24 Ağustos 2022 Çarşamba

Orada bir köy var mı uzakta?

 

Yusuf Nazım
İmece Zamanı | Nisan 2022

Karın ve zemherinin topraklarında edebiyatın karıncaları iş başında! Teşekkürler Metin Kaya.

Orada bir köy vardı, uzakta. 

Adı Sulakçayır’dı, Yünbüken ya da Maçvet; Saskara ya da Piklop da olabilirdi; Hoçvan, Ölçek ya da  Yaylacık da; Ahaşen olsa da fark etmezdi…

Orada bir köy vardı eskiden, uzakta... 

Hep aynı coğrafyada yeşeren hayatın adıydılar; hep aynı suların can verdiği, aynı toprağın bağrında büyüttüğü; hep aynı umutların yeşerdiği hayatın adı…

Bir zamanlar hayalleri olan; çayırlarında öbek öbek sürülerin toplandığı, harmanlarında kazların, tavukların otladığı…

Orada bir köy vardı eskiden.

Uçsuz bucaksız bozkırları olan; şırıl şırıl akan dereleri, soğuk pınarları, yeşilin her rengine boyanmış bayırları… 

İşte, o köy bizim köyümüzdü! 

Renk renk çiçeklerle bezenmiş, beline kadar çayırları vardı çocukların, genç kızların... 

Damların saçak altlarında, ikindiüstü sohbetlerinde şen şakrak hikâyeler anlatan, kırmızı yanaklı insanları vardı…

Atını yorga süren, düğünlerde papağa binen; öfkesi haksıza, yalana, dolana sert; paylaşmada cömert, dayanışmada mert; yağız, deli kanlı gençleri vardı. İşte o yağız deli kanlı gençlerin cüretkâr hayalleri vardı.

Ve tarlada ekin eken, derede çamaşır yuyan, kuşlukta aheste aheste su taşıyan; sırtında dünya yüküyle yaşayan çilekeş kadınları vardı. Dertleri çok ama neşesi eksiksiz, bitmeyen çeşme başı sohbetleriyle genç kızları vardı...

* * *


Şimdi o köy yok! 

Şimdi uzaklarda başka bir köy var! 

Öyle uzaklarda ki, o köy benim köyüm değil artık!

Bir görsen, nasıl da değişmiş mevsimleri. Suları azalmış, yok olmuş koyun sürüleri. Yolları dersen hala taşlı, toz toprak içinde. Dağları dertli, yaylaları viran; süreni yok, keder içinde kalmış tarlaları. 

Bakmayın elektriğin gelmesine, traktörün sürmesine, evinde çeşmenin akmasına. Sen ki halâ toprağımsın, toprağım gibi kokuyorsun. Lâkin hala yoksunsun; eksen para etmeyecek tahılın, ekmesen açsın! Çocukların sofrada boynu bükük, ele-güne muhtaçsın!

Bilirim, bir süredir haramiler kol geziyor oralarda. Paraları çok, kanunları destursuz, vekilleri iş başında.

Bulunca fırsatını, el koymaya hazırlar; bağına, bahçene, toprağına; son damlasına dek suyuna. 

Öyle kurumuş ki sofran, öyle küçülmüş ki lokman, öyle azalmış ki mecalin. 

Hele biraz daha bekle, hele biraz daha yum gözünü; derelerine HES’ler yapacaklar senin, dağlarına duble yollar, ovalarına fabrikalar… 

Toprağından kovacaklar seni! Ekmeğini üç kuruşa alacaklar; seni ırgat, seni maraba, seni köle yapacaklar… 

Büyük kentler yolunu gözleyecek senin. İşsizlik bekleyecek oralarda seni; açlık, yokluk, yoksunluk bekleyecek.

Çaresiz, varoşlara göçeceksin. Kahvehaneler mekânın olacak, sokaklar yurdun; madenlere sokacaklar seni, naylon çadırlarda diri diri yakacaklar! Sağ kalırsan eğer, mahkemede sürünmek de cabası... 

Suyunu parayla satacaklar sana, bilesin; peynirini gramla. Unutacaksın et yemeyi, süt içmeyi. Ciğerlerin görmeyecek bundan böyle temiz havayı, şöyle derin derin çekip içine, ohh deyip solumayı… 

Yaşamak bile lüks gelecek sana; gün yüzü görmeyecek, esrara, tinere alışacak çocukların.

* * * 


İşte o köy! 

Uzaklardaki! 

Ekmeği temiz, toprağı hala cömert, hala vefalı. 

Yeter ki dokun, yeter ki sev, yeter ki terk etme diyarını! Bir versen bin vermeye hazır. Yeter ki sahip çık yurduna! Yeter ki yârin yanağından gayri, her şeyde, hep beraber! Yeter ki kaptırma lokmanı eşkıyaya. 

Şöyle bir bakıyorum… 

Orada bir köy var mı uzakta? 

O köy kimin köyü şimdi sahi? 

Nicedir tütmez olmuş bacaları; damları ıssız, duvarları dermansız, dokunsan yıkılacak sanki!

Nicedir içmedim pınarından, tatmadım suyundan.

Kaç zamandır varamadım kapısına, oturmadım divanına. 

Bak, nasıl da mahzun görünüyor uzaktan, nasıl da boynu bükük, nasıl da yoksun.

Ama olsun!

Toprağı hala buram buram, çayırları memleketim kokuyor, dağları hasretim…




15 Haziran 2022 Çarşamba

Bizi unutmayın!

Yusuf Nazım

T24 | 14 Haziran 2022

"Bizi unutmayın!"

Ayrılırken böyle demişti Diyarbakırlı Mehmet.

Ateşin, barutun, hoyratlığın coğrafyasında yaşıyordu.

Gözleri, masum bir çocuğunki gibi ışıl ışıldı. Üzerinde geleneksel giysileriyle vedalaşırken, yüzüne vuran yüreğindeki o sıcak sevecenlikle böyle demişti:

“Gidiyorsunuz ama bizi unutmayın!”


Gerçeğin peşinde gazeteciler

Şubat 2016, Diyarbakır.

Tarihimize “hendek çatışmaları” diye geçen kara günlerdi. Türkiye’nin batı illerinden gazetecilerin, çatışmalı alanlarda baskı altında çalışan meslektaşlarıyla dayanışmak amacıyla başlattığı Haber Nöbeti kapsamında Diyarbakır’daydık.

Şiddetin, zorun, meşakkatin günleriydi.

Diyarbakır’a, Sur’a, Bağlar’a kulak vermiş, insanın ve tarihinin moloz yığınlarına karışarak Dicle’nin suları ile buluşmasın tanıklık etmiştik.

Sokak başlarında siperleri, yıkılmış sokakları, harap olmuş evleri görmüş; yasağa boğulmuş semtlerde halkla sohbet etmiş, taziye evlerini ziyaret etmiştik.

Bütün bu ateşin, acının ve hoyratlığın içerisinde gerçeğin peşinde koşan birçok gazeteciyi tanımıştık.

Bunlardan biri de, üç çocuk babası, 22 yıllık öğretmen; gazeteci Mehmet Şahin’di.

Bir yandan öğrencilerine Türkçe okuma yazmayı öğretirken; okul çıkışlarında bölgesel bir televizyon kanalı olan Gün TV’ye gidiyor, geleneksel Kürt giysileri içinde Kürt kültürüne ilişkin programlar yapıyordu.

Onu, yöresel halı ve kilimlerden oluşan stüdyoda, rengârenk giysileri içinde govendler ve stranlar eşliğinde görmek bir hoştu.

Bizi ağırlamaktan o sorumluydu. Görünce hemen yanımıza geliyor, yüzünde eksik olmayan o masum sevecenlikle gülümsüyor, bizi nasıl ağırlayacağının telaşında ne yapacağını bilemiyordu.

Bir haftalık Haber Nöbeti’nin ardından Diyarbakırlı gazetecileri, devam eden bir kasırganın ortasında bırakarak ayrıldık.

*  *  *

Temmuz 2016, darbe günleri.

AKP-Cemaat çekişmesi açık bir kavgaya dönmüş, bir kesim işi darbe yapmaya kadar götürmüştü.

Darbe girişimi, AKP’ye bulunmaz bir fırsat daha sunmuştu. Bütün sol, sosyalist ve Kürt medyası da ateş altındaydı. Kürt illerinde faaliyet gösteren bağımsız ve özgür yayın yapan tüm medya organları kapatılmıştı.

Başlatılan cadı avında, ilk işten çıkarılan KHK’lılar arasında Diyarbakırlı Mehmet Şahin de vardı.

Geleneksel Kürt giysileri içinde govend başında, stran söyleyip program yaparken tanıdığım; gülünce gözleriyle gülen; yüzü, masum bir çocuğunki gibi sevecen, üç çocuk babası Mehmet, 22 yıllık öğretmenlik mesleğinden men edilmekle kalmamış, gözaltına alınmıştı…

Çoğu kez gerçek bakılmayan taraftaydı

Haziran 2022.

Haberler kötücül, haberler hoyrat, haberler ışık hızında akıyordu. Gazetelere kanun hükmünde tehditler, televizyonlara sansür, kelimelere para cezası gırla gitmekte.

Konserler yasaklanıyor, meydanlar şarkı sözlerine dar ediliyor, sesler ve sözler prangalanmak isteniyordu.

Okmeydanı yoksullarının kent dışına sürülmesi haberden bile değildi. Marmaris Kızılbük Koyu’nda talan, ASOS’da tarih kırımı; İstanbul Çekmeköy’de, İzmir Çiğli/Maltepe’de demir ve beton yeşile hükmediyor, gözü dönmüş bir yağmadır almış başını gidiyordu.

Başka bir haber, aynı ışık hızında, bu sefer Diyarbakır’dandı. Gerçeğin acı dilini kullanarak haber yapmaya tam teşebbüsten 21 Kürt gazeteci gözaltındaydı.

Ne de olsa ateşin, barutun, acının kavurduğu bir coğrafyaydı.

Bir kısım gazeteci ateşten bir gömleği sırtlarına giyinmiş, önlerine döşenmiş kızgın korların üzerine çırılçıplak ayaklarıyla basa basa yürüyorlardı.

Kalemleri sert, dilleri acı; haberleri ise öfke topluyordu.

Gerçeği eğip bükmeden vermeye çalışıyor, kendileri de eğilip bükülmüyorlardı.

Çoğu kez gerçek, bakılmayan taraftaydı. Ve o tarafa bakmak tehlikeliydi. Onlarsa, her daim görünmez olana bakıyor, gerçeğin karanlık suratına ayna tutuyorlardı.

Sosyal medyadaki resimlere şöyle bir baktım.

Erkeği kadını, genci yaşlısı, toyu ağırbaşlısı; tam 21 gazeteci arasında tanıdım onu!

Mehmet’ti o!

Gözlerinde ışık, yüzünde sevecenlik; gülünce gözleriyle gülen, dost görünce çocuk gibi sevinen Mehmet’ti!

Diyarbakırlı, üç çocuk babası, KHK’lı olmasaydı eğer 28 yıllık öğretmen; govend başı, stranların, kılamları araştırıcısı Mehmet Şahin bir kez daha gözaltındaydı.

Önümdeki resimlere göz gezdirdim. Adları Serdar’dı, Safiye’ydi, Gülşen’di; Aziz’di adı; Lezgin’di, Zeynel’di, Elif’ti. Ne fark ederdi ki, hepsi birden Mehmet’ti.

Bakınca anlıyordum; her biri Mehmet gibi dost, onun gibi civanmert, onun kadar sevecendi; her biri kalemi dik, cesur gazeteci, gerçeğin peşinde, gözü pek serüvenciydi.

*  *  *

Gazeteci, öğretmen Mehmet Şahin.

Sesi hep kulaklarımdaydı, hiç gitmedi:

“Gidiyorsunuz ama unutmayın bizi!” demişti.

Biz gittikten sonra, o demirden kasırga fütursuzca esmeye devam etmişti. Birlikte zehirlenmişti iklimlerimiz; hep beraber kararmıştı ortak gökyüzümüz.

Lâkin bunca zaman geçti, yine de azalmadı sevincimiz.

Ayrımsız, hep insandan yana olmak güzeldi. En az onun kadar ağaçtan, börtüden, ve böcekten yana; dağlardan, derelerden, tepelerden…

Sömürünün, bastırmanın, savaşların ve silahların olmadığı bir dünyadan yana.

Bu yüzden bir an olsun kaybetmedik neşemizi.

O çocuk masumiyeti halâ gözlerimin önünde.

Gittik ama unutmadık sizi!

https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/bizi-unutmayin,35587



11 Haziran 2022 Cumartesi

Hınç dolusunuz!

Yusuf Nazım
T24 | 7 Haziran 2022


Hınç dolusunuz!

 

Ağzınızın fermuarı nicedir bozuk. Suçu ayan beyan olmuş, foyası ortalığa saçılmış, ne yana kaçacağını bilemez yavuz hırsız gibi öfkeli, hırçın, deli dolusunuz.

 

Evinin anahtarını size emanet etmiş komşunun mallarını, pazarda haraç mezat satarken yakalanmış; şaşkın, gözü karamış, yüzü kızarmış suçlu gibisiniz. 

 

Her biriniz, geldiğiniz mahalleyi çoktan unutmuşsunuz. 

 

Bir eliniz yağda, bir eliniz balda, milletin sırtına basa basa yükseldiğiniz sırça köşklerinizden, tahtlarınızdan, saraylarınızdan dünyaya kibirle bakıyorsunuz.

 

Tek bir gün hakarete, küfüre bulaşmazsa diliniz, sanki eksik kalacaksınız. 

 

Yıllar yılı bu toplumun anasını ağlatmış, nicesinin hayatını söndürmüş, nicesini işsiz, perişan bırakmışsınız. Duvarınızda kılıç gibi asılı, kanun hükmünde emirleriniz. Dilediğiniz kulunuzu aşsız, dilediğinizi başsız bırakmaya hazırsınız. Sahi söylesenize, açım diye sokağa fırlayana niye böyle öfke dolusunuz?

 

Eminim sizlerin de eli öpülesi yaşlı ananız, babanız vardır. Sizin de aynı yastığa baş koyduğunuz yâriniz, yârenleriniz… Eminim akşamları, sizin de yolunuzu gözlüyordur çocuklarınız. 

 

Lâkin hiç düşünmez misiniz; ya görmüş olurlarsa cam ekranda sizi, kendinizden geçmiş, uluorta höykürürken suretinizi? 

 

Görüp de korkmazlar mı; yüzünüz kızarmış, gözleriniz pörtlemiş, hezeyan içinde ülkeye saçılırken nefretinizi.

 

Senelerdir hak bilmez, halden anlamaz, kanun tanımaz şekilde ülkenin tarlalarına dadanmışsınız.

 

Şerle çoğalmış, hileyle yol almış, maşallah doymak bilmez iştahınızla, bir çekirge sürüsü gibisiniz.

 

Üstelik yatıp kalkıp, tarla sahibinin yüzüne tükürmekten zevk alır gibi de bir haliniz var. 

 

Merak buyurup, bir an olsun geri dönüp bakmaz mısınız, tıksırıncaya kadar yiyip içtikten sonra neye benziyor talan ettiğiniz eseriniz.

 

Söylesenize, niye böyle hınç dolusunuz?

 

Anlıyorum ki anaların yanında oğullarını, oğullarının yanında analarını küçük düşürmekten hicap duymuyorsunuz. Zaman oluyor şerefsiz buyuruyor, zaman oluyor yalancı, kanı bozuk; zaman oluyor hain yerine koyuyorsunuz halkı. Gerçekten merak ediyorum, kendi yurttaşlarınıza hakaret edip, bu kadar aşağılamaktan ne kadar mutlusunuz?

 

Görüyorum, bürokrasinin her kademesine kene gibi yapışmışsınız. Yediğiniz önünüzde, yemediğiniz arkanızda, yedi ceddinize yetecek kuleler yaptırmakla meşgulsünüz. Sefahatiniz sonsuza dek sürsün diye çalmadığınız kapı, açmadığınız kasa, başvurmadığınız hile kalmamış, görevinizi lâyıkıyla değil, liyâkatsızca yapmaya alışmışsınız! Yalaya yalaya doyamadığınız bu devran, yoksa ilelebet sürecek mi sanıyorsunuz?

 

Ağzınızı her açtığınızda, Allah’ın adıyla başlıyor cümle haram sözcükler. Tanrı günahlarınızı affeder mi bilmem; sınırsız bir gaflet, karanlık bir cehalet içindesiniz. Kelimeler ağır ağır değil, hızla kirleniyor dilinizde. Küfrün bini bir para; kinle büyüyor, nefretle söyleniyor sözler, her sözcük bir kurşun, her kurşun bir yara.

 

O yara vicdanlarda, o yara insanların bağırlarında; onurlarında; kanıyor, hemen her gün kanıyor.

 

Bu nasıl kin, ne menem bir husumet içindesiniz? Hep yalanla yatıp riya ile kalkar olmuşsunuz, öylesine alışmışsınız ki hayal satmaya; öylesine korkuyorsunuz ki gerçeğin penceresinden bakmaya… Biri çıksa, yüzünüze dursa; gerçek bir söz söylese, iki laf etse, olanca nefretinizi oracıkta kusacak gibisiniz.

 

Bilmiyorum, niye böyle hınç dolusunuz?

 

Malûm, yıldızları ışıltılı, kuleleri yüksektir sarayların. Farkında mısınız, içinden çıktığınız ahaliye şimdi çok uzaktasınız. Bugün ak dediyseniz, yarın karadır; varsıla hep kör, yoksula keskin kılıcınız, takiyede ise pek ustasınız. 

 

Biliriz, bugüne dek çok çalıştınız, çok yoruldunuz; hayır hasenat işleriyle pek meşguldünüz. Siz öğrenmediniz ama kullarınıza şükretmeyi öğretmekte pek hevesliydiniz.

 

Yaşadığınız sihirli kulelere öylesine hapsolmuşsunuz ki; vicdanınızın pınarı kurumuş, gözleriniz kapalı, kulaklarınız tıkalı, görmek istemiyor ya da kör olmuşsunuz.

 

Hemen her gün hor görüp, hakir bulduklarınız var ya; fazlasında gözü yok onların. Emeğinin, alın terinin karşılığını almak; ele güne muhtaç olmadan, onurlarını incitmeden, gururlarını kırdırmadan yaşamak istiyorlar!

 

Sizce çok mu şey istiyor onlar?

 

Haydi geçtik sırça köşklerde, saraylarda yaşamayı; haydi geçtik çoluk çocuk üç öğün, dolu dolu sofralara oturmayı; haydi geçtik üçer beşer yağlı ballı maaşlara boğulmayı;

 

Haberiniz var mı, ‘kullarınız’ barınamıyor, et yiyemiyor, süt içemiyor!

 

Sorsan mecali yok anlatmaya. Sorsan içi yanmış; bir dokun, bin ah işit. Anlatsa, görüyorum tahammülün yok duymaya.

 

Sahi, niye böyle hınç dolusunuz?


Biliyorum, bugün güçlüsünüz. Olmaya ki hık dese, ocağını söndürür; mık dese, alimallah sürüm sürüm süründürürsünüz. Malûm, devletin sopası elinizde, hele bir çıkarsın gıkını, hele bir ses etsin, gelenin geçenin başına vurmakta pek mahirsiniz.

 

Lâkin büyüklerimiz bir söz söylemiştir, kulaklara küpe;

 

“Zülüm ile abâd olanın ahiri berbat olurmuş” bilir misiniz?


https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/hinc-dolusunuz,35528
 

21 Mayıs 2022 Cumartesi

Dar Hejîrokê / İncir Ağacı

Yusuf Nazım
T24 | 20 Mayıs 2022

“İncir ağacısın

Dağların inciri,

Dağların güzeli.

İncir ağacısın.”

Yasaklanan bir şarkının sözleri bunlar.

Yasaklanan incir midir, incir ağacı mı? Yoksa dağların güzeli mi, inciri mi, bilmek zor…

Elbette ki trajikomik. Okuyan gülecektir buna. Abartıyorsun diyenler olacaktır, başka bir gerekçe sunanlar da…

Ben yine de biraz açıklamaya çalışayım.

Kocaeli’nde, AKP’li Derince Belediyesi Kürt sanatçı Aynur Doğan’ın konserini iptal etmiş.

Belediye, önceden planlanmış konser için yaptığı “detaylı incelemede” konserin “uygun olmadığına” karar vermiş…

Neymiş bu detaylı inceleme acaba?

İçişleri Bakanlığından görüş mü almışlar? Kozmik odanın kara listesinden bölücü bir işarete mi rastlamışlar? Yoksa daha titiz yapılan bir inceleme sonucunda sanatçının Kürt ve üstelik kadın olduğunu mu anlamışlar?

Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne bir tehdit de görmüş olabilirler;

Daha önce koltukları altına sığındıkları bir cemaat nedeniyle potansiyel bir kalkışma tehlikesi de…

Hepsi mümkün. Takdiri okuyucuya kalsın.

*  *  *

Bir zamanlar kurtlar sofrasındaydı Anadolu. Dört yandan kuşatılmıştı. Fransız, İtalyan, İngiliz orduları bu topraklara, parça parça lokmaları koparabilmek için her yandan saldırmışlardı.

Anadolu ve Mezopotamya halkları onları birlikte püskürttüler. Gezenler görür; Anadolu’daki mezarlıklarda, lâhit taşlarında, koyun koyuna yatan Kürtlerin ve Türklerin adları yazılıdır.

Balık hafızalı olmak, her daim egemenin işine yarar ya, toplum olarak da biraz öyleyiz. Bedenimizden parça parça etler koparmak isteyenleri çabuk unuttuk.

Zaman geçti, işgalcilerin adlarına okullar açtık. İtalyan, Fransız, İngiliz okulları… Övgüler düzdük onlara; özendik, imrendik. Çocuklarımıza dillerini, kültürlerini öğretmek için can attık; şarkılarını söyledik alanlarda, müziklerini dinledik radyolarda, televizyonlarda; markalarını kullanmayı maharetten saydık… Ötesi, tabelalardaki isimler bile onların dillerinde yazılır oldu, bunu bir üstünlük sandık…

Bugün, işgalcisine hayran, neredeyse onu tapan yönetenlerimiz var. Bir zamanlar işgalciye karşı aynı siperde, omuz omuza savaşan bu ülkenin ötekilerini düşman belleyenler var. Dilini yoktan, kimliğini ‘kırt’ tan, ezgilerini yasaktan sayanlar var…

İşgalcisine tapan, onu kutsayan; kültürüne, diline hayran, tipik ezik sömürgeci kullarının davranışı bu.

Yoldaş gitar

Konserlerde şarkılar söylenir, türküler dile gelir, ezgilerle şenlenir kalabalıklar.

Türküler insan öldürür mü sizce?

Milliyeti olur mu hiç ezgilerin; dini, ırkı, cinsiyeti?

Yasaklansa bile, şarkılar hiç susar mı?

Örneğin bir gitar…

Dile gelseydi eğer bir gitar ateş eder miydi sizce?

Peki, o gitarın tınıları bir orduyu korkutabilir miydi?

Korkuturdu elbette! 16 Eylül 1973 senesi Şili’sinde korkutmuştu.

Augusto Pinochet yönetimindeki ABD destekli darbeci ordu işçileri, sendikacıları, sosyalistleri başkent Santiago’daki Şili Ulusal Stadyumu’na doldurmuştu.

Korkuyorlardı.

Elinde yoldaş gitar, dilinde Venceremos şarkısı, darbecilerin arasında dimdik yürüyen kısa boylu, uzun saçlı o adamdan korkuyorlardı.

Adam yürüdükçe sözler çoğalıyordu. Yoldaş gitarın tınıları dudakları sarıyor, kalabalığın arasında yankılandıkça yankılanıyor, stadyumdaki halk Venceremos Venceremos diye dalgalanıyordu…

Darbeci askerler yoldaş gitarı susturmak istediler. Bunun için Victor Jara’nın önce parmaklarını kırdılar. Gitar sustu, lâkin Victor Jara susmadı. Venceremos’u söylemeye devam etti. Onu ebediyen susturmak üzere, dipçik darbeleriyle kafasını parçaladılar, ellerini kesip oradakilere ibret olsun diye tribünlere asarak sallandırdılar…

Oysaki ezgilerin milliyeti olmazdı; dini, ırkı, cinsiyeti de…

Sonraki yıllarda şarkıları hiç susmadı Victor Jara’nın. Dünyanın dört yanında Venceremos diye söylenmeye devam etti.

Bugün, Jara’nın katledildiği stadyumun girişinde bir yazı yer almaktadır: Estadio Víctor Jara. Yani Victor Jara Stadyumu.

Kalbin dili ve şarap deresi

Bilirdik, türkülerin milliyeti olmazdı; dini, ırkı, cinsiyeti de. Lâkin dili olurdu.

İngilizce de olurdu, Farsça da, İspanyolca da… İspanyolca olur, Şili Ulusal Stadyumu’nda yoldaş gitarın tınılarıyla Victor Jara’nın sesinden dile gelirdi.

Türkçe de olurdu, Kürtçe de, Hemşince de…

Türkçe olur; Dadaloğlu’nun, Aşık Veysel’in, Neşet Ertaş’ın dilinden bir şarap deresi gibi akardı.

Hemşince olur, Karadenizce çırpınır; İstiklal Caddesi’nde Kazım Koyuncu’nun dilinden Didou Nana ezgileriyle Karadeniz gibi dalgalanırdı.

Ve elbette Kürtçe de olurdu. William Saroyan’a göre kalbin dili’ydi o, Aynur Doğan sesiyle halkların gönlünde taht kurar, şenlenir, ezgilenirdi.

Gel gör ki, kalbin dili olsa bile, ötekinin çığlığıydı o, bilinmeyen aitse tehlikeliydi, korkuturdu.

Belki o yüzden korkutmuştu, Derince’nin AKP’li belediyesini.

Aynur Doğan’ın konserini, detaylı bir inceleme sonucunda iptal etmişti.

Belki bunun içindi, kim bilir kozmik odaya bile mühürlenmişti sözleri.

*  *  *

Yine bu yüzden olabilir miydi, 1999 senesi 10 Şubat’ında Ahmet Kaya’ya yürüyen nefretin izleri?

Ödül vermek için çağrıldığı Magazin Gazetecileri Derneği’nin gecesinde, Kürtçe klip çekeceğim dediği için linç edilmek istenen, gerçekte Ahmet Kaya değil, onun sözleriydi.

“Kürtçe klip çekeceğim” demişti ozan.

“Kürtçe klip!”

İşte bu sözlerdi onca nefrete konu olan.

Cümle ırkçısı, kafatasçısı, soytarısı histerik çığlıklar içinde linçe kalkmıştı bir gurup.

Bir salondan gazete manşetlerine yürümüş; sinik, ikiyüzlü, sünepe, dilleri nefret yüklü bir gürûh!

Kimi “Şerefsiz!” diye atmış başlığını, kimi köşesinde “densiz” diye kin kusmuş, kimi “adını bile anmayı zul saymış” “yaratık” demiş…

Yıllar sonra özür dilemişler; yalancısı, çıkarcısı, çanak yalayıcısı… Tarihin önünde diz çökmüş cümlesi, utanmış hepsi; biat edeni, seçkini, şöhretlisi…

Şimdi bir kez daha revaçta.

Şarkılara, türkülere, müzik aletlerine düşman Ortadoğu cihatçılığı;

Kadına sokağı yasaklayan; sanatı, tiyatroyu, müziği günah sayan Afganistan Talibancılığı;

Pandemiyi fırsat bilip yanı başımızda büyüyen, sırıtkan ikiyüzlülük;

Neşeyi, kahkahayı, dansı ve ezgileri zamana ve mekâna sıkıştırma gayretinde, o hilebaz riyakârlık…

Aynur Doğan’ın konserini iptal etmiş, Metin-Kemal Kahraman kardeşlerin planlanan konseri de Muş Valiliği tarafından yasaklanmıştı!

Sahi, yasaklanan neydi?

İncir ağacı mıydı, dağlarını inciri mi; yoksa dağlarda bir güzel mi?

Yoksa bir Kürt kadın sanatçının özelinde bir halkın ezgileri miydi?

Neyi sakladık şimdi biz?

Sözleri bilinmeyen bir dildendi, onun için miydi?


Hêjîra çiyayî

Lêlêlê lêlê lêlê

Delala çîyayî

Darhejîrokê

 

Sahi niye yasakladık şimdi biz?

*  *  *

Aynur Doğan.

Tarihinden kanayan toprakların, Dersim’in müzisyen kadını. Doksanlı yılların yangınından sıyrılmış, sürgün yemiş, göç etmiş, nice acılar birikmiş yüreğinde.

Sesini insanlığa bırakmış; sözünü şarkılara, yüreğini ezgilere…

Şairdir o, bir şiirin dizelerinde.

Tutkuyla alazlanmış umuttur dağların sessizliğinde.

İncir ağacıdır, bir şarkının sözlerinde.

Sınırsız kötülüğünüz, nemruttan beter olsa da kininiz;

Lâkin incir ağacıdır o gönüllerde, incir ağacını öldüremezsiniz.


https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/dar-hejiroke-incir-agaci,35336

1 Nisan 2022 Cuma

Toronto’da Dört Ayaklı Minare

Yusuf Nazım
T24 | 11 Temmuz 2016

Size aşktan bahsedeceğimi söylemiştim bu sefer.

Aşk gibi güzel şeylerden. Toronto gibi harika bir şehirde, insan aklının hayal edebileceği en güzel şeylerden.

Avrupalı sömürgecilerin Kanada’nın gerçek yerlileri üzerindeki akıl almaz talan, sömürü ve insanlık dışı uygulamalarını içeren tarihini bir kenara bırakırsak, “beyaz adam” tarafından bu ülkenin yerleşik olarak kullanılmaya başlaması 1860’lı yıllara denk gelir.

1 Temmuz 1867 ise, İngiltere’nin Kuzey Amerika kolonisi olan bu topraklara özerklik vererek Kanada ülkesinin dünya coğrafyada yerini almasını işaret etmekte. Kısaca, şunun şurasında 150 yıllık bir ülkeden bahsediyoruz.

İşte dünyanın bir finans merkezi olarak hayranlıkla izlediği bu kent en fazla böyle bir geçmişe sahip. İnsanı şaşırtan bu planlama, bu düzenli yollar, bu alt yapı ve ulaşım, bu konforlu yaşam, insanlardaki bu saygı, değer verme ve görme, yapılan bu binalar, parklar, müzeler, alışveriş merkezleri; tamamı devlete ait sağlık kurumları, hastaneler… Hepsi en fazla 150 yıllık…

Oysa biz, iki büyük imparatorluk yaşamış 5000 yıllık bir şehirden geliyoruz. 1600 yıllık başkentlik geçmişi olan bir şehirden; Byzantium’dan, Konstantinopolis’ten, İstanbul’dan… Ve yine biz 5000 yıllık başka bir şehirden, İzmir’den, Smryna’dan geliyoruz.

Geçmişimiz köklü, ama başımız eğik.

Tarihimiz zengin, ama kendimiz yoksun.

Onlar 150 yıllık hayatlarının üzerine tarihi yapmakla meşgul, biz 9000 yıllık şehirlerimizi yıkmakla.


İktidar sorunu, patlamalar ve doğuda Kürtlere karşı yürütülen savaş

Kongre toplantılar, paneller, çalıştay ve poster sunumları ile devam ediyor.

Dünyadaki en son gelişmeler bilim insanlarınca tartışılıyor.

İnsan neslinin genetiğindeki bozulmaların yol açtığı, kötücül sonuçlara yol açan hastalıklara çözümler aranıyor.

Onlarca, yüzlerce hastalık için yıllarca üniversitelerde, laboratuvarlarda, deneylerde ömür tüketmiş tıp uzmanları, daha iyi, daha sağlıklı, daha kaliteli insan hayatı için en son hünerlerini birbirleriyle paylaşıyorlar.

Poster sunumlarının yapıldığı salonda bizim de bir belgesel film tanıtımımız var. Yönetmenliğini sevgili genç yönetmen dostumuz Gülsün Sarıoğlu’nun yaptığı ve benim genel koordinatörlüğümde gerçekleştirilen Düşümdeki Uçurtma adlı belgesel film. Bu belgesel aracılığıyla, salonlarda tartışılan bilimsel konuların sosyal görünürlüğünü sağlamaya çalışıyoruz. Filmi, 2012 yılında Diyarbakır, Batman ve Van illerinde çekmiştik.

Duvarda, filmin özet posteri, masadaki bilgisayarda gösterimi yapılan belgesel film dönüyor.

Türkiye’de, nöromüsküler hastalıkların duayeni, hocaların hocası Prof.Dr.Coşkun Özdemir ile birlikte ziyaretçilerin sorunlarını yanıtlıyoruz.

Türkiye ve İstanbul’dan geldiğimiz anlaşılınca konu ister istemez ülkedeki iktidar sorunu, patlamalar ve doğuda Kürtlere karşı yürütülen savaşa geliyor.

İstisnasız herkes nasıl ceberrut bir iktidarla baş başa olduğumuzu teslim ediyor.

Ötesi, neredeyse bizlere acınacak insanlarmışız gibi bakıyorlar.

Kürtlere karşı devletin giriştiği savaşın ise hemen hepsi farkında.

Türkiye deyince akla gelen, en çok bu üç şey oluyor…

Bu şehir Diyarbakır, işte bu Surp Giragos, işte Dört ayaklı Minare

Konumuz bunlar değil tabii.

Aşktan, sevgiden, bahar gibi güzel şeylerden, insan için yapılan bunca emekten, çalışmalardan bahsetmeliyim.

Toronto’nun göbeğinde, süper bir gökdelenin hemen dibindeki parkta koşuşturan sincaplardan bahsetmeliyim bugün.

Poster sunumumuza ilgi gayet iyi. Panodaki posterde belgesel filmin Diyarbakır, Batman ve Van’daki çekim planlarından resimler var. Pek çok ülkeden ziyaretçiler gelip bilgi alıyor, sorup bilgileniyorlar.

Danimarka’dan bir genç kadın masadaki bilgisayara yaklaşıyor, filmi dikkatle izliyor.

Film hakkında bilgi vermek istiyorum. Belgeselin Diyarbakır çekimleri geçiyor ekrandan.

Anlatıyorum:

“Bu şehir Diyarbakır, işte bu Surp Giragos, işte Dört ayaklı Minare… Dört Ayaklı Minare… Dört Ayaklı Minare…”

Tekrarlayıp duruyorum…

Birden bire gidiyor aklım.

Toronto’dayım ve önümde Dört Ayaklı Minare!

Aman Tanrım! Dört Ayaklı Minare bu!

Arkasında eski binalar, birkaç apartman, Yeni Kapı Sokak, daha arkada Hasırlı Mahallesi…

Filmin bu planı minarenin hemen yanındaki bir binanın çatısından çekilmişti.

Arkadaki binalar, sokak ve mahalle gözüküyor.

İçim acıyor, yüreğim burkuluyor birden.

Diyarbakır’daki bir okurumun söyledikleri geliyor aklıma:


“Annemlerin evi Dört Ayaklı Minare’nin tam arkasındaydı.”


Kendisine filmi anlattığım Danimarkalı ziyaretçi şaşkın, bana bakıyor.

“Dört Ayaklı Minare ayağından yaralı, şu gördüğün mahalle yok artık,” diyebiliyorum.

Biraz ileride Ermeni Katolik Kilisesi harap bakışlarıyla beklemede.

Film ilerliyor; birazdan Surp Giragos Ermeni Kilisesi’nde, İsa’nın önünde, hasta kardeşi için elindeki mumla dilek tutacak tesettürlü bir kadın.

Aklım, “sırlarını surlarına fısıldayan” bu şehirde şimdi. Kocaköy’ün İba Mezrası’nda yedi çocuklu bir aileye konuk olacak kameramız.

Kanada’ya gelmeden hemen önce Haritaya bakıp da aramıştım hasta çocukların babasını; Diyarbakır’ın Lice-Kulp-Hazro üçgeninde sokağa çıkma yasağı ilan edilmişti. İba Mezrası, tam da bu üçgenin ortasında bulunuyordu.

Sur’u, Cizre’yi, Silvan’ı, Silopi’yi, İdil’i, Nusaybin’i vuran kasırga, Yüksekova ve Şırnak’ı da yerle bir ettikten sonra yönünü bu üçgende dönmüştü.

Devlet kararlıydı, kökünü kurutacaktı terörün. Ajanslar öyle söylüyordu!

Telefonu açtığında baba Salih, yeni bir çocuğu daha olduğunu söylüyor arkasından ekliyordu;

“Samanlarımız kaldı, dağlar, meralar bombalanıyor, hayvanlarımız aç!”

Düşümdeki Uçurtma

Ondördüncü Dünya Nüromüsküler Hastalıklar Kongresi’ndeyiz.

Poster salonu, bir masa, üzerinde bilgisayar. Düşümdeki Uçurtma belgesel filminin kareleri akıyor ekrandan.

Masanın etrafında ziyaretçiler. 

Çin’den gelmişler, Hindistan’dan, Rusya’dan; Asya’dan gelmişler, Avrupa’dan, Amerika’dan; farklı farklı ülkelerden. Ekranda Kürtçe konuşuyor yedi çocuklu bir kadın. Altında, İngilizce akıyor alt yazılar:

İki erkek çocuk hasta, on sekizinde, ya da en geç yirmisinde ölecekler; beş kız çocuğunun durumuysa belli değil.

Oysa aynı hastalıktan kırkına dek yaşıyor benzerleri Amerika’da, Avrupa’da…

“Tanrıdandır” diyor kadın. 

Oysaki dünyanın guruları, büyük bilim insanları Tanrıdan olmadığını çoktan keşfetmişler.

Şimdi çözümler üretmek üzere buradalar.

Harıl harıl tartışıyorlar. Kongre bunun için, toplantılar, sunumlar, konuşmalar bunun için.

Bizimse akmaya devam ediyor filmimiz.

Birazdan, Batman’a, Hasankeyf’e düşecek yolumuz.

Kongrenin salonlarında hastalıklarına çare aranan Ata ile Hamza’yı göreceğiz belgeselin bir yerinde.  

“Burası Batman” diyeceğim ekranı göstererek Danimarkalı kadına.

Nehrin kıyısında bağdaş kurmuş, elindeki kâğıttan sandalı Dicle’nin serin sularına bırakacak Ata.

Sanırsın bir umut akacak Hasankeyf’te Dicle’nin sularına…

Umudunu, kâğıttan bir gemiye yüklemiştir belki Ata.

Oysa biliyorum, umut yerine bir süredir kan taşıyor Dicle!

Sur’dan çıkarılan kamyonlar dolusu taş, moloz ve insan cesetleriyle sulanmakta bu nehir.

Hamza’yı ise geçenlerde kaybettik. Solunum yetmezliğinden.

Ona, soluk verecek bir hekimi Batman’da çok görmüştü bu ülke…

Yollarında hayran hayran dolaştığımız bu kent, CN Tower binasıyla dünyaya marka olmuş bu şehir, Toronto…

Sekiz katlı, on katlı, on sekiz katlı taş binalarına şaşkınlıkla bakıyorum.

Hâlbuki en yaşlı binası, yüz yıllık bile değil belki. Sonuçta en fazla 150 yıllık bir şehir Toronto.

Oysa biz 5000 yıllık Suriçi’ni yıktık kendi ellerimizle, yok ettik anılarını şehirlerin!

27 kavmin izini sildik Diyarbakır’dan.

9000 yıllık surlarına tuvaletler kondurduk, siperler kazdık diplerine.

Ve acele ölüm silahları ithal ettik, bir bir avlamak için teröristleri cornershut silahlarla…

Yeter ki, kendi kendilerini yönetmeye cüret etmesinler diye.

Yeter ki ana dillerinde konuşamasınlar diye.

Yüreğimde talihsiz ülkemin cümle acıları

Ayaklarım, tarihi en fazla 150 yıllık bu şehrin sokaklarında dolaşıyor.

Düşlerim bambaşka alemlerde.

Kaç bin yıldır niye yapamıyoruz biz?

Bir arada olmaya, birbirimize tutunmaya, farklılıklarımızı anlamaya, sevmeye, aşık olmaya engel neyimiz var?

Bizi, onulmaz acılarla dolu bir kadere mahkum eden şeyin adı ne?

Ruhumuza durmaksızın saplanan bu acılar niye?

Bedenim ülkemin uzaklarında, çok uzaklarda şimdi.

Başka bir kıtanın zenginlik ve çeşitlilik diyarında.

Dünyanın pek çok ülkesinden gelmiş, bu yuvarlak kürenin en yetkin, en iyi yetişmiş bilim insanlarının arasındayım.

Hep birlikte, insanoğlunun bedenine musallat olmuş talihsiz bir yıkıma çare arıyorlar.

Duvarda bir poster.

Üzerinde Batman’dan, İba Mezrası’ndan, Akdamar Adası’ndan resimler.

Göklerde bir uçurtma, arkada Akdamar Kilisesi.

“Ahhh! Tamaraaa!”

diye çığlık çığlığa hücrelerim.

Karanlık bir ıssızlığın içinde yuvarlanıyorum.

Biliyorum, sebebi var, belki de sonu yok bu ıssızlığın.

Yüreğimde yitik zamanlara ait biz sızı, ruhumda talihsiz ülkemin cümle acıları.

Bağışlayın ne olur, beni bağışlayın.

Olmuyor işte, olmuyor, bir türlü yapamıyorum!

Düşündükçe hüzne bulanıyor, yazdıkça daha çok acıya saplanıyor kelimeler.

Hâlbuki söz vermiştim, bugün aşktan bahsedecektim size ben.

Toronto, 9 Temmuz 2016

https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/torontoda-dort-ayakli-minare,15000


Bu sefer aşktan bahsedeceğim size

Yusuf Nazım
T24 | 10 Temmuz 2016

Evet, yanlış okumadınız.

Bu sefer aşktan bahsedeceğim size.

Okurlarım sık sık sorarlar; “öykülerinizde, yazılarınızda neden aşka yer yok?” diye.

Doğru.

Yazılarım genellikle acının diliyle yüklü, biraz kasvet dolu, biraz yaralayıcı.

Bir okurumun sözüydü; “yazıların yüreğimi adeta dilim dilim kesiyor.”

Okurun yüreğini dilim dilim kesen yazılarım mı, yoksa hayatın gizli kalmış gerçekliği mi, bilmiyorum.

Yaşadığımız coğrafyaya benziyor belki de yazılarım.

Belki gereğinden fazla dinliyorum bu dünyanın seslerini, belki yüreğim fazlasıyla hassas.

Taze sürgünleriyle yeni bir mevsimi müjdeleyen ağaçlar

Ama bu sefer güzel şeylerden bahsetmek istiyorum size.

Başka bir kıtadan, başka bir ülkeden yazmak istiyorum; acının, kasvetin, hüznün olmadığı topraklardan.

Henüz yaşanmamış aşklardan, berrak akan sulardan, kendi halinde sakin göllerden, uçsuz bucaksız kızılağaç ormanlarından bahsetmek istiyorum…

Bilimsel bir kongre için Kanada'nın Toronto şehrindeyiz; 14Th International Congress Neuromuscular Disases.

Japonya'dan Çin'e, Rusya'dan, Hindistan ve Türkiye'ye, Amerika Birleşik Devletleri'nden birçok Avrupa ülkesine kadar tüm dünyadan bilim insanlarının katıldığı bir kongre.

Farklı dillerden, farklı dinlerden, farklı milletlerden bilim insanları, bugün için tedavisi olmayan kimi hastalıklarla ilgili en son gelişmeleri tartışmak için buradalar.

Başka başka kıtalardan, farklı ülkelerden, bambaşka coğrafyalardan gelmişler.

En önemli kaygıları bilim üretmek.

Kendi alanlarında dünyanın en iyileri bir araya gelmiş, insan soyunun daha sağlıklı gelişmesine katkıda bulunmak üzere eteklerindeki taşları boşaltacak, doğanın insan bedenine zerk ettiği çaresizliği aşmak yönünde ne kadar yol aldıklarını tartışacaklar.

Bizse, baharını bile doğru düzgün yaşayamadığımız bir ülkeden geliyoruz.

Malum, bu sene, taze sürgünleriyle yeni bir mevsimi müjdeleyen ağaçları bile doya doya seyredemedik.

Altlarında, rengârenk çiçeklerle bezenmiş çimenlerin üzerine yorgun bedenlerimizi seremedik.

Islak çimen kokularını ciğerlerimize gönül rahatlığıyla çekemedik.

Ama şimdi ilk defa olarak acıların, ölümler ve yıkımların, patlama sesleri ve çığlıkların çok uzağında olacağım.

Her güne yeni ölümlerle uyanmayacağım.

Her an, yeni katliamları avaz avaz bağıran haber ajanslarını dinlemeyeceğim.

Ve uzun bir aradan sonra ilk defa acılar ülkesi Anadolu’nun, Mezopotamya’nın, Asya’nın çok uzaklarında huzur içinde olacağım.

Zenginlik, çeşitlilik ve göller diyarı Kanada

Yaklaşık 10 milyon kilometre karelik yüzölçümüyle Kuzey Amerika kıtasının en kuzeyindeki Kanada, Türkiye’nin neredeyse 13 katı büyüklüğünde bir ülke.

Nüfusu ise 35 milyon kişi ile bizim yarımızdan daha az.

Kişi başına 44.000$ gelir düzeyiyle, 10 eyaletli, 3 bölgeli bir ülke.

Eyaletler, ceza yasaları hariç olmak üzere kendi yasama ve yürütme organları, bayrakları, dilleri, bütçeleriyle büyük oranda özerkler. Buna karşılık, bölgelerin özerkliği daha az.

Federal düzeyde ülkenin İngilizce ve Fransızca olarak eşit iki resmi dilinin olması ilginç. Uygulamada, gerekli talep miktarını oluşturan topluluk istediği dilde eğitim almayı sağlayabilmekte.

Eyaletler açısından ise resmi çift dili olan yalnızca New Brunswick eyaleti.

Kanada’da federal düzeyde kanunlar her iki dilde eşit olarak yazılmakta, parlamentodaki tartışmalar iki dilde yapılabilmekte, keza mahkemelerde yine istenilen dilde işlem görebilmekte.

Toronto deyince akla…

Toronto deyince akla, CN Tower olarak bilinen o ünlü kulesiyle Kanada’nın en büyük ticaret ve finans merkezi geliyor.

Eleştirilerimi saklı tutmak kaydıyla, çok güzel bir şehir.

Bulunduğu eyaletin adını alan Ontorio Gölü’nün hemen kıyısında kurulmuş.

Hani şu Zagor çizgi romanlarının vazgeçilmez mekânı Ontorio…

Göl dediysem hemen geçmeyelim tabii; ABD ile Kanada arasındaki bu tatlı su denizi, bizim Marmara’nın 1,5 katından daha büyük. Üzerinde dünyaca ünlü Niyagara Şelaleleri’nin de bulunduğu Niyagara Nehri aracılığıyla Erie Gölü’ne bağlanıyor.

Niyagara ve çevresi tam bir güzellikler diyarı.

Bilimsel oturumlardan arda kalan zamanlarda çevreyi görmeyi tasarlıyoruz. Toronto’dan 300 kilo metre öteden dostlarımız gelecekler. Pazar günü uçağımız hareket etmeden önce Niyagara ve çevresini gezdirmek istiyorlar bize. İki büyük ülke, ABD ve Kanada’yı ayıran şelaleler ne menem bir şeymiş göreceğiz.

Bernard Shaw’ın anısına

Niyagara deyince, Niagara On The Lake’den bahsetmeden olmaz.

Neden mi? 

İrlandalı ünlü oyun yazarı, Nobel ve Oscar ödülünü alan ilk ve tek sanatçısı Bernard Show’un bir süre yaşadığı yer olmasından dolayı.

Adına Kanada’nın en büyük tiyatro festivalinin yapıldığı bu yere arkadaşların, kahve içmek üzere plan yapmış olduklarını duyunca ayrıca sevindim.

Bu ünlü yazarın anısına bu kasabada dikilmiş heykel, sosyalizm ve kadın hakları savunucusu yazarı anmak için iyi bir vesile olacak.

Toronto çok planlı bir kent.

Ticaret ve finans merkezi olarak bilinen Downtown dışında yüksek binalar hemen hemen yok gibi.

Şehir geniş bir alana yayılmış durumda.

Kongre için konakladığımız otel ise Downtown’un tam merkezinde.

İlk anda yüksek gökdelenler, iş yerleri, kompleksler nedeniyle yoğun bir trafik bekliyorum.

İlk gün şehrin sakinliğini görünce şaşırıyorum. Yollarda sakince yürüyoruz. Üstelik mesai saati bitiminde. Kalabalık yok. Ne araç trafiğinde kuyruklar, ne de yaya geçitlerine, araçlara, ya da bir yerlere yetişmek için koşan insanlar. Bir birinin üzerine çıkan insanlar hayal bile edilemiyor. Hayat sakin bir huzur içinde akıyor. İnsanlar saygılı.

Bir soru sormaya görün, neredeyse size eşlik etmeye hazırlar. Yüzler gülüyor, gözler mutlu bakıyor. Bazen siz istemeseniz bile hissedip yardımcı olmak isteyenlerle bile karşılaşıyorsunuz. İndiğimiz otobüsten, arkamızdan koşarak bir detayı daha paylaşmak isteyen kadın otobüs sürücüsünü düşünüp yadırgıyor insan.

Niçin, yollarda yoğun araç ve insan trafiğinin olmadığını bir süre sonra incelediğimiz şehir içi ulaşım haritasından anlıyoruz. Kentin bütün gökdelenlerini, yer altından metro sistemine bağlayan tüneller mevcut. İnsanlar işyerlerinden çıktıklarında, besbelli buraları kullanıyorlar. Gelişmiş metro sistemi, ulaşımın önemli yükünü alıyor. Bunu, eski bir viski fabrikasından dönüştürülme Distillery District’te birlikte yemek yediğimiz Toronto’da yaşayan dostlarımızdan öğreniyoruz; yalnızca iki ay yazı olan kentte kışın soğuklarında işyerlerinden çıkanlar, yeryüzüne hiç uğramadan doğrudan yer altındaki gelişmiş tünel sistemini kullanarak metroya ulaşıyorlar.

Metro tek ulaşım aracı değil elbette. Hepimizi şaşırtan, şehrin neredeyse bütün sokaklarından mevcut bir demiryolu ağı var.

Tramvaylar kullanıyor bu ağları. Hani şu bizim İstanbul’da 1956 yılında onlarca hatta 270 tramvayla hizmet veren ve 1960 askeri darbesi sonrasında birer birer emekli edilen trenler.

Soruyoruz, Toronto’da yaklaşık 100 yıldır kullanımdalar. Üstelik bir ticaret ve finans merkezi olarak planlanmış bir kentte. Üstelik dizi dizi gökdelenlerin hemen kapısının önünden geçiyorlar.

Kenti diğer büyük yerleşim bölgeleri ve havalimanlarına bağlayan UP Ekspres Tren hattı ve otobüslerse, ulaşım sistemini rahatlatan taşıma ağının diğer unsurları. Üstelik tamamı engelli erişilebilir bir ulaşım ağı bu.

Tıpkı binalar, yollar, kaldırımlar, parklar ve diğer kamusal alanlar gibi…

Toronto Island Park ve yaşamak

Bu kadar büyük gökdelenin olduğu kentte yeşil alan hiç yok sanırsınız.

Hâlbuki hiç de öyle değil.

Her gökdelenin yakınında yeşil alanlar var.

Ama içleri adeta boş.

Tek tük insanlar görünüyor.

İstanbul’da, İzmir’de olsa böyle yoğun kalabalığın olduğu bir kentte tıklım tıklım olması beklenir.
Hayran hayran içinde dolaştığımız bu parklara neden kimsenin rağbet etmediğine anlam veremiyoruz önce.

Çok geçmeden anlıyoruz; Toronto’da yaşayanların yeşile, çimene, ağaca, temiz havaya hasretlikleri pek yok.

Yaşadıkları her yerde bolca var bunlardan. Şehirlerinde, semtlerinde, evlerinde…

Şehrin, hemen karşısındaki Toronto Island Park’a tekneyle geçiyoruz. Adaya çıkınca cennetin burada yaratılmış olduğuna inanıyorum.

12 adadan oluşan bu adalar kompleksinde yapılaşmak yasak.

Buna karşın bu büyük adalar silsilesinde yaşayan kimi sakinler de yok değil.

Ancak öğreniyorum ki, onlar bu evlerin 99 yıllık kiracıları.

Hemen sıraya girmek geçiyor içimden. Çok uzun bir “bekleyenler listesi” olduğunu duyunca, masum bir hevesten ibaret bile olsa bu isteğim, hemen vaz geçiyorum.

Adaların arasındaki sularda kuğular, yaban ördekleri ve diğer perde ayaklı kuşlar çeşitli oyunlar oynuyor.

Göz alabildiğine yemyeşil çimenler sizi çağırıyor adeta.

Koşup uzanmak istiyorsunuz üzerlerine.

Baktığınız her şey mutluluk aşılıyor yüzünüze, gülümsüyorsunuz.

Yüzmek, balık avlamak, devasa eğlence parkında çocuk olmak, kuğu şeklindeki kanolara binmek, yabanıl ağaçların sarıp sarmaladığı ıssızlıkta kaybolmak, spor yapmak, kitap okumak, koşmak, sevgilinize sarılmak, yüzünüzü gölün serin rüzgârlarına banmak, gözlerinizi kapamak, uyumak…

Daha nice nicesini yapmak geçiyor içinizden…

Yaşamak istiyorsunuz yani…

Doyasıya yaşamak!

Hakkınız olduğu gibi yani.

Asya’da, Avrupa’da, Afrika’da doğmuş, büyümüş her insan gibi yani; emek veren, akıl eden, düşünen, üreten herkesin layık olduğu gibi.

Tıpkı Ontoriolu bir yerli gibi yani; Pakistanlı bir genç, Suriyeli bir çocuk, Sudanlı bir yaşlı gibi.

Yani bu kıtanın gerçek sahibi her yerli gibi; Hataylı bir Arap, Bitlisli bir Ermeni, İzmirli bir Türk veya Diyarbakırlı bir Kürt gibi yani.

Ne ondan bir eksik, ne diğerinden bir fazla.

Sadece yaşamak!

Yaşamak ve mutlu olmak...

Toronto Island Park’ın orta yerinde, insanın kanını gevşeten bir serinlik içinde, böyle mutlu yaşamak istiyor insan…

Toronto, 7 Temmuz 2016

https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/bu-sefer-asktan-bahsedecegim-size,14991

28 Mart 2022 Pazartesi

Hamam böceklerini öldürün!

Ruandalı göçmen kadın ve hasta çocuğu, 1994
Yusuf Nazım
T24 | 25 Mart 2022


Savaş, yoksulların vatanseverlik duygularını, zenginlerin ise iştahını kabartır.

1994, Haziran günleri.


Afrika’nın en yoksul ülkesi Ruanda’nın resmi devlet radyosundan şu anonslar yapılmaktadır:

“Hamamböceklerini ezin, gördüğünüz yerde öldürün!”

Sokaklar, “inyenzi! inyenzi!” çığlıkları atan palalı, satırlı, sopalı kalabalıklarla doludur. Inyenzi, ülke nüfusunun %90’ını oluşturan Hutuların azınlıktaki Tutsiler için kullandığı addır ve hamamböceği anlamına gelmektedir.

Her şey, 5 Nisan günü aynı radyodan yapılan, “Yarın bir şey olacak ve çok şey değişecek, bekleyin.” duyurusuyla başlamıştır. Belçikalıların marifetiyle meşrulaştırılan ırkçılık; daha uzun boylu, açık tenli, dar burunlu olanları Tutsi; kısa boylu, koyu siyah tenli, geniş burunlu olanları da Hutu ırkı olarak ayırmıştır. Böylece, soykırıma giden yolda her Ruandalı, kimliklerindeki Hutu, Tutsi ya da Twa işaretleriyle fişlenmiştir.

Ve şimdi, tarihte eşine az rastlanır bir soykırım sürmektedir.

Dostoyevski’nin ülkesi, Gogol’un ülkesini işgal ederken

Yangınlar içinde bir coğrafyadayız. Güneyimizdeki savaş, sürgün ve işgallerin acısı sürerken bir sabah uyandık ki, Dostoyevski’nin ülkesi, Gogol’un ülkesini işgale başlamış. O Dostoyevski ki, “hepimiz Gogol’un paltosundan çıktık” demişti bir zamanlar.

İşgalci bir devletin yol açtığı yıkım, harap olan ülke, paramparça olan aileler. Her yanda acılarla, gözyaşlarıyla, ölümlerle savrulan hayatların hikâyeleri…

Tüm bunlar yaşanırken bir başka haber, ülkesi işgal edilen devletin resmi yetkilisinin ağzından düşüyor ajanslara: 

“Ruslar hamam böcekleridir, yakalandıkları zaman öldürülecekler.

Konuşma, Ukrayna Askeri Sağlık Hizmeti Başkanı Gennadiy Druzenko’a ait. Rusların insan olmadıklarını, tüm yaralıların hadım edilmesi için katı emirler verdiğini, onların öldürüleceğini söylüyor…

‘Medeni’ dünyanın utancı: Ruanda soykırımı 

Kongo'ya kaçan bir Ruandalı kadın, 1994_Ulli Michel, Reuters, Landov
Kongo'ya kaçan bir Ruandalı kadın, 1994_Ulli Michel, Reuters, Landov
Hutu yönetimi katliam öncesi, “hamam böceği” temizliğine hazırlık için Çin’den yüzbinlerce satır ithal etmiştir. Ruhları ırkçılıkla zehirlenmiş Hutulara satırlar, satırların yetmediği durumlarda ise sivri uçlu sopalar dağıtılmış, yakında başlayacak "böcek" (inyenzi) avında bunları kullanmaları söylenmiştir. 

Nazilerin 2.Dünya Savaşı’nda yaptığı Yahudi soykırımından sonra tarihe ikinci büyük soykırım olarak geçecek olan Ruanda’daki etnik temizlik akıl almaz boyutlarda devam etmektedir. Hutu milisleri, neredeyse ellerine geçen her aletle; pala, bıçak, satır, balta, taş ve sopalarla Tutsileri öldürmektedirler. Parası olan Tutsiler acısız ölebilmek için kurşun parası verirler. Olmayanlar ise türlü acılar içinde can çekişerek ölürler. Öldürmekten yorulan Hutular, Tutsilerin kaçmasını önlemek için aşil tendonlarını keser, dinlendikten sonra katliamlarına devam ederler. Radyolardan Tutsilerin öldürülmesi teşvik edilmekte, “öldürmeyenler öldürülecektir” anonsları yapılırken; kiliselerde rahipler, hastanelerde doktorlar, ellerindeki Tutsileri cellatlarına teslim etmektedirler. Her taraf ceset kaynamaktadır. İlk iki ayda ölü sayısı 600.000’e ulaşacaktır.

Batılı uygarların bir zamanlar iliklerine kadar sömürdüğü Ruanda, bir vahşet girdabında kendi haline bırakılmış, ABD baskısıyla BM’in askerlerini geri çekmesi katliamcıların gemi azıya almalarına neden olmuştur.

Soykırımı önlemek üzere, komşu ülkelerde mülteci olan Tutsilerin örgütlediği Ruanda Yurtseverler Birliği (RYB) nin müdale etmesiyle Hutu saldırıları hız keser. Ancak, Fransa’nın ani bir kararla, katliamcı Hutu yönetimine silah sağlaması, ardından ülkenin beşte birini işgal ederek oluşturacağı Turkuaz bölgesinde Hutulara kalkan olması, soykırımın ikinci dalgasına zemin hazırlayacaktır. Bu ise 200 bin Tutsi’nin daha ölümünün yolunu açacaktır.

Böylece 100 gün içinde ülkede 800.000'e yakın Tutsi ile ılımlı Hutu öldürülecek, sonraki açıklamalarda bu sayının 1 milyonun üzerinde olduğu anlaşılacaktır.

Savaşın vahşetinde büyüyen kötülük

Ukrayna'da direklere bağlanılarak işkence edilen
insanla
r
Yaralı Rusları hamam böceklerine benzeten şu Ukraynalı yönetici; Druzenko

Adı geçen kişi, sonradan özür dilese de, Ukrayna devletinin resmi organlarına sızmış faşizan aklı açık etmeye yetmişti. Nitekim bunu Lvov’da, Dnepropetrovsk’de ve başka kentlerin sokaklarında, ağaç ya da direklere bağlanmış insanların görüntüleri destekliyordu. Belden aşağı soyularak direklere bağlanmış olarak dövülen, kırbaçlanan, işkence edilen insanlar; kadınlar, gençler, yetişkinler… İçlerinde babasıyla birlikte bir direğe sırt sırta bağlanmış bir çocuk bile var. Kimi Roman oldukları için, kimi silah almadıkları, kimi talana katıldıkları için…

Modern Avrupa’nın ortasında, savaşın vahşetinde bir kötülük büyüyor. Terk edilmiş sokakların görüntüsünde, ateş ve barut kokuları arasında süren bir işkence bianeli sanki. Ama soyut değil, somut; yalın bir gerçeklik halinde; en az işgalcinin yürüttüğü savaşın kendisi kadar dehşetengiz ve tüyler ürpertici.

Böcek muamelesi gören insanlar…

Gezi Parkı'nda polis göstericilere gaz sıkarken, 2012, İstanbul
Geçenlerde görüntülerini gördüm. İslamcı bir tarikat üyelerinin Adana’da yapmak istedikleri protesto yürüyüşüne polis saldırmıştı.

Sosyal medyada çok sayıda video dolaşıyordu. Feryat figan çığlıklar, coplanan, yerlerde sürüklenen, can havliyle sağa sola kaçışan kadınlar; kemikleri kırılırcasına dövülen; hakaretle, küfürle, kan donduran bir acımasızlıkla böcek muamelesi gören insanlar…

Her tarafta kolluk kuvvetleri; ellerinde copları, hınç dolu suretleri, nemruttan beter nefretleri; ağızlarında küfürler, sanki tarifsiz bir haz içindeler. Kimi gazı püskürtüyor, kimi copluyor; kimi tekmeliyor, vuruyor. Sanki bir can değil, sanki insan değil, sanki bir haşere, bir hamam böceği önündeki; gazı nefretle püskürtüyor, zehirliyor; kaldırıyor tekmesini vuruyor; kaldırıyor, indiriyor, eziyor...

Modern devletlerin, toplumsal olayları bastırmak için kimyasal gaz kullanması yeni değil. Vietnam’da, ABD ordusu tarafından içinde Vietkonglu gerillalar saklanıyor gerekçesiyle ormanların üzerine yaprak dökücü gaz boşaltmaları;

Nazilerin, ari ırkından olmayanları toplama kamplarındaki gaz odalarına doldurarak böcek gibi zehirlemek suretiyle yaptıkları soykırımlar;

Halepçe’de Saddam Hüseyin rejiminin gerçekleştirdiği, 4.500 kadar Kürt’ün ölümüne yol açan Halepçe Katliamı;

1936 Dersim’inde Kürtlerin, saklandıkları mağaralara kimyasal gaz püskürtülmesi suretiyle fareler gibi zehirlenerek öldürülmeleri;

Ve nihayetinde daha da modernleşmiş 21.yüzyılda, hemen her coğrafyada hak arayan, itiraz eden, eşitlik ve adalet isteyen kalabalıkları dağıtmakta kullanılan biber gazları ve türevleri…

Kafka’nın hamam böceği

Dönüşüm, Frnaz Kafka
Franz Kafka’nın Dönüşüm adlı kitabının kahramanı Gregor Samsa adlı bir memurdur. Samsa, bir sabah uyandığında kendini hamam böceğine dönüşmüş olarak bulur. Onun, böcek haliyle normal yaşamına devam etme çabası önce müdürü tarafından kabul görmez, işinden olur. İşsiz kalında gözden düşer, ailesi dahi ondan uzaklaşır, iğrenç bir haşere muamelesi görmeye başlar, odasından çıkamaz hale gelir. Yaşadığı acılara dayanmayan Samsa odasında ölü bulunur ve ölüsü evin hizmetçisi tarafından süpürülerek atılır.

Göz alıcı gelişmelere sahne olan 21 yüzyılda gelir dağılımının en aşağısında yer alan ötekiler; kentsel dönüşüm adı altında yerlerinden süpürülerek kent dışına itilen yoksullar; torağından koparılıp büyük kentlerin varoşlarına terk edilen çaresizler; ağacı, deresi, ineği için kepçelere ve tomalara göğüslerini siper eden köylüler… Ve nihayet bu hoyrat, adaletsiz, eşitsiz dünyaya itiraz ettikleri için böcekler gibi ezilmek, haşereler gibi yok edilmek istenen gençler, kadınlar, yaşlılar…

Hepsi birer Gregor Samsa. Ve mesaj açık. Ya hakkınız olan yeni bir yaşam için değişip dönüşerek -üstelik süpürülmeyi de göze alarak- bir şeyler yapacaksınız, ya da her daim itaat eden bir köle olarak, hiç değişmeden öylece kalacaksınız.

*  *  *

Karl Marks 19.yüzyılda, devletin bir sınıfın başka bir sınıf üzerindeki tahakküm aracı olduğunu söylerken ne kadar da haklıydı.

Devlet adeta bir sopaya benzer. Kimin eline geçerse diğerinin kafasına vurur. O sopa bazen grev yapan işçinin tepesinde, bazen toprağını, deresini, zeytinini koruyan köylünün ensesinde, bazen de itiraz eden memurun, gencin, öğrencinin sırtından kırılır.

Toplum olarak acı bir gerçeklik içinde, her gün iliklerimize kadar hissederek yaşadığımız tam da budur.

Özlemimiz, insanların hamam böcekleri gibi ezilmediği, sopaların olmadığı, silahların bulunmadığı, savaşların yaşanmadığı bir dünyaya.

https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/hamam-boceklerini-oldurun,34717