istiyor yüreğim; bütün o yalçın kayalıklar, ıssız vadiler, geçit vermez dağlar…
Kara giysiler içinde, yaşlı kadınlar kucaklaşıyorlar. Küçük mavi gözlerinde bir çocuğun parça parça safir düşler büyüyor. Havada kükürt kokusu, benzin kokusu, barut kokusu; kesilmiş ağaçların, yakılmış ormanların, vakitsiz öten kuşların korkusu; yanık otlar gibi tutuşan toprağın, akışına set çekilen bir ırmağın, apansız giden göçmen kuşlarının korkusu. Yaşamak ağır bir sürgüne dönüşüyor birden, pamuğun beyazı, buğday başaklarının sarısıyla örtüşüyor. Deşta Farkini’de, dümdüz ovada bir köstebeğin öyküleri dolaşıyor. Geride kalanlar, keskin bakışları kibirli, sakalları hırpani, şarabi bir eşkıyaya, gece gündüz korkunç eşkıya öyküleri anlatıyorlar.

Henüz çıkılmamış yolculuklarım var.

Akasyalar arasından yavaşça yürüyorum. Yıllardır yazılmakta olan, yarım kalmış bir romanın izini sürüyorum. Hafif bir yel esiyor, yağmur çiseliyor, ıssız bir köşede iki yaşlı çift, birbirine sokulmuş el ele tutuşuyor. Bahçe kapısında, oturduğu yerde taşlaşmış bir adam, eli çenesinde yıllardır derin derin düşünüyor. Bakırköy’ün bütün delileri benimle gülüyor, benimle ağlıyorlar.
Deliler koğuşuna düşüyor yolum. Kozmik zamanlardan masallar anlatıp, delice düşler kuruyorum. Mantıksız felsefe söyleşileri geçiyor içimden, deliliğe övgüler diziyorum. Anlamsız donuk bakışları, sevinçten başka bir şey gülüşleri, ürkek ve çekingen dokunuşları. Hasta, çarpık suretleriyle sürüler halinde yüzler, alın çizgilerinde derin izler, kim bilir ne garip hayatları gizler. Dışarıda yağmur hızlanıyor, koridorda ayak sesleri; mazgallar tedirgin, kötü haber erkenden yayılıyor. Duvarlar bir gecede bin yıl birden yaşlanıyor.
Çuval giymiş bir delinin, duvarları deliyor çığlıkları. Başka bir deli, korkuyla büzülmüş bir köşede, kendince söylenerek oturuyor. Dudaklarında yanmamış bir izmarit, bakışlarında keder, pörsümüş bir deftere deliliğin güncesini tutuyor.
Demir parmaklıklar, uzun ve loş koridorlar, sıska ve çelimsiz bedenler… Ara bir ıslık sesleri duyuyorum. Aklımı başımdan alamıyor, delirmeye doğru doludizgin koşuyorum…

Henüz çıkılmamış yolculuklarım var.

Görüyorum, yarım kalmış her şey beni bekliyor; bitmek tükenmek bilmeyen gece düşleri, unutulmuş şeyler, yüreğimde bir şiir sarhoşluğu, tutsak şehirler, kalbim yapayalnız bir tecrit yeri; yeniden boğuluyor Hasankeyf, sular altında kalacak Aliaone; Havana’da şeker kamışı tarlaları, talan edilmiş İskenderiye Kütüphanesi, Kaz Dağı’nın eteklerinde bir kuş sesi… Hepsi, hepsi, hepsi beni bekliyorlar… Birden sessizlik sağanağına dönüyor içim, yüreğimde gül mevsimi açıyor, damarlarımda nefti bir baharın ateşi, buram buram aşk kokuyor.
Şakaklarımda domur domur ter, yüreğimde dom dom kurşunu gibi sesler; bir dağdan bir dağa çarparcasına, damarlarım çatlarcasına, gözlerimden yaşlar boşalırcasına haykırıyorum; Henüz çıkılmamış yolculuklarım vaaaaaar! Gelen yok muuuuuuu!?..

Yusuf Nazım