13 Ocak 2026 Salı

Dünyanın üzerinde Hitler’in hayaleti dolaşıyor

Yusuf Nazım
T24 | 12 Ocak 2026

“New York’un tamamı kurtarıldı. Kral çok yaşasın!”

Bunu söyleyen, seçildiği günün üçüncü haftasında kendini “kral” ilan eden, dünyanın süper gücü ABD’nin başkanı Donald Trump’tan başkası değildi.

Kutsadıkları kapitalist “yeni dünya düzeni”nin megaloman, şizofrenik çığlıklarla başkanlık koltuğuna oturan liderinin ağzından döküldü bu sözler. Bireylere, kurumlara, devletlere hakaretler yağdıran; tehdit eden; şantajı, küfrü ve entrikayı politika haline getiren bir kolonyalist devlet kibrinin açıktan dışavurumuydu. Kabaydı, nobrandı, çirkindi. Ahlaktan, edepten, incelikten yoksun; hoyratçaydı.

Bir devrin kapanmakta, yeni ve karanlık bir çağın açılmakta olduğuna işaret ediyordu.

Çünkü artık Dünyanın üzerinde Hitler’in hayaleti dolaşıyordu.

Kendisini “kral” ilan etmiş, “New York’un tamamı kurtarıldı. Kral çok yaşasın!” diyor; ardından Beyaz Saray, arka planda Manhattan silueti olan, taç takmış, gülümseyen bir Trump görseli eşliğinde bu sözleri yeniden dolaşıma sokuyordu.

Şantaj, hile ve tehdit devletin düsturu olmuştu. Sabah Çin’i, akşam Kanada’yı, başka bir gün Danimarka’yı tehdit ediyordu. Ertesi gün Meksika’ya parmak sallıyordu. Grönland’a göz diktiğini saklamıyor, “eninde sonunda benim olacak” diyordu. İran’ı anmaya bile gerek yoktu.

Soykırım destekçiliği siciline kalın harflerle yazılmış birçok Avrupa demokrasisi de şaşkındı. Maskeler düşmüş; Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği birer maskaraya dönüşmüş; insan hakları sözleşmeleri, uluslararası hukuk, Kopenhag Kriterleri yerlerde sürünüyordu.

Beyaz Sarayın resmi sitesinde
yayımlanan görsel
Gemi azıya almış haydutluk

ABD Başkanı, “Gazze’de yönetimi devralacağını,” halkın başka yerlere sürüleceğini ilan ediyordu. Sömürgeci bir zihnin arsızı, gemi azıya almış haydutluğun utanmazıydı; “ABD, bölgenin sahibi olacak.” diyordu.

Yirmi yıl kan döktükten sonra utanç içinde kaçtıkları Vietnam ve Afganistan hiçbir şey öğretmemişti belli ki. Dün Irak’ta, Libya’da, Suriye’de yarattıkları yangını bugün Venezuela’ya taşımaya kararlıydılar. Ülkeleri tehdit ediyor, denizlerde yol kesiyor, korsanlık yapıyorlardı.

Ukrayna lideri Zelenski’yi sarayına çağırıyor, aşağılıyor, eziyordu. “Değerli madenlerini alıp yapay zekâdan silaha kadar her alanda kullanacağız” sözleri ona aitti.

Bir sabah uyanıyor, savaş makinesini egemen bir ülkenin, Venezuela’nın üzerine salıyor; devlet başkanını, eşini - fırsat bulsa çocuklarını - kaçırıyordu. Kendi halkının yüzde kırkı yoksulluk içindeyken, dünyanın borcunu yaparak kurduğu ordularla şehirleri bombalıyordu.

Bir şehri bombalayabilirlerdi; peki halkını nasıl teslim alacaklardı? Devlet zorbalığına karşı ayağa kalkmış bir ülkeyi nasıl susturacaklardı? Haydut bir devletin barbarlığına karşı öfke şehir şehir, ülke ülke yayılırsa ne yapacaklardı?

Kaç Hiroşima’yı, kaç Nagazaki’yi daha yok etmeyi göze alabilir; kaç Vietnam’ı, kaç Afganistan’ı, kaç Irak’ı daha işgal edebilir; kaç devlet başkanını daha kaçırabilirlerdi?

Dünyanın üzerinde Hitler’in hayaleti dolaşıyor.

Petrol şirketleri tetikte. Savaş gemileri denizaşırı yol kesiyor. Yapay zekâya işgal ve katliam emirleri yükleniyor. Nefretle zehirlenmiş askerleri, sokaklarda şairleri boğazlıyor. Üniversitelerde soykırıma itiraz eden bilim insanları, sanatçılar için sürek avındalar.

Saldırdığı ülkelerin, haritadaki yerini bilmeyen, cehaletle yüklü bir toplum yaratmışlar, belki biraz da bundan alıyorlar cesaretlerini. Nitekim dünyayı kana bulamadan önce Hitler’de halkının %89’unun desteğini almamış mıydı?

Başka ülkelerde faili oldukları yangın, bütün bir dünyayı da yakmazsa eğer, sonunun Hitler gibi olmayacağı ne malum?

İki milyon yıllık insan aklının kötülükle zehirlenmiş mührü

Dünyanın üzerinde Hitler’in hayaleti dolaşıyor.

Ajansları, birer yalan makinesi gibi çalışmakta. Kulakları her yerde, dünyanın kılcal damarlarına sızmış, pek cevval istihbarat örgütleri var. Strateji geliştirme ve düşünce kuruluşları durmaksızın yeni kıyım ve katliam senaryoları üretmekte.

Kolonyal bir devlet aklıyla zehirlenmiş; ahlaktan, onurdan, erdemden uzaklaşmış görünüyorlar. Doğruluk, dürüstlük ve iyilikten de nasibini almamış gibiler. Evrensel barış, adalet, eşitlik, özgürlük gibi kavramlar hak getire. Altınla, gümüşle, petrolle, nadir elementlerle beslenen bir canavar yaratmışlar.

Sevgiden, hoşgörüden, empatiden uzaklaşmış, iki milyon yıllık insan aklının kötülükle zehirlenmiş mührü gibiler. Ne var ki hayatlarında, bu güzel değerleri besleyip onlarla yaşayan başka bir dünya daha var. Hatta bu değerleri baş tacı eden, sayısı az da olsa yoksul ama onurlu ülkeler de mevcut. 

İnsanların olduğu kadar ülkelerin, bayrakların da bir onuru, şerefi yok mudur? Açık ki zulümle abat olup, kötülükle beslendiği sürece Amerikan devletinin ve bayrağının, gururla taşıyacakları ne bir onuru, ne de şerefi olacaktır.

Bilinmeli ki yaktıkları toprakların, kana buladıkları halkların, işledikleri insanlık suçlarının tamamı bu devletin hanesine yazılacaktır. Ve bu yük, o pasaportu taşıyan herkesin vicdanında ağır bir gölge olarak dolaşacaktır.

Dünyanın üzerinde Hitler’in hayaleti dolaşıyor.

Ateşle, kanla, ölümle beslenen, yıkılmaz sandıkları bir imparatorlukları var. Bir ahtapot gibi sarmış kollarıyla sömürdükçe sömürüyor, emdikçe emiyor kanını gezegenin. Doymak bilmez iştahıyla dünyanın bütün kıtalarına saldırıyorlar. Farkında değiller; gözü dönmüş hükmetme çılgınlığıyla cehenneme çevirdikleri yeryüzünü yaktıkça yanmakta, yok ettikçe yok olmakta, öldürdükçe ölmekteler.

Tarihe kalan ad

Görünen o ki, Hitler’i bile çoktan gölgede bırakmış saldırganlığı. Her geçen gün ABD’yi ve onun bürokratlarını birer nefret objesi haline getirmekteler. Ayak bastıkları her toprak parçasında, gölgelerini büyüttükleri her coğrafyada, adlarının geçtiği her an ve her yerde, zalim bir ülkenin lanetlenmiş bireyleri olarak anılacaklar.

Dünyanın üzerinde dolaşan ucube hayalete gelince, belli ki tarihlerine, Hitler’in 21.yüzyıldaki hayaleti olarak yazılacak adı.

https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/dunyanin-uzerinde-hitlerin-hayaleti-dolasiyor,53283 

  

6 Ocak 2026 Salı

Öykülerin öyküsü (2) - Nurgül’e ne oldu?

Yusuf Nazım
+Eleştiri | 4.Sayı; Kasım-Aralık-Ocak

Adı Leyla'ydı. Kırklarında bir kas hastası. Çocuk yaşlarda ortaya çıkan kalıtımsal bir hastalık nedeniyle yürüme yetisini kaybetmiş, yaşamına eşlik etmek üzere kendine tekerlekli bir sandalyeyi yoldaş olarak seçmişti. Birlikte yaşadığı yaşlı annesinin kimi sağlık sorunlarını çözmek üzere hastane işlerinde ona yardım edecek bir gönüllü arayışındaydı.

Nurgül ile tanışması işte bu vesileyle olmuştu. Fiziksel engelli hastalara yardımcı olmak üzere gönüllü desteği sağlayan sivil bir dayanışma ağına başvurmuş, birkaç gün sonra telefonda Nurgül'ün, ılık bir su gibi içine akan sesiyle tanışmıştı.

Leyla’nın seksenine merdiven dayamış annesi, böbreğindeki ciddi hastalık belirtisi nedeniyle ev ile hastane arasında mekik dokumaktadır. Kuyruklarda sıra beklemek, doktor peşinde koşmak, bindiği asansörlerden yanlış katlarda inmek, labirenti andıran hastane koridorlarında kaybolmaktan perişandı. Annesinin, hastane yollarında bitap düştüğü şu günlerde ona eşlik edecek bir gönüllünün bulunması Leyla’yı dünyanın en mutlu insanı yapmıştı. 

*  *  *

2012 yılıydı. Bu olayı duyduğumda Leyla'nın öyküsünü yazmaya karar vermiştim.

Onun hikâyesinin ayrıntıları yürek burkucuydu. Doğuştan bedenine musallat olmuş illet bir hastalık; büyük kentin alkol ve kumara doymayan üçüncü sınıf mekânlarından kendini kurtaramayan bir baba; başarısız geçen evliliği; düzensiz bir yaşam, alkol, sigara, düşkün bir hayat... Her şeyin ötesinde kumara hapsolmuş ve erkenden sona eren bir ömür. Geride, hiçbir sosyal güvencesi olmadan, hayatın acımasız kollarında cascavlak kalan anne ve kızı. Biri seksenli yaşlarında şeker hastalığının yıprattığı, bel fıtığı ağrılarının eksik olmadığı hasta bir kadın, diğeri fiziksel kısıtlarıyla hayata tutunmaya çalışan engelli kızı. Annenin, son zamanlarda böbreğinden yakalamış, ne idüğü belirsiz ağrılar ise Leyla'nın eski korkularını depreştiren şey. Ömrü boyunca duyduğu, her daim yüreğinde pır pır eden yalnız kalma endişesi...

Leyla, sağlık durumu nedeniyle fiziksel olarak bağımlı bir kadındır. Sıkça birilerinden destek almak ihtiyacı duymaktadır. Ne var ki, sürekli başkalarından yardım istemek zoruna gitmektedir. Ne de olsa insanlara yük olmak, zamanlarını almak, onları işinden gücünden ettiği hissine kapılmak kötü bir duygudur. Bazıları severek yardım etse de, insanlar türlü türlüydü. Yardım istediğinde bahaneler uyduranlar, ikinci kez çağırdığında işi olduğunu söyleyenler, gelirim, diye söz verip gelmeyenler, gelip de erkenden ayrılanlar ya da birazdan döneceğini söyleyip onu orta yerde bırakanlar…

Leyla’nın Nurgül ile buluşması fazla zaman almaz. Sınıf öğretmenliği bölümünü bitirmiş, atanmayan öğretmenlerden biridir o. Burnunda hızması, yanağındaki küçük gamzesiyle, inci gibi beyaz dişleri hiç kapanmayan, dünya tatlısı bir insan. Leyla, yüzündeki gülüş yığınağıyla kalabalığın arasından bir sevinç topağı gibi gelip yanaklarında sıcacık öpücüklerini eksik etmeyen bu insana çabucak alışır. Bir sevinç yumağı gibi ışıldayan yüzü, cana yakın, çocukça halleri, sempatik tavırları adeta Leyla’yı büyüler. Kısa sürede onda, sevginin büyüklüğünü, dostluğun yüceliğini, paylaşmanın ve dayanışmanın güzelliğini görecektir. Onca yaş farkına rağmen kısa sürede iki sevgili dost, aralarından su sızmayan iki arkadaş, iki kardeş gibi olurlar.

Her seferinde güle eğlene giderler hastaneye. Bir yandan hastane işleri için koştururlar, bir yandan zaman yaratıp parklara, bahçelere, müzelere gider, keyifle vakit geçirirler. Buluştukları her günü, nasıl akşam ettiklerini anlamadan bitirirler. Hastanedeki her buluşmaları, verdikleri çay ve poğaça molalarıyla gülerek, şakalaşarak geçirdikleri bir eğlenceye dönüşür. Zaman zaman hastane randevuları dışında, başka günler de buluştukları olur. Kadın kadına dertleşir, birbirleriyle özel sırlarını, gelecek hayallerini paylaşırlar. İstanbul Boğazı’nın camgöbeği yeşil sularını, dalgalarla raks eden tekneleri, bembeyaz bulutları, taşların üstünde mayışmış yatan kedileri, ekmek kapma telaşındaki martıları seyrederler.

Yapılan tahliller, çekilen filmler, incelemeler, alınan raporlar... Hastane işleri bitmek üzeredir. Leyla, hastanede buluşmak üzere sözleştikleri o günün, nicedir içinde kıpır kıpır eden korkularının da gerçeğe dönüşeceği gün olacağını asla tahmin edemez. 

Nurgül, sözleştikleri o gün randevuya gelmez! Leyla, içindeki korkuyla uzun süre bekler. Gözleri, koridordaki kalabalığın arasından bir sevinç topağı gibi fırlayıp boynuna sarılacak Nurgül’ü arar. Oysaki beklemesi boşunadır. Sevgili arkadaşı, can dostu, son zamanlarının hayat yoldaşı buluşmaya gelmeyecektir. Telefonla onu arar, fakat açan olmaz. Sonraki aramalarında ise telefona ulaşılamaz...

Daha önce defalarca yaşadığı gibi bir kez daha terk edildiğini anlar. Yıkılmış, incinmiş, harap olmuş bir durumda eve döner. 

*  *  *

Oysaki Nurgül'ün de bir hikâyesi vardır. Onun hikâyesi iyiler ve kötüler arasında, ne zaman başladığı meçhul, nasıl sona ereceği bilinmeyen, sanki sonsuza dek sürecekmiş gibi görünen bir kavgaya dairdir. O, bu kavgada safını iyilerden yana almış; bunun için hep özveride bulunmuş, riske girmiş, tehlikelere atılmıştır. Çünkü yaşadığı coğrafyada iyi olmak, iyilikten yana durmak hep tehlikeli olmuştur. O buna aldırmamıştır. Gencecik hayatında hep dayanışmayı seçmiş; yardımlaşmayı, fedakârlığı, karşılıksız vermeyi erdem bilmiştir. Hak yemeyi ayıp, zulmetmeyi suç saymış; hayat denilen öğretmenden hep sevmeyi, naifliği, inceliği öğrenmiştir.

Nurgül’ün hikâyesi, erken gittiği randevusunda, bir hastanenin ilaç kokulu koridorunda elindeki kitapla beklerken, sivil giysiler içinde, çoğu tıraşsız, saçı sakalı birbirine karışmış silahlı adamların üzerine hoyratça abanmasıyla sonlanmıştır.

Nurgül'ün akıbeti ne olmuştur? Başına neler gelmiştir? İstanbul’un Kartal ilçesindeki

hastanede Leyla’yı beklerken, üzerine küstah bir pervasızlıkla çullanan adamlar kimlerdir? Havayı ısıran telsiz şarlamaları ve küfürler eşliğinde, sürükleyerek götürdükleri Nurgül’e ne
yapmışlardır? Öykü bunu anlatmamaktadır…
 

*  *  *

25 Kasım 2018, İstanbul.

Maltepe’deki kitap günlerindeyim. Tesadüf ya, o gün Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü. Okurlarıma, yeni öykü kitabım Leyla'yı Beklerken'i imzalıyorum. Etkinlik için karşılıklı yazar stantlarından oluşan bir kültür sokağı kurulmuş. Masanın üzerinde, Cumartesi Anneleri yararına imzalamaya karar verdiğim öykü kitaplarım duruyor. Özellikle kadın okurlarım için, kitabın ilk sayfasına o günün anlamına dair notlar düşüyorum. Böyle günlerde okurlarla buluşmak, onlarla sohbet etmek, yorumlarını alarak kitaplar üzerine söyleşmek güzel. Kitabı daha önceden alıp okumuş olanlar da var. Öykülerle ilgili sorular soranlar, tartışanlar, eleştirenler, öneride bulunanlar, fotoğraf çektirenler, yakınları ve arkadaşları için kitap imzalatanlar...

Bir ara masanın önü kalabalıklaşıyor. Bir kadın elindeki kitabı uzatıyor. Önceden almış, okumuş olmalı. İmzalayıp geri uzatıyorum.

“Bir şey soracağım” diyor, heyecanla.

Araya bir adam giriyor. İkinci bir kitabı da kızı için imzalatmak istiyor. İmzalarken bir yandan konuşuyoruz. Kadın arkada kalıyor. Önündeki başka bir kadının omzunun üstünden başını uzatarak;

“Nurgül…” diyor.

Adam hâlâ masanın önünde oyalanmakta. Kadını daha fazla bekletmemek için;

“Buyurun” diye başımı ona doğru uzatıyorum. Kadın bir adım atarak, omzu üzerinden başını uzattığı diğerinin yanına geliyor. Az önce imzaladığım, elindeki kitabı uzatarak:

“Nurgül’ü sormak istiyorum.” diyor, “Ona ne oldu?”

Hiç beklemediğim bir soru bu. Leyla’yı Beklerken adlı öykümün karakterini sorduğunu anlıyorum. Yanındaki diğer kadınla göz göze geliyorum, tebessümle gülüyor. Ben de ona gülümsüyorum.

“O bir öykü kahramanı” diye yanıtlıyorum.

Kadın hiç duraksamadan;

“Hayır!” diye itiraz ediyor. “Ben Kızak kitabınızı da okudum. Oradaki hikâyeler de gerçek! İçimde bir his var; Nurgül gerçek biri! Söyleyin, çok merak ediyorum, ona ne oldu?”

Şaşırmış, ne diyeceğimi bilemiyorum.

“O bir öykü kahramanı.” diye tekrarlayıp gözlerimi aceleyle kaçırıyorum.

Kadının hemen yanında, karşımda dikilmiş, inci gibi dişleri hiç kapanmayan Nurgül’le yeniden göz göze geliyorum. Küçücük gamzesinin üzerinde, bakışları pırıl pırıl, gülümsüyor. Birlikte gülümsüyoruz.

https://artielestiri.com/yazilar/yusuf-nazim/yusuf-nazim-oykulerin-oykusu-2-nurgule-ne-oldu/


31 Aralık 2025 Çarşamba

Boncuk

Yusuf Nazım
T24 | 31 Aralık 2025


142 bin yıllık bir süs eşyasının, insanlık tarihiyle devlet aklı arasında sıkıştığı yer.

O sabah yine içindeki çocukla uyandı. İçi içine sığmıyordu. Giyinip tıraş oldu; alelacele kahvaltısını yaptığı gibi kendini dışarı atması bir oldu.

E5 Karayolu’nun hemen yanı başındaki binanın önüne geldiğinde saat 14.00 sularıydı. İçinde olmayı hiç arzu etmediği, asık suratlı, soğuk binanın kapısından içeri girdi. Bahçenin bir köşesine büzülmüş duran kayısı ağacına göz kırparak ilerledi. Birkaç parça eşyayı teslim etti. İçinde taşıdığı neşeli, kıpır kıpır, heyecanlı çocukla birlikte erkekler sırasına girdi. Erkek ve kadınların iki sıra olduğu kuyruk yavaş yavaş ilerledi. Sıra kendine geldiğinde bir görevli tarafından önce dedektörden, sonra el yordamıyla tepeden tırnağa arandı. Hemen sağ taraftaki kayıt masasına isimlerini söyledi, kimliğini bırakıp buradan aldığı yaka kartını boynuna astı.

Kadınlı erkekli kalabalık birleşince sıra uzamıştı. Yüreğinin bir köşesine pusmuş çocuk sabırsızdı. Duvara monte edilmiş ve ona bön bön bakan kutuya yaklaştı; ortadaki cam bölmeye gözünü kırpmadan bakarak retinasını okuttu. Burası, aynı zamanda önceki grubun çıkmasını bekleyecekleri salondu. Gözü, gri kirli beyaz renkli duvardaki yazıya ilişti:

“Ey kahraman Türk kadını, sen yerde sürünmeye değil, omuzlar üzerinde göklere yükselmeye lâyıksın.”

Yerinde duramıyordu. Biraz sonra, önceki grubun içeri girmesiyle odadaki heyecanlı kalabalık kapıdan dışarı aktı. Yüreğinde yetmiş yıllık dünya yükü taşıyan adam, heyecanı bin kat artmış çocukla yarışır gibi fırladı. Bahçe aralığından soluksuz geçip yan binaya girdi. Burası, turnikelerden önceki son arama noktasıydı. İçindeki çocuk kanat takmış, kuş olup uçacak gibiydi.

Nihayet sıra ondaydı. Görevliyle göz göze geldi, gülümsedi. Kendini, üzerinde gezinecek soğuk, sert ellerin nobran yoklayışlarına bıraktı. Önce kabanının yan cepleri, sonra üsttekiler yoklandı. Pantolon ceplerinin ters yüz edilmesi yeterliydi.

Görevli işini çabuk bitirmişti. Tam “Geç,” diyecekti ki bir şey hatırlamış gibi oldu. Öyle ya, bir de iç cepleri olacaktı bunun. Elleri kabanının iç kısmına uzandı. Bir taraftaki cebi kurcaladı. Boştu. “Tamam, geç,” der gibi bir eliyle adamı çekerken sağ eli diğer cepteydi. Dirseğini kaldırdı, parmaklarıyla cebin derinliklerine kadar indi, orada bir süre dolaştı…

Birden durdu! Alnı kırışmış, kaşları çatılmıştı. Yüzüne kocaman bir soru işareti yapıştı. Parmakları cebin derinliklerinde durup kaldı, gözleri define bulmuş gibi parıldadı. Elini yavaşça çıkardı. Görevlinin define bulmuş gibi bakan gözlerine sert, sert olduğu kadar merak dolu bir ifade yerleşti. Parmakları arasında güçlükle tutabildiği parlak, minik tanecikleri adama göstererek:

“Bu ne!?” diye sordu.

Adam, yüreğindeki sevincin apansız soğuduğunu, buza kestiğini hissetti. İçindeki neşe dolu, heyecanlı, kıpır kıpır o çocuk da sustu. Utangaç, mahcup bir sesle:

“Boncuk,” dedi…

142 bin yıl öncesine ait, insanlık tarihinin en eski süs eşyaları

2014 yazı… Bizmoune Mağarası, Essaouira yakınları, Batı Fas.

142 bin yıl öncesine ait boncuklar, Bizmoune Mağarası,
Essaouira yakınları, Batı Fas
Mağaranın derinliklerindeki dört adam, fenerin aydınlattığı parlak, kaygan cismi dikkatle inceler. İçlerinden biri, elindeki fırçayla cismin üzerindeki son toprak kalıntılarını da itinayla temizler. Üçü orta yaşın çok üstünde, biri genç sayılabilecek bu dört kişi, parlak cismin ortasındaki deliğe şaşkınlıkla bakakalır…

Bundan yedi yıl sonra Science Advances dergisinde bir makale yayımlanır. 24 Eylül 2021 tarihli makalenin başlığı, Fas’ın Essaouira kentindeki Bizmoune Mağarası’ndan Erken Orta Taş Çağı’na ait kişisel süs eşyalarıdır. Yazarları, yedi yıl önce Fas’taki mağarada ortası delik cisimleri bulan A. Bouzouggar, M. Sehasseh, P. Fernandez ve S. Kuhn’dur.

Dört kişilik kazı ekibinin 2014 yılında Bizmoune Mağarası’nın derinliklerinde buldukları ortası delik deniz kabuklarının sayısı otuz üçtür. Bu deniz kabukları, Tritia gibbosula isimli küçük deniz salyangozuna aittir. Üzerlerindeki deliklerin insan yapımı olduğu ve bunların ip bağlamaya/takılmaya uygun bulunduğu tespit edilir. Hatta bazılarındaki yüzey aşınmalarından, ipe bağlı oldukları da anlaşılır. Yapılan uranyum serisi analizleri, bunların 142 bin yıl öncesine ait, insanlık tarihinin en eski süs eşyaları ve takıları olduğunu ortaya koyar.

Böylece 142 bin yıl önceki kadın (belki de erkek) atalarımızın, deniz kabuklarından boncuk yaparak küpe, kolye ya da bileklik olarak kullandıklarını öğrenmiş oluruz.

Ele geçirilen yasa dışı boncuklar

Fas’ın Bizmoune Mağarası’nda kadınların kulaklarına boncuk küpeler taktığı günden 142 bin yıl sonra, insanlık tarihinin trajikomik olaylarından biri İstanbul’da yaşanır. Yetmişindeki adam, ziyaretine gittiği tutuklu karısı için cezaevine gizlice boncuk sokarken devlet tarafından suçüstü yakalanır.

Bizmoune Mağarası, Essaouira yakınları, Batı Fas
Hapiste uzun süre kalanların önemli uğraşılarındandır boncuk işi. Dışarıdaki dostlarına renk renk boncuklardan küpe, kolye, tespih gibi süs eşyaları yaparlar. Bu küçük tanecikleri kimi cezaevlerine sokmak yasaktır. Böyle durumlarda onlar bir yolunu bulur; koğuşlara girer ve göz alıcı süs eşyalarına dönüşmüş olarak ülkenin dört bir yanına, diyar diyar yayılırlar. Örneğin ip sokmanın yasak olduğu durumlarda, mahkûmların hırka, kazak, süveter gibi giysilerinin kolye, bileklik gibi süs eşyalarına dönüşmeleri işten bile değildir.

Bakırköy Kadın Cezaevi’nde o gün ele geçirilen yasa dışı boncuklara el konulur. Tutanak tutulur, altına devletin mührü basılır. Adam, üç ay boyunca karısını ziyaretten men edilir. Yine de şanslıdır; boncuklar onun üzerinde değil de koğuşta ele geçirilseydi, karısının tüm görüşçülerine üç aylık ziyaret yasağı uygulanacaktı…

Beyaz adam değişmiş midir?

Adamın içerideki karısına gelince… Güzin Alpaslan’la ilgili başka bir hikâyeyi daha önce yazmıştım. O bir kent savunucusu, aktivist. İTÜ mezunu bir mimar olarak ömrünün çoğunu, meslek örgütü Mimarlar Odası’yla birlikte kent suçlarına karşı mücadeleyle geçirmiş biri. Ranta karşı halkçı bir kimliğe, çarpık ve plansız kentleşmeye karşı bilimsel görüşlere, savaşa karşı barıştan yana tutuma sahiptir. Bu özellikleri onu, gün gelir siyasete kadar taşır. Yıllar yılı yaşadığı Fatih ilçesi halkının tercihiyle Kent Uzlaşısı İttifakı’ndan İBB Belediye Meclis Üyesi seçilir.

Ne yazık ki siyaset ona iyi gelmeyecektir. Ülkenin her karışına sinmiş o menfur kötülükten payını almakta gecikmez. Devlet, bir sabah ayazında erkenden Güzin Alpaslan’ın kapısına dayanır. Onlarca silahlı adamıyla malum şekilde içeri girer; korku, panik, uzun namlulu silahlar, yere yüzüstü yatırmalar… Kent savunucusu, 66 yaşında bir kadın, Kürtlerle uzlaşmaya tam teşebbüsten, elleri kelepçeli olarak alınıp götürülür.

İşte Güzin Alpaslan’ın gidişi o gidiştir. Uzunca süredir o, on dört Kürt kadınının bulunduğu koğuşta tek Türk kadını olarak, üzerine adalet, eşitlik, barış sözcüklerini üfleyerek küpeler, kolyeler, bileklikler yapacağı o küçük taneciklerin yolunu gözlemekte. Boncukların ise işi zordur; yolu engebelidir, dolambaçlıdır. Onu bekleyen kolluk güçleri, memurlar vardır; devletin bir nizamı, usulleri, inceden inceye ayarlanmış kanunları vardır.

Tonlarca altını gümrük kapılarından türlü hilelerle geçirebilirsiniz. Bir o kadar uyuşturucuyu karanlık, şaibeli mafya-bürokrat ilişkileriyle limanlardan içeri sokabilirsiniz. Veyahut kâh akaryakıt olur, kâh türlü türlü silah, kâh da akla gelen her türlü kara parayı sınır tanımaz bir şekilde ülkeden ülkeye dolaştırabilirsiniz. Bütün bunlar yapılırken devletimizin o meşhur çarkları öylesine ağır işler ki neredeyse dönmez olur, durur.

Velhasıl, bir kadının kulağına süs olacak boncuk tanesine gelince o zaman iş değişir. Boncuk tehlikelidir çünkü! Zira burada söz konusu olan, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüdür. Devlet-i Âli’nin çarkları hızla çalışır, cümle bürokrasi kademeleri bir anda teyakkuza geçer, ortalık ayağa kalkar…

Gelgelelim, bir boncuk tanesini, yok yere tutsak ettiği bir kadına çok gören devlet aklının sonraki ahvaline…

Kürt’ün Türk ile uzlaşmasını hazmedemeyen o devlet aklı, nedendir bilinmez, bir süre sonra farklı çalışmaya başlar. Kürtlere yeniden barış çubuğunu uzatır! Kürtlerse beyaz adamın uzattığı barış çubuğunu bir kez daha baş göz eder.

Şimdilerde en çok tartışılan konu da işte budur: Beyaz adamın yalanları, hileleri tükenmiş midir? Beyaz adam, beyaz adam olmaktan çıkmış mıdır; beyaz adam değişmiş midir, değişecek midir?

Not: Güzin Alpaslan, bu yazı kaleme alınırken tahliye edildi. Kocası ise cezaevine yasa dışı yollardan boncuk sokmaya teşebbüsten hâlen yargılanmakta. Boncukların suç delili sayılmadığı bir yıl dileğiyle…

https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/boncuk,53086 

13 Aralık 2025 Cumartesi

Öykülerin öyküsü (1) | Kadın ağlıyordu

Yusuf Nazım
+Eleştiri | 3.Sayı | Ağustos-Eylül-Ekim 2025


Birinci hikâye: Kayıp hafıza

Sırtında taşıdığı dünya yüküyle içeri girdi. Yorgun adımlarını sürüyerek ilerledi, kendini masanın yanındaki sandalyeye bıraktı. Yüreğinde taşıdıklarının ağırlığı yüzünün bütün hatlarına sinmişti. Nicedir soluksuz kalmış gibi derin bir nefes aldı. Seslerle, kelimelerle, resimlerle dolu heybesini boşaltmaya koyuldu.

Gelen, belgesel ve sözlü tarih çalışmaları yapan dostum Kazım Gündoğan’dı. Ankara'dan Dersim'e, Dersim'den Adıyaman'a, oradan Bursa'ya, Manisa’ya şehir şehir dolaşır, 1938’de katledilen ailelerin evlatlık olarak verilen çocuklarının izlerini sürerdi. Heybesinde acı dolu hikâyeler, yüreğinde taşıdığı bu hikâyelerin dayanılmaz ağırlığıyla bana gelir, heybesini boşaltır, bir bakıma hafiflemek isterdi.

O gün de öyle olmuştu. Bu sefer peşinden gittiği, Ankara'da yaşayan, köklerinden kopmuş, belleği sisler altında kalmış, geçmişini hatırlayamayan Emoş Gülver’in öyküsüydü. Eski adı Elif'ti, ancak artık Gülo Nine deniyordu ona. Uzun görüşmelerin, bellek yoklamalarının, geçmişe gidiş-gelişlerin, bazı seyahatlerin sonrasında yolculukları onu Dersim’de bir dere kenarına götürmüştü. İşte, hafızası tam da burada çözülecekti. Birden çocuk yaşlarına gidecek, kendini bir çalının altında kaybolmuş olarak bulacaktı. İçinde saklandığı çalıyı aralayan kişiye bakacak, onun babası olduğunu hatırlayacaktı. Heyecanla,

“Babam beni buldu, babam beni buldu…” diyecek, ardından “Ama” diye şaşkınlıkla ekleyecekti; “babamın da makinesi vardı!”

İkinci hikâye: Babamın da makinesi vardı

Hikâye tüyler ürperticiydi. Duyar durmaz mırıldanmıştım:

“Bunu yazmalıyım!”

“Olur,” demişti Kazım, “yaz, güzel bir öyküsü olur bunun, iyi anlatırsın sen.” diye karşılık vermişti.

Hikâyeyi “Babamın da makinesi vardı” başlığıyla yazdım.

Seksenli yaşlardaki Emoş Gülver geçmişinden kopmuştu. Babasının bir asker olduğunu biliyordu. Erzincanlıydı. Ancak bulanık belleği onu, zaman zaman kına yeşili derin vadilere, yüksek dağlara, bu dağların sarp yamaçlarına, bu yamaçlardaki beyazlı grili taş kümelerine götürüyordu. Kimlik kartında doğum yeri olarak Deşt yazılıydı. Sadece Deşt…

Kazım, uzun araştırmaları sonucunda Deşt’in, Tunceli ili sınırları içerisinde bir yer olduğunu öğrenmişti. Uzun araştırmaları onu Tülük Köyü’nün olduğu yere götürecekti.

Emoş Gülver dâhil beş kişiydiler. Yıkılmış evlerin, üstü otla kaplı harabelerin bulunduğu yamaçlarda gezinirken, Gülo Nine’nin gözü karşıdaki taş kümesine takılmıştı. Elini alnına götürmüş, karşı tepenin yamacındaki eski karakolun taş duvarlarına uzun uzun bakmış, işte o an belleği birden çözülmeye başlamıştı. Eski karakolu işaret ederek;

“Beyaz pencereli uzun bir binaydı, hatırladım!” demişti, “Hep askerler olurdu orada…”

Yüz hatları değişmiş; sakin, derin bir boşluğa bakar gibi duran gözlerine, geçmişin karanlık ve puslu labirentlerinden çıkıp gelen acı dolu bir ifade yerleşmişti. O an yere kapaklanmış, avuçlarıyla otları yolmaya başlamıştı.

“Deşt! Deşt! Deşt!” diye çığlık atmış, kelimeler kendiliğinden dökülmüştü dudaklarından:

“Hava sisliydi, yol kalabalıktı. Yanımda babam, annem, kardeşlerim vardı. Askerler geldi, birlikte yürüdük...”

Sonra, eliyle işaret ederek aşağılara doğru bir yönü işaret etmişti. O tarafta Harçik Çayı vardı. Araçlarla yola koyulmuş, bir vadiye inerek Harçik Çayı kıyısına varmışlardı.

Gülo Nine aradan inmiş, Harçik Çayı’nın sığ sularına doğru yürümüştü. Bir kaya kartalı, koyu kahverengi kanatlarının altına aldığı rüzgârla vadinin tepe noktasında havalanmış, kayalıklara yakın, kavisler çizerek uçarak aşağıda, bu toprakların, dağların ve suyun yabancısı beş kara noktayı meraklı gözlerle süzmüştü.

Kameralar tetikteydi. Gülo Nine bir süre derenin içinde öylece durmuş, durmuş, durmuş, sonra yavaşça geri dönmüştü. Tripodlar üzerinde kendine doğru yönelmiş kameraları görünce birden dehşete kapılmıştı.

“Hatırladım!” demişti, “Hatırladım! Makineler vardı böyle... Sonra bir cayırtı koptu. Çığlıklar, feryatlar, her yer kan, revan…”

Bir an susmuş, dizlerinin üzerine çöktüğü yerden avuçlarıyla otları yolmuş, başını tırmalamış; avuçlarındaki saçlar, yaban otlarına, kır çiçeklerine, papatyalara, tülbendinin yeşil-sarı işlemeli dantelleri arasına karışmıştı. Ayağa kalktığında gözleri dehşetle açılmış haldeydi.

“Çalılıkların arasına saklanmıştım, babam geldi, beni kurtardı!” diye,

mırıldanmış, yalvarır gibi bakışlarını oradakileri üzerinde gezinirken devam etmişti:

“Öbür elinde makinesi vardı, öbür elinde makinesi vardı!”

Bir anda Emoş Gülver’in belleği çözülmüş, kendisini bulanın, ömrü boyunca babası olarak bildiği asker olduğunu işte o an anlamıştı.

*  *  * 

Bu hikâyeyi yazdım. Yazdım ama yayımlamak için Kazım ve Nezahat Gündoğan’ı bekledim. Zira aynı hikâyenin belgeselini yapıyorlardı. Belgesel Dersim’in Kayıp Kızları, Hay Way Zaman adıyla yayımlandı ve 2013 Antalya Altın Portakal Film Yarışması’nda Jüri Özel Ödülü’ne lâyık görüldü. Bense, Leyla’yı Beklerken adlı öykü kitabımda Babamın da makinesi vardı başlığıyla yayımladım. 

Üçüncü hikâye: Dersim kaç dağ içinde?

2024 yılı Haziran sonu. Yeni romanım Aklın Ayak İzleri’nin söyleşi ve imza etkinlikleri için çıktığım turnenin Dersim ayağındayım. Geceyi arkadaşımın evinde konaklıyoruz. Ertesi gün söyleşi ve imza etkinliği var.

Sabah erkenden Dersim şehir merkezinden çıkıp, Tunceli çıkışında, Munzur Çayı ile Pülümür Deresi’nin birleştiği yerden Erzincan yönüne sapıyoruz. Kısa süre Pülümür Deresi boyunca ilerleyip sonra çaya dik bir şekilde, dereyi arkamıza alarak tepelere doğru tırmanıyoruz.

Dersim'e gelmişiz. Söyleşi ve imza etkinliğinin hazırlıkları yapılacak. Kimin umurunda? Kalbim, beni ıssız dağların kuytuluklarına, Dersim'in kayıp kızlarının hikâyelerinden izlere sürüklüyor.  

“Deşt” diye fısıldıyorum, “Tülük Köyü.”

Birkaç telefon görüşmesi yapıyorum. Almanya'dan Kazım, Eski adıyla Tülük, yeni adıyla Savut Köyü’nün muhtarı, başka bir arkadaş daha... Yönümü belirlemeye çalışıyorum.

Gitmeliyim. Emoş Gülver’in kayıp belleğinin izlerinin olduğu topraklara gitmeliyim. Tülük Köyü, Veraniz Mezrası beni bekliyor, ona gitmeliyim.

Tülük Köyü’ne varmadan bize yol gösterecek olan 1938’den kalma yıkık karakoldan eser yok. Yerine inşa edilmiş tek katlı evden çıkarıyoruz yönümüzü. Kazım'dan aldığım tarife uyuyor, ana yoldan ayrılıp soldaki toprak yola sapıyoruz. Araç sarsılarak yol alıyor. İleride, bahçesine tel çit çekmekte olan bir adam. Adı Ferhat. Oralarda yabancılarla iyi gözle bakılmaz. Önce soğuk davranıyor. Derdimiz, kelimelerde şifreli: Deşt, diyoruz, 38 katliamı, kayıp kızlar, Emoş Gülver..

İşini bırakıyor, avuç dolusu kirazla geliyor yanımıza Ferhat. Çocuk yaşlarda bir subaya evlatlık verilen kızın kimliği peşi sıra gidiyoruz. Araç bir kez daha sarsılarak ilerliyor. Yamaçta bir taş ev, hemen yanındaki meşe ağacı bize gölgesini sunmaya istekli. Önce Haydar geliyor yanımıza. O bir hikâye anlatıcısı. Başlıyor anlatmaya. Anlatılan hikâyelerden yaralı sözler dökülüyor önümüze. Ölenlerin vaktiyle nerede, nasıl öldüğünü, geride sağ kalanların birer birer ayrıldığını. 2013 yılında, Dersim’in Kayıp Kızları belgeseli çekilirken oradaymış. Hatırlıyor Nezahat’ı, Kazım’ı. Karısı Sabriye de geliyor birazdan. İkram için eve davetlerini ısrarla geri çeviriyoruz. Akşamüzeri etkinliğimiz var. Meşe ağacının altında zaman, bizi oyaladıklarının farkında olmadan hızla ilerliyor. Aşağıdan bir ses:

“Kahvaltı hazır!”

            Eğreti bir yoldan evin bahçesine iniyoruz. Mükellef bir kahvaltı bizi bekliyor; buram buram sac ekmeği, tereyağında menemen, tel peyniri, tulum, kaymak; biberi, semizotu, salatası, domatesi…  Hepsi de el emeği, göz nuru. Nasıl da mahcup oluyoruz. Emekli öğretmen Hüseyin, karısı Naciye, Ferhat, Sabriye ve Haydar. Her biri sırayla anlatıyor. Geçmişinden koparılmış yaşlı bir kadının çocukluğuna götürüyor sözler bizi. Meşe ağacının altında ömürlerinden yaralı canlar. Sözcükler harap, sözcükler kayıp, puslar içinde sözcükler. 1938, tedip, tenkil, inkâr… Aramızda fısıltıyla dolaşıyorlar.

            Dersim’e gelirken kaleme alıp gazeteye gönderdiğim yazıdan bahsediyorum. “Başlığı Dersim Kaç Dağ İçinde? Daha sonra WhatsApp’tan gönderirim, mutlaka okuyun.” diyorum, “Belki de kendinizden bir şeyler bulursunuz orada.” 

Ayrılık zamanı geldi çattı. İçinde, Gülo Nine’nin hikâyesi, Babamın da makinesi vardı öyküsünün yer aldığı Leyla’yı Beklerken adlı kitabımı imzalıyorum onlara. 

Naciye Uçar ve Sabriye Gül

Son hikâye: Kadın ağlıyordu

Ağustostu. Aradan çokça zaman geçmiş, odamda yeni romanımı çalışıyordum. Telefon çaldı. Açtım.

“Merhaba ben Haydar” dedi.

Bir an duraksadım. Kısa bir sessizlik oldu. Karşıdaki;

“Dersim, Vereniz Mezrası’ndan Haydar” diye ekledi.

Birden anımsadım. Haftalar geçmişti. 26 gün süren Doğu ve Karadeniz turnemi tamamlamış, yol boyunca söyleşi ve imza etkinlikleri yapıp Seferihisar'a dönmüştüm. Arayan, turnemin ikinci durağı Dersim'de, bir sabah kendimizi dağlara verip Dersim'in kayıp kızlarından Emoş Gülver'in izini sürerken karşılaştığımız Haydar’dı. Konuk olduğumuz, dağ başındaki evin bahçesinde karşılaştığımız hikâye anlatıcısı. 1938 katliamında kayıp kızlar üzerine hikâyeler dinlediğim Haydar…

“Merhaba Haydar, bu ne sürpriz? Nasılsın?”

“İyiyim sağ olasın, seni sormalı, nasıl geçti yolculuk?”

“Ben de iyiyim, yaramazlık yok. Turnemi tamamladım. Uzun sürdü ama gayet iyiydi. Döneli çok zaman oldu.”

Karşıdaki bir an durakladı.

“Şey…” dedi.

“Bahsettiğin yazı vardı ya... Dersim kaç dağı içinde... Onu okudum. Kalemine, aklına, yüreğine sağlık. Çok beğendim. Daha iyisi olur mu, bilmem.”

“Güzel yüreğine sağlık Haydar dost, duyguların daim olsun, beğenmene sevindim.”

“Beğendim, beğendim ama…” dedi, sesi titreyerek devam etti:

“Eşim Sabriye'ye de verdim. O da okudu…”

Bir kez daha durdu.

“Okudu. Okudu ama ağlıyor. Şimdi ağlıyor, durduramıyorum. Ne olur bir şey de...”

Afallamıştım.

“Nasıl yani? Niye ağlıyor?”

“Bilmem, ağlıyor işte, durduramıyorum. Bir konuşur musun kendisiyle?”

Şaşırmış, ne diyeceğimi bilemez haldeydim. Kendiliğinden, çarpuk çurpuk kelimeler döküldü dudaklarımdan.

“Tabii, ver, ver konuşayım” diyebildim.

Kısa bir sessizlik oldu. Sonra, telefonun diğer ucunda bir hıçkırık sesi duyuldu. Derin, içli bir hıçkırık. 

“Alo!” dedim, “Sabriye Hanım...”

Kadın ağlıyordu, konuşamıyor, hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Nutkum tutuldu, her tarafımı bir ürperti kapladı. Tekrar üsteledim.

“Sabriye Hanım! Alo, Sabriye Hanım! Dur, bir dakika!”

Kadın kendini tutmaya çalışıyor ama tutamıyor, boğulur gibi oluyor, ağlamaya devam ediyordu. Elim ayağım bağlanmış, ne yapacağımı bilemez haldeydim. Kelimeleri çaresizce sıralıyordum:

“Sabriye Hanım, dur, yapma, bekle biraz, az dinle…”

Karşıdaki kendinden geçmişçesine, hüngür hüngür ağlamaya devam ediyordu.

“Lütfen! Anlatsana ne oldu?”

Kadın biçare, kendini durduramıyor, hıçkırıklara boğulmuş, durmaksızın ağlıyordu.

Şaşkın haldeydim. Ne diyeceğimi bilemiyordum. Dilim dolandı, kekeledim.

“Sabri.., Sab… Sa...”

Kadın ağlamaya devam ediyordu. Son bir gayretle devam ettim:

“Lütfen söyler misin, ne oldu? Haydi, sakin ol, söyle bana, bak buradayım, konuşalım. Bir nefes al lütfen.”

Kendini toparlar gibi oldu, kısa derin bir nefes aldı, hıçkırıkları azaldı.

“Sen...” dedi.

Umutlandım!

“Evet, evet, ben... devam et, ne oldu, söyle hadi!”

“Sen,” diye tekrarladı, “Sen bizi yazmışsın."

"Evet, sizi yazmıştım." diye karşılık verdim.

"Söyle, bizi böyle nasıl yazmışsın!?” dedi.

Birden durdum, yüreğimin en ince kanadından vurulmuş gibi oldum.

“Sen bizi değil, bizim ciğerimizi yazmışsın…”

Tüylerim nasıl da diken diken oldu, ömrümce yoruldum. Yüreğimin bütün pınarları kurudu, lâl oldum. Hicranla kavruldum, derbeder, viran içinde bir hâl oldu. Telefonun diğer tarafında tekrar bir hıçkırık, ağlama sesi geldi. Güçlükle durabildi.

“Sen” dedi, “bizim ciğerimizin taa içini yazmışsın…”

O an öldüm! Öldüm öldüm dirildim, kolum kanadım kırıldı. Öğrendiğim bütün kelimeler, dudaklarımdaki cümle heceler kurudu. Hem öksüz hem yetim oldum, kimim kimsem kalmadı, ıssız bir çölde hiç oldum...

Telefonu kapattım. Göğsüme bir fil oturmuştu. Boğazımdaki düğümü çözemedim. Kendimi sıktım, nefesimi tuttum, Zel Dağı’nın bütün yaralıları imdadıma koştu, olmadı, yapamadım. Halvori yolunda kayboldum, Pac Köprüsü’nde vuruldum, Pülümür Çayı’nda boğuldum, 38 kayalıklarında parça parça oldum, Harçik Çayı’ndan kan içtim. Ah göğsüm, ah yaralı göğsüm! Göğsüm Sürünbaba, Karaoğlan, Mercan dağı, içinde gürül gürül çığ, bir hıçkırık koptu göğsümden, göğsümün en içinden, derininden.

Bu sefer cümle kelimeler susmuş, ben ağlıyordum, hıçkıra hıçkıra ağlıyordum! O an Dersim’in bütün kayıp çocukları dönüp bana baktı. Bende hüngür hüngür ağlamaya devam ediyordum. Şimdi, beni kim susturacaktı?

https://artielestiri.com/yazilar/yusuf-nazim/yusuf-nazim-leylayi-beklerken-adli-oyku-kitabinin-hikayesini-yazdi/ 



20 Kasım 2025 Perşembe

Yürekli olunmadan, meydan okunmadan, yaşanmaz aşk


Yusuf Nazım
T24 | 20 Kasım 2025

Sabah, köyün üstüne ince bir sis bulutu gibi inmektedir. Dağların kesiklerinden gün yavaş yavaş doğarken, toprak yolun kıvrımlarında beyaz bir araç belirir.

Kornası kısa, utangaç bir ses çıkarır; köpekler havlar, tavuklar kanat çırpar, bir kuzunun meleme sesi işitilir.

Evlerde bir hareketlenmedir başlar. Kadınlar başörtülerini aceleyle bağlar. Kapı gıcırtıları, çocukların telaş içindeki koşturmacalarına karışır.

Evin önünde duran aracın kapısı açılır. İçeriden genç bir kadın iner; her iki elinde küçük paketler taşımaktadır. Paketlerin üzerinde, alın teriyle buğulanmış sabahın serinliği vardır.

Kadın, defterine isimleri kaydeder; paketler halinde kutuları çocuklara uzatır. Kimi minik eller hemencecik açar paketi, kimi annesine götürür. Birinin dudaklarına beyaz bir bıyık bulaşır, gülüşü köyün sabahını ısıtır. Bir diğeri eve doğru seslenir:

“Anne, bizim payımız da geldi!”

O sabah, köyün üstünden ince bir süt kokusu geçer. Tandır başında sabah ekmeği pişiren kadınların sevinci, sıcacık ekmek buğularına karışır.

Araç, köy meydanını geçip tepenin yokuşuna doğru tırmanırken çocuklar arkasından koşarak el sallar. Toz bulutunun içindeki beyaz aracın arka kapısında, sabah güneşinin aydınlattığı bir yazı parıldar:

“Süt Kuzusu.”

Köyün sessizliğindeki o iki kelime, köyden köye, ilçeden ilçeye İzmir’in yoksul beldelerinde yankılanırken, bu kelimelerin bir gün, bir vicdan hikâyesine dönüşeceğini hiç kimse tahmin edemez...

“Başka bir tarım” hayali 


Türkiye’de, kooperatifleşme yoğunluğu açısından İzmir, Bursa ve Balıkesir’in adı öne çıkmaktadır. Resmî verilere göre, bunların arasında İzmir, hem tarihsel hem de kurumsal açıdan ülkenin kooperatif başkenti sayılır.

Başka Bir Tarım Mümkün 2.Karikatür Yarışması,
Halit Kurtulmuş Aytoslu, 2023
Öyle ki gerek tarımsal kalkınma kooperatifi, gerek kadın kooperatifi ve gerekse de süt üretici birliğinin en fazla bulunduğu kent burasıdır.

Özellikle 2019 sonrası, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin “Tarımsal Üretici Kooperatiflerinden Doğrudan Alım” modeli dikkati çeker. Bu modele göre belediye, kooperatiflerin kurulmasını destekler, kolaylaştırır ve teşvik eder. Kooperatiflerse, üyesi olan köylülerden karakılçık buğdayı, mandalina, lavanta, enginar, çiçek, süt ve et gibi ürünlerini satın alır. Üstelik alım garantisi de vererek...

2019 yılında belediye başkanı seçilen Tunç Soyer’in “Başka Bir Tarım Mümkün” vizyonu, daha önceleri sınırlı çapta yapılan kooperatiflerden doğrudan alım yöntemini geliştirir, yaygınlaştırır. Böylece, üreticinin nefes almasını sağlayan bu yöntem, 2019-2024 döneminde büyük ölçekli, sözleşmeli ve kurumsal bir modele dönüşür.

Bu doğrultuda belediye tarafından 2020–2022 yıllarında çok sayıda kooperatifle sözleşme imzalanır, köylüden yüz milyonlarca liralık alım yapılır. Belediyenin ürününü aldığı tarımsal kalkınma kooperatifi sayısı 2021 yılında 28’e, 2022’de 61’e, 2023’de 72’ye yükselir. Beslediği hayvanın sütünü aracının, tefecinin insafından kurtaran köylü, ilk defa olarak alım garantisi altında gönül rahatlığıyla tarımını yapar, hayvanını besler, sütünü sağar.

Tunç Soyer dönemindeki bu doğrudan alımlar, 2023 sonunda Sayıştay’ın hukuki itirazlarına takılsa da Soyer, ısrarla köylünün ve kooperatiflerin yanında durmaya devam eder.

İzmir’deki üretici kooperatiflerinin bu derece yaygınlaşması başka bir sonuca daha yol açacaktır. Önceki yıllarda belediye tarafından sınırlı olarak başlatılmış olan çocuklara ücretsiz süt dağıtımı, geniş ölçekli olarak yapılmaya başlar. Aracılar yerine üretici kooperatiflerinden alınan süt, Süt Kuzusu markasıyla patentleştirilir. Artık, İzmirli köylünün sütü markalaşmıştır. Böylece, Süt Kuzusu paketleri, haftada iki litre olarak 2-5 yaş arası ihtiyaç sahibi çocuklara bedelsiz olarak ulaşmaya başlar.

Bundan böyle, İzmir’in çocukları, köylerine gelen ve arkasında Süt Kuzusu yazan araçların arkasından koşarlar. Bir yandan çocuklar güvenilir, kaliteli ve sağlıklı süte kavuşurken, öte yandan içtikleri her yudum sütün arkasında emeğinin, alın terinin karşılığını alan; yüzü gülen, yüreği ısınan köylünün huzuru hissedilir.

Bir umut ve vicdan yolculuğu

Ne var ki, İzmirli köylünün bu sevinci uzun sürmeyecektir.

Gerek 12 Eylül askeri darbesiyle tarımda sübvansiyonların azaltılarak ülke tarımı ile hayvancılığının baltalandığı Özallı yılların neoliberal yasaları, diğer yanda siyasi çatışmaların İzmir'deki yerel yönetimlere olan yansımaları, gerekse Sayıştay eliyle kentin tarım ve hayvancılığının serbest rekabetin kirli çarklarına teslim etme gayretleri… Bütün bunlar İzmirli köylünün tepesinde Demokles’in kılıcı gibi asılı kalır.

2019 seçimleri, CHP içindeki güç yarışları, hoyrat esen politik rüzgârlar... Yeni başkanla birlikte, Büyükşehir Belediyesi’nin idari kadroları baştan aşağı değişir. Bu değişim belediyenin sağlık, ulaşım, sosyal hizmetler ve kültür dışında tarım ve hayvancılık politikalarına da yansır.

Kooperatifçilik modeli de bundan payını almakta gecikmez. Belediye tarafından alacakları ödenmeyen kooperatifler, köylüye olan borcunu ödeyemez hale gelir, üretici mağdur olur. Çok sonraları, kooperatif alacakları uzun vadeli taksitlere bölünür. Arkasından bu modele yapılan desteğe son verilir. Köylü sütünü satacak yer bulamaz. Süt Kuzusu dağıtımı devam etse de artık süt alımları, kooperatiflerden değil, ihaleyle en düşük fiyatı verenden sağlanır. Böylece üretici yeniden soluksuz kalır; köylü alım güvencesi olmayan ürününü üretmekte, hayvanını beslemekte tereddüt eder. Köyde bir süredir yeşeren umutlar, bir kez daha sararıp solar...

Şimdilerde İzmir'in köylerinden feryat figan sesler yükselmekte. Menemen’de, Ulus köylülerinin mandıracılara, önceden borçlanarak girdikleri borç sarmalından canları yanmış. İki yıl aynı fiyattan sütünü satmak zorunda kalmaktan perişanlar.

Bayındır’ın Yakacık köylülerine bir sor bin ah işit. Ancak yem parasına denk gelen sütlerini bir süredir satmaz olmuşlar. Doyranlı köylüleri ise çaresizler; koyun sütünü aracıya, yok pahasına veriyorlar.

Tunç Soyer Menemen ovasında
Başka bir tarım mümkün hayalinin peşinde
Gölcük Köyü’nün tepelerinde keçilerini otlatan Tunay’ın serzenişleri taş kalplere işlemez olmuştur; rüzgârlara karışıp, kaybolup gider. Dağlarda hayvanlarıyla koyun koyuna yatan Mehmet’e gelince. Onun iç çekişleri, sessiz bir çığlığı andırır. Her ikisi de Kooperatifi mumla aramaktalar.

Bir zamanlar emeğin ve dayanışmanın simgesi, doğrudan alım modeli terk edilmiş durumda. Geride, İzmir’in dağlarında, bayırlarında, köylerinde buruk bir hayal kırıklığının izleri görülmekte.

Aklı Murat Dağı’nda, Gediz Havzası’nda, Gazzeli çocuklarda bir belediye başkanı

“Başka bir tarım mümkün” hayalini İzmir’in köylerinde ete kemiğe büründüren, doğrudan ve garantili alım yöntemiyle köylüye can veren, çocukların sağlıklı büyümesi için gözünü budaktan esirgemeden yolculuklara çıkan belediye başkanı Tunç Soyer’e gelince…

O, bir süredir cezaevinde! Kooperatifleri ve üreticiyi destekleyerek kamuyu zarara uğratmaktan yargılanıyor...

Yüreğinde, kamusal bir vicdanın onurlu yükü. Umudu, inancı gibi dimdik ayakta. Demir parmaklıkların gölgesinde, içeriden dışarıya hikâyeler anlatıyor. Son günlerde dinleme fırsatını bulduğu radyosundan Joy FM’e kulağını veriyor, müzik öyküleri derliyor…

Aklı ise Murat Dağı’nda, Gediz Havzası’nda, Gazzeli çocuklarda; Gölcük’te, Gödence’de, Ulamış’ta… F Tipi bir cezaevinin 63 numaralı koğuşundan kelimeleri üfleyerek dışardaki zifiri karanlığa ışık tutmaya çalışıyor.

Dudaklarında bir şarkının mırıltıları. Belli ki kış güneşini özlüyor o:

“Yürekli olunmadan, meydan okunmadan, yaşanmaz aşk.”

https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/yurekli-olunmadan-meydan-okunmadan-yasanmaz-ask,52469


13 Ekim 2025 Pazartesi

Aklın Ayak İzleri’nde yolculuklar (7) | İyiliğin çocukları

Yusuf Nazım
T24 | 13 Ekim 2025

Aklın Ayak İzleri’nde yolculuklar devam ediyor.

Üç ciltlik romanımız Aklın Ayak İzleri için geçen yıl çıktığımız turnede, bir çok ile ve kasabaya uğramış; Ovacık, Dersim, Ardahan, Şavşat, Hopa ve Karadeniz Ereğli’sinde konaklamış, söyleşi ve imza etkinlikleri gerçekleştirmiştik. Geçtiğimiz kentlerin toprağına el sürmüş, ruhuna dokunmuş, güzel insanlarıyla hemhal olmuştuk.

Bu sefer, yolculuğumuzun yeni durağı Didim olacak.

Akbük’te dostumuz Serhat’a konuk oluyoruz.

Aydın’ın toprağına basıyor ayağımız. Komşu kent Muğla’dan Karacahisar, İkizköy ve Çamköy’ün çığlıkları işitiliyor buradan. 

Dur durak bilmiyor kötülük, vahşice saplamış dişlerini Akbelen ormanlarına, kanırttıkça kanırtıyor. Kızılçamlar, zeytin ağaçları, defneler ve meşeler, bir gece ansızın acele kamulaştırmayla can çekişiyor. Bal arıları uçuşuyor dört bir yana; yaban keçileri şaşkın; baykuşlar ve puhular yuvalarını bulamıyor, sincaplar ve kirpiler telaş içinde kaçışıyorlar...

Biraz ötemizde Latmos Dağı inim inim inlemede, tepelerinde dinamitler patlamada. Buralarda hep kanun hükmünde üretiliyor raporlar, kanun hükmünde kıyılıyor Latmos’a; dinlesen, sanki hep bir ağızdan yakarıyor karaçamlar, kızılçamlar, meşeler...

Etkinliğimiz 11 Ekim günü Umut Kafe’de. Orada, iyiliğin çocuklarıyla buluşacağız. Mekânın içinde bulunduğu yerin bir özelliği var. Umut Kafe, 10 Ekim Elif Kanlıoğlu Barış Parkı’nda yer alıyor. 10 Ekim tarihi yabancı değil bize. Elif Kanlıoğlu adı da öyle. Ankara’nın yüreğinin kana bulandığı gündür o gün. Devletin malum sessizliğinde IŞİD üyelerince Ankara Gar Katliamı’nın yaşandığı gün. Ülkenin dört bir yanından Ankara’ya barış istemeye gidenlerin eşine az rastlanır bir vahşetle katledildiği o elemli gün. 104 can toprağa düşmüş, içlerinde 20 yaşlarında Elif Kanlıoğlu da var. Didim’den yola çıkıp, Ankara’da barışa kanat çırpmak isterken katledilen Elif Kanlıoğlu’nun adını vermişler parka.

Bir gün önce, aynı mekânda Elif’i anmak için toplanmış kalabalık. Biz de, kelebekler gibi barışa kanat çırpan Elif’i anarak başlıyoruz söyleşimize.

Betonu delip taşı kırarak açılan bir tünel

1968 isyanının alevlerinden koşarak giden bir isyancının, Oktay Kaynak’ın ayak izlerini takip ediyor sözcüklerimiz. İzler bizi, 18 milyon yıl öncesine götürüyor. Henüz, gezegende iki ayaklı canlılar mevcut değil. Afrika’nın derinliklerinde, tropikal ormanların en yükseklerinde dört ayaklı primatlarız.

Milyonlarca yıl öncesinden 1960’lı yılların sonlarına dönüyoruz. Dünya bir kötülük sarmalında. ABD, 19 bin km ötede Vietnam’ı işgal etmiş, ölüm kusuyor. Dünya gibi, Türkiye gençliği de ayakta. 12 Mart askeri darbesi fırtına gibi eserken, İstanbul Maltepe’de, askeri alayın ortasında bir tünel kazılıyor. İçlerinde Mahir Çayan’ın da bulunduğu bir grup genç, Deniz Gezmiş’in idamını önlemek için firar ediyorlar.

Afrika’yı boydan boya bölen yedi bin km’lik bir vadide bir şeyler olmakta. Binlerce devasa volkan, tektonik hareketler, oluşan göller, zayıflayan tropikal ormanlar... 3,18 milyon yıl önce, bugünkü Etyopya’nın Hadar bölgesinde neler oldu? Atalarımızın öncülleri kimlerdi? İki ayağının üzerine kalkan ilk insanımsılar nasıldı?

Bir yanda, bir cezaevi karanlığında betonu delip taşı kırarak açılan bir tünel; öte yanda sabit fikirlerin, kalıplaşmış düşüncelerin, bilim aristokrasisinin soğuk dehlizlerinde karanlığı yontarak kazılan başka bir tünel ve her ikisinde süren bir ışık arayışı.

Zulmün en keskin kılıcına dönüşen zekâ

Olduvai Geçidi, 2 milyon yıl öncesine ait dünyadaki
en önemli insanımsı fosil yatağı, Tanzanya
Yedi milyon yıl içinde ağaçlardan yere inen primatlar; plasentanın yer değiştirmesi, embriyonun milyonlarca yıl süren yolculuğu, değişen doğum biçimi; sertleşip kubbeleşen kafatası, büyüyen beyin, ortaya çıkan zekâ... Bir yanda duygusal aklın, öte yanda kötülüğün evrimi.

Ayağa kalkıp zeki bir canlı olmakla seven, hoş gören, empati yapan, paylaşan bir tür mü doğdu, yoksa anbean gezegeni kemiren bir yok ediciye mi dönüştü insan?

Öyleyse eğer, nasıl duracak, 2 milyon yıl önce ayağa kalkan bu canavar? İyilik kötülüğü alt edebilecek mi? Bir çiçeğe, böceğe, ağaca kıyamayan duygusal akıl; atom bombasını, silah fabrikalarını, insansız ölüm uçaklarını, savaş gemilerini, yapay zekâyı, dakikada 1 milyon 620 bin mermi atan silahları nasıl alt edecek? Nasıl üstesinden gelecek bunca acımasızlığın, yalanın, hilenin, riyakârlığın? 

20. yüzyılın başındayken, dünyada 2 milyon olan şempanze nüfusu şimdilerde 150.000 kadar. Peki ya insan? Aynı dönemde 1,5 milyar olan sayımız, bugün 8 milyarı aşmış durumda. Şempanze nüfusu 13,3 kat azalırken insan nüfusu 5,3 kat artmış. Kaç türü daha yeryüzünden silecek kötücül insan aklı? Kaç gölü yok edecek, kaç ormanı kesecek, kaç dereyi kurutacak?

Amazon ormanlarında, her 24 saatte, 4998 futbol sahası büyüklüğünde orman yok ediliyor, niye?

Başka yerde değil, kendi ülkemizde; 15 yılda 386 bin maden ruhsatı veren hangi akıl? Bu güzelim topraklara, sulara, ormanlara kıyan kötülük kimin eseri? Uşak’ın Eşme’sinde, Kışladağ altın madeninde çalışan 1300 işçinin yıllık maliyeti 350 kilo altın. İşletmeci firma ise haftalık 400 kilo altın üretiyor. Peki ya toprağın bağrına zerk edilen zehir? Kaç ömrü kısaltacak, kaç yüzyıl sürecek toprağın sinesini tutuşturan bu yangın?

Zekâ, insanı özgürleştirecek bir ışık olabilecekken, çoğu kez zulmün en keskin kılıcına dönüşmüş.

Hemen yanı başımızda, adına Gazze denilen bir cehennem çukuru kazmış “medeniyet.” Soykırımlar artık alenen işleniyor; saklısız, amasız, utanmasız! Çağ barbarlık çağı, sadece maskeler modern.

Son 3500 yılda tarihte, toprakları 1 milyon km2’den büyük, 118 imparatorluk var olmuş. Büyük beyinlerin, üstün ve kıvrak zekâların, dizginlenemez hırsların eseri tüm bu imparatorluklar. Hepsi kanla beslenmiş, hepsi talan ve yağma üzerine kurulmuşlar.

Elif Kanlıoğlu’nun düşlerinde, Gazzeli çocukların sesindeyiz

Adı Umut olan bir kafedeyiz. Sorular soruluyor, yanıtlar veriliyor, kitaplar imzalanıyor. Aklın Ayak İzleri’ndeki yeni yolculuğumuzda bir söyleşinin daha sonuna geliyoruz.

Mutluyuz. Çünkü iyiliğin çocuklarıyla beraberiz.

İnsanın insana, insanın doğaya hükmetmesinin karşısındayız.

10 Ekim, Elif Kanlıoğlu Barış Parkı’ndayız.

Elif Kanlıoğlu’nun düşlerinde, Gazzeli çocukların sesindeyiz. Bal arılarının, yaban keçilerinin, baykuşların ve puhuların; sincaplar ve kirpilerin yanındayız.

Başımız dik, alnımız ak, gözlerimizi kaldırdığımızda gururla bakıyoruz dünyaya. Hor görülen her insan, kıyılan her hayvan, kesilen her ağaç, kirletilen her damla su için her daim yastayız. Lâkin her türlü kötülüğün karşısında; yılmadan, usanmadan, korkmadan, hep iyi olan taraftayız.

https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/aklin-ayak-izleri-nde-yolculuklar-7-iyiligin-cocuklari,51943