11 Eylül 2015 Cuma

Kürt'ün yüreğine zerk edilen acı

Yusuf Nazım
T24/11 Eylül 2015


Şimdi mutlu musun?
Dersini verdin, boyun eğdirdin mi Kürt’e?
Teni esmer, dili kırık diye bir köşede kıstırdın mı?
Türk’ün gücünü göstermiş olmaktan memnun musun?
Çırılçıplak soyup, tekmelerle, sopalarla linç ederek yüzüne tükürdün mü?
Diz çöktürüp yola getirerek kutsalını öptürdün mü?
/*
Öfkeni dindirmiş, rahatlamış olmalısın şimdi.
Milli duygularının eşliğinde bir güzel okşanmış olmalı gururun.
Ülkeyi bölünmekten kıl payı kurtarmış olmalısın.
Ataların gibi güçlü, büyük, haşmetli hissediyor musun kendini?
Belki, damarlarında akan kanın bile, kudretinin şimdi daha da farkındasın.

Hâlbuki daha önce defalarca haddini bildirmiştin ona sen.
1915’lerde başlamıştın işe. Eşit olmamayı makul, çokluğu değersiz, tek olmayı büyüklük olarak görmüştün.  
Ya ölüm düşmüştü Ermeni’nin payına, ya göçertme, ya sürgün.  Tarihin utanç dolu belleğinden izlerini bile özenle silmeye çalışmıştın.
Adlarıysa hep küfürle eşdeğerdi artık senin için.

Ya ecnebiydi adı, ya da karaborsacı Yahudi

1925’de ilkel bir vahşiydi o. Medenileştirip ıslah etmeye kalkışmıştın.
1938’lerdeyse dağlıya, çapulcuya, eşkıyaya çıkartmıştın adını. Köylerini basıp dağlara, ormanlara, derin vadilere püskürtmüştün onu.
Eline geçtiğinde ya kurşuna dizmiş, ya da masraf olmasın diye odunlarla, dipçiklerle kafasını ezerek öldürmüştün.
Kaya kovuklarında kıstırmak, mağaralarda fareler gibi zehirlemek yine senin eserindi.
Kaçtığında belki kurtulmuştu, yakaladığında zincire, prangaya vurmuştun onu.

1956, 6/7 Eylül’ünde nüfus kütüğünde gayrimüslim ya da dönme diye geçiyordu. Gazetelerde ya ecnebiydi adı, ya da karaborsacı Yahudi. Ya toplama kamplarına mahkûm ettin onu, ya da kendi yurdundan sürgün.

1990’larda kendi ülkesinde, hala bir yabancıydı o. Binlerce köyünü yakmış, ocağını, yurdunu söndürmüştün.

2007 Ocak’ında hala fazlalıktı. Bir güvercin ürkekliğindeydi tıpkı. Sokak ortasında ensesinden vurmuş, biraz daha azaltmıştın sayısını.

* * *
Şimdi ben.
Sade bir yurttaşken...
Bütün bunları düşünüyorken;

Peki ya sen!
Evet, ya sen!
Eğer devletsen...
Bu topraklardaki bütün insanların devletiysen...
Gerçekten samimiysen…
Tenine, rengine, diline, kimliğine bakmadan insanlara eşit uzaklıkta olduğunu iddia ediyorsan…

32 Kürt yurttaşı, 1943 Temmuz’unda bir general komutasında kurşuna diziyor, katilin adını hanlara, kışlalara verip ödüllendiriyorsan...
Sivas’ta 33 aydın güpegündüz yakılıyor, faillerini saklıyorsan…
34 Kürt çocuğunu Roboski’de bombalarla parçalara ayırıyor, tek bir sorumluyu dahi yargıya teslim etmiyorsan...
Suruç’ta 34 gencin,  Kobanili çocuklara öyuncak götürürken katledilmesine göz yumuyorsan…
Ve hala yazmıyorsa tarih kitapları bunca suçun adı…

Aydını, yazarı, gazetecisi, bilim insanı; yüzlerce faili meçhul cinayeti on yıllardır aydınlatmıyorsan…
Ortaya çıkarmıyorsan Madımak’ın faillerini...
Amiri, memuru, suç ortağı, yardakçısı belliyken; ihbarcısı, muhbiri, emir vereni, alanı ortadayken Hrant’ın katillerini yakalamıyorsan...
Gezi’de insanların gözlerini oyup, canlarını alan katillerin peşine düşmüyorsan…
Ali İsmail Korkmaz’ı, Ethem Sarısülük’ü pervasızca öldürtüyor, katilini serbest bırakıyorsan…

1 Mayıs 77’nin, Çorum’un, Sivas’ın, Maraş’ın faillerini bulmuyorsan; 1991’de Diyarbakır’ın, 1992 Cizre’nin, 1993’de Digor’un, Lice’nin katliamlarını aydınlatmıyorsan…
2015’in Eylül’ünde Cizre’yi ağır silahlarla kuşatıyor, günlerce ateşe, baruta boğuyor, bir türlü kana doymuyorsan…

Senin hilelerinle çoğalıyor bu karanlık

Her gün dağlarda veya şehirlerde onlarca yurttaşın ölmesine aldırmıyorsan…
Eli palalı, ağzı salyalı güruhlar sokaklarda Kürt avına çıkıyor, evleri yakıyor, binaları yağmalıyor ve sen suçüstü yapmıyorsan…
Yıllardır beslenerek büyütülmüş nefret ölüme ve yıkıma neden oluyor, faillere en ağır cezayı vermiyorsan…
Senin zulmünle, şiddetinle sokaklarda her yaştan çocuklar ölüyor, hiç birinin failini bulmuyorsan…
Ve hala bir türlü vicdana gelip geçmişinle yüzleşmiyor, yanlışlarından dersler çıkarmıyorsan…

En muktedir olanınız “affedersiniz” diye ötekine hakaretler ediyorsa...
Anayasa profesörünüz, “öldüklerinde açıp bakın, hepsi Ermeni’dir” diye kendi gibi olmayanı hor görüyorsa...
Cizre’deki kolluk kuvvetleriniz “Ermeni piçleri” diye anonslar yapıyorsa…
Türk’ün dilinde büyüyen nefret, zehir olup Kürt’ün yüreğini yakıyorsa...

İşte o zaman durup düşünmek gerekir.
Üstelik bir değil, bin defa düşünmek gerekir:

Gücün, iktidarın, yasaların mutlak hâkimi devlet!
O zaman, kusura bakma, suçlu sensin demektir!
Senin hilelerinle çoğalıyor bu karanlık, senin elinle büyüyor demektir bu bozuk düzen.
Başka bir şey anlamam.
Katilleri koruyan, kollayan, aklayan sensin!
Senden olmayana, ötekine beslenen bu linç kültürü senin eserin demektir.
Bu yüzden ne kadar cebberrutsan, o kadar suçlusun!

İşte bu yüzden, Muğla’nın Seydikimer beldesindeki o resimden, Kürt’ün yüreğine zerk edilen acı, benim de yüreğime zerk edilmiş demektir.
Yalnızca benim değil, o resme bakan her insanın vicdanına zerk edilmiş demektir.

Bir Barış Annesi diyor ki:

“bıktım artık barış demekten, ya bu ülkeye barış gelsin, ya da sonuna kadar savaşalım!”

İşte, yazık ki gelinen nokta bu!

* * *

Barış!
Halkın sahip olduğu o büyük silah.
O bile insanların ellerinden, böylece koparılıp alınıyorsa…
Dillerde en çok tekrarlanan bu ince, bu naif, bu kutsal sözcüğün karşılığı, sokaklarda hala aşağılanmaya, küfüre, linçe dönüşüyorsa, belki de, iş işten geçmiş demektir.
O halde yok yere kendimizi kandırmayalım.

Bırakalım barışı, kardeşliği bir yana.
Bu ülke çoktan bölünmüş demektir!

@yusufnazim



5 Eylül 2015 Cumartesi

O çocuğu ben öldürdüm!


Yusuf Nazım
T24 /5 Ağustos 2015

Ey çocuk!
Seni sıcak ocağından, evinden, yurdundan koparan kim?
Kim sürdü seni ıssız çöllerin tozlu tepelerine, şehirleri ayıran dikenli tellerin üzerine?
Kim bıraktı seni uçsuz bucaksız denizlerin kirli koynuna?
Söyle, annen, baban, kardeşlerin nerede, sen nasıl bir yerdesin?

Şimdi sen, sana bayramlarda şekerler yerine bombalar, silahlar gönderen komşu bir ülkenin sahilindesin.
Sana kamyonlar dolusu ölümler bağışlayan bir devletin, turist olmadığın halde, turistik bir beldesindesin.
Yüzmeyi bilmediğin halde çocuk, sanki yüzerek gelmiş gibi, yorulmuş, yüzüstü uzanmış, sanki uyuyor gibi bir haldesin.
Bakma döktükleri gözyaşlarına! Onların gözünde, sahile vurmuş balıklar kadar değerin yok senin!

* * *

Bir Ölü Deniz vardı kıyılarımızda, Bodrum’un biraz ötesimde, Fethiye’de. Boy boy posterleri süslerdi seyahat acentelerinizde. Reklamı olsun, bol bol turist çeksin diye. Şimdi bütün koylar ölü deniz! Şimdi, ölüler denizi bütün Akdeniz, Ege! Öyle bir deniz ki, martılar balıkları, jandarmalar ölü çocukları topluyor koylarında.

Haberin var mı Asya, Avrupa! Suriye’ye götürmek için çırpındığınız özgürlük çoktan ölmüş! Çocuk bedenleriyle vuruyor Bodrum kıyılarına ey Amerika!
Henüz çatlamadıysa eğer ar damarınız, bakın da görün denizin en dibine vuran demokrasinize! Belki bakıp de utanırsınız, kıyılarınıza sürüklenen ölülerin şişmiş cesetlerine. Belki utanırsınız, görüp de beş para etmez demokrasinizin nimetlerine.

Sormayı unuttum; sahi, sizin demokrasinizde bir adı var mıydı, balıklar gibi sahile vurmuş çocuk ölülerinin?
Bakın, özgürlük götürmek istediğiniz insanlar şimdilerde size koşuyorlar akın akın. İçine düştüğünüz şaşkınlık niye? Niye toplantı üstüne toplantı düzenliyor Avrupa Birliğiniz? Nedendir, dikenli tellere, beton duvarlara havale ettiğiniz bu telaş? Her gün, can havliyle demokrasinize koşan insanları, şimdi sürüler halinde gettolara tıkmakla meşgul hükümetleriniz. Niye öyle birden bire panikledi yere göre sığmayan uygarlığınız? Nerede kaldı Birleşmiş Milletler, Helsinki Sözleşmesi, UNICEF’le bezenmiş çağdaşlığınız?

Görüyorum ki, mütemadiyen dolar cinsinden devam ediyor silah pazarlıkları.
Halâ fazla mesaiyle çalışıyor ölüm üreten fabrikalarınız.
Silah satışlarınız, rekor üstüne rekorlar kırmakta, daha çok katlanarak büyüyor ihracatınız.
Bakın, nasıl da ellerini ovuşturarak izliyorlar uzaktan savaş haberlerini silah tüccarları.
Kasaları hala dolmadı mı petrol şirketlerinizin?
Kaç Kürt’ün daha kellesi kesilmeli sizce? Kaç Arap parçalara ayrılmalı bombalarınızla? Kaç Kıpti daha kafesler içinde diri diri yakılmalı? Kaç Êzidi kadının daha eti köle pazarlarında haraç mezat satılmalı?

Bir petrol kuyusu kaç ölüm eder sizce Fransa?

Sonradan öğrendik; meğer bir diyeti varmış Libya’ya götürdüğünüz özgürlüğünüzün sizin.
Kaddafi’nin kellesi için, Libya petrolünün %35 ine anlaşmış bile demokratik ve özgür Fransa!
Şimdi, bir süredir kabile savaşları sürüyor Libya’nın çöllerinde. Çok şükür, Ortaçağdan da geriye, taş devrine doğru süratle yol almakta insanlık.
Bir petrol kuyusu kaç ölüm eder sizce Fransa?
Ölü bir çocuğun bakışları, ne kadar prim kazandırır çalışanlarınıza?
Dolarlarınızın ateşini düşürebilir mi, ıssız bir denizde toplu ölümlere sürüklediğiniz insanlar?
Demokrasiniz, ne kadar da cömertmiş ölülere, ey özgür Amerika!
Umurunda mısınız, derme çatma teknelerle istif istif ölüme giden insanların siz?
Bırakın, hiç değil rahat uyusun ölüler. Demeçlerinizi süslemek için, yok yere harcamayın gözyaşlarınızı basın toplantılarınızda.

Gördüm ki, boy boy sıraya dizilmişti suretleriniz haber ajanslarında. Sitemler yağdırıyordunuz durmadan, bir zamanlar Suriye’yi birlikte fethe çıkmak için kol kola girdiğiniz Avrupalı ortaklarınıza.
Bilmem ki, bildirileriniz nasıl kurtaracak şimdi sizi?
Hangi tanrı bağışlayacak günahlarınızı?
Kimi kandıracak kınama demeçleriniz?
Daha dündü, bir anda nasıl da şaha kalkmıştı, Emevi Camii’nde namaz kılma iştahınız!
Ki o zamanlar, ayakkabı kutularına tomar tomar dolar tıkıştırmayı keşfetmekti en büyük icadınız!
Anlıyorum, öylesine cömert ki sizin tanrınız, elleriniz muktedir değildi saymaya banknotlarınızı. Bir türlü sıfırlayamıyordu kasalarınızı para sayma makineleriniz.
Her ne kadar, henüz icat edilmediyse de günahlarınızı sayacak makineler, çoktan kurulmuştur bile insanlığın vicdanında sırat köprüsü. Her ölen çocuk kadar müebbete mahkumdunuz!

Suçlusun okuryazar insan!
Yılda 25 kitap okuyan Asyalı, 10 kitap okuyan Avrupalı. Okuduğun kitaplarda yazmıyor mu, bir ülkeyi toplu bir kıyıma sürükleyen siyasetin adı?

Kuzey Kutbu’nda üşüyen foklar için ayağa kalkanlar, neredesiniz?
Yolunu kaybetmiş balinalar için projeler üreten büyük insanlık, sen de suçlusun!

Görüyorum ki, sokağa terk edilmiş hayvanlar için pek duyarlısın. Gece yarıları peş peşe tivitler atıyorsun bıkmadan, yorulmadan. Çok görmem! Kuşkusuz, en azından bir insan kadar değeri var sokağa terk edilmiş her köpeğin. İsterim ki, hiç değilse, bir köpek kadar değeri olsun nezdinizde, ölüme terk edilmiş bir çocuğun.

Bu yazıyı okuyan okur, sen de suçlusun!

Bu yazıyı okuyan okur, sen de suçlusun!
Biliyorum, soğumuş her bedeni gördüğünde tüylerin ürperiyor, senin de üşüyor kalbin.
Biliyorum, sorulan her yanıtsız soru karşısında gözlerin önüne düşüyor,  yaşadığın her an’a duyarlısın.
Lakin yetmiyor! Yetmiyor bütün bunlar. Duyarlı olduğun kadar, daha çok ses çıkarmadığın için suçlusun!

Bu yazının sahibi, şu satırları yazan ben!
En çok da ben suçluyum! Yazar olduğum halde, daha çok yazmadığım; daha çok yazsam bile, yazmaktan başka bir çare bulamadığım için suçluyum!
Yazmanın, her derde deva olmadığını bildiğim halde, yine de hala oturup yazdığım için suçluyum!

Suçluyum çocuk!
Senin için taa Amerikalardan, Almanyalardan, Fransalardan getirilen bu zehre karşı duramadığım için.

Suçluyum!
Ülkemin topraklarında boy veren bu zifiri karanlıkta benim çaresizliğim de var.
TIR’lar dolusu ölüm gönderilirken komşumun üzerine, zalimin boğazına sarılmadığım için suçluyum!
Yıllarca, benim tanıklığımda sürdü bu kıyım!
Benim fabrikalarımdan çıktı insanları soluksuz bırakan bu zehir.
Ayetler ve dualar eşliğinde, kara cüppesini giyinerek yağarken insanların üzerine ölüm, elimden bir şey gelmediği için suçluyum!
Onları, kendi yurtlarından sürgün eden o yangında benim de sorumluluğum var.
Benim yollarımdan geçti, çocukları lime lime eden silahlar.
Benim ülkemin işbirliği ile kuruldu, adına demokrasi denilen bu tuzak.

Ölüm karşısında çaresiz kalıp öfkemi, yalnızca sesime ve sözüme verdiğim için suçluyum!
Çünkü yaşlıları, kadınları, çocukları, ıssız bir çölde ölümle baş başa bırakan zulüm, benim muktedirimin eseri.
Benim vergilerimle üretildi çocukları parça parça eden bombalar.
Benim ülkemin marifeti, hemen yanı başımdaki bu cehennem, bu ateş, bu barut ve kan.

Benim sessizliğimde büyüdü bu hileli karanlık

İşte bu gözlerim var ya, bu benim gözlerim şahit oldu, koltuğumda rahat otururken, ölü balıklar misali kumsalda çocukları toplayışlarına insanların.
İşte bu yüzden yaralarını, yaralarıma gömerek çocukların, onlara soluk olamadığım için suçluyum!

Şimdi soruyorum, niye bir çocuğun körpecik bedenine zerk edilen bu acıya, göğsümü siper edemedim?
Kim soktu yüreğime, zalime karşı bu tepkisizliği!
Nasıl oldu da, böylesine acımasızca yağmalandı kentler?
Nereden aldı cesaretini yedi yaşında çocukları öldüren katiller?
Ben varken; insanken, üstelik soluk alıyorken, düşünüyorken, nasıl da kaybetti şirazesini böyle dünya? 
Niye daha çok sesimi çıkarmadım bunca zalimliğe!
Niye sokaklara düşüp avazım çıktığım kadar bağırmadım!
Niye önüme çıkan ilk canlı mahlûkatın yakasına yapışmadım!

Şimdi, fazla lafa hacet yok!
Suçluyum!
Seni, o kan denizinde yalnız bırakan benim, çocuk!
Ben durdum, bu zalimliğin kıyısında, elimden hiç bir şey gelmeksizin bunca zaman.
Suçluyum!
Çünkü benim sessizliğimde büyüdü bu hileli karanlık.
En çok da, belki benim çaresizliğim öldürdü çocukları. 
İşte bu yüzden suçluyum!
Üstelik hafifletici hiçbir sebep yok!
O çocuğu ben öldürdüm!

@yusufnazim

19 Ağustos 2015 Çarşamba

Vatan sizin olsun, oğlumu geri verin bana!

Yusuf Nazım
T24/19 Ağ.2015


Nazım Hikmet bir dünya şairidir. Emekten, emekçiden, ötesi insandan yanadır; solcudur, sosyalisttir, sapına kadar komünisttir. Görüşlerinden dolayı kendi yurdunda soruşturmalara uğrar, hapse atılır, ölüm tehditleri alır. Bunun üzerine çok sevdiği yurdundan ayrılmak zorunda kalır.

Çok geçmez vatan hainine çıkartılır adı. Hakkında spekülasyonlar yapılır, gazetelerde boy boy resimleri yayınlanır. Ne için mi? Yüzüne tükürsünler diye! 

Oysaki onun kadar seveni yoktur bu vatanın. Karadeniz’in ötesinden hasretle bakar vatanına, durmadan sevda şiirleri yazar memleketine. Kendine karşı yöneltilen vatan hainliği suçlamasınaysa şiiriyle yanıt verir:

“Vatan çiftliklerinizse, 
kasalarınızın ve çek defterlerinizin içindekilerse vatan, 
vatan, şose boylarında gebermekse açlıktan, 
vatan, soğukta it gibi titremek ve sıtmadan kıvranmaksa yazın, 
fabrikalarınızda al kanımızı içmekse vatan, 
vatan tırnaklarıysa ağalarınızın, 
vatan, mızraklı ilmühalse, vatan, polis copuysa, 
ödeneklerinizse, maaşlarınızsa vatan, 
vatan, Amerikan üsleri, Amerikan bombası, Amerikan donanması topuysa, 
vatan, kurtulmamaksa kokmuş karanlığımızdan, 
                            ben vatan hainiyim. 
Yazın üç sütun üstüne kapkara haykıran puntolarla : 
Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.” 

* * *

Şehitlik, peygamberlerden sonra gelen en yüce makammış meğer. Böyle buyuruyor muktedir!

Oysaki 5 Eylül 2012’de, Afyon’da ordu deposundaki patlamada oğlunu kaybeden bir babanın komutana haykırışı başkadır:

'Vatanınız batsın, vatan sağ olmasın, oğlum sağ olsun!'

Son günlerde anaların, eşlerin feryatları yükseliyor dört bir yandan. 

Bir asker eşi; 

“Böyle vatan olmaz. Ben helal etmiyorum, çocuğuma bir şey olursa. Böyle vatan sağ olmasın.” 

diye feryat ediyor. Ve ekliyor peşinden;

“Yazıklar olsun böyle vatana da, böyle Cumhurbaşkanı'na da, böyle Başbakan’a da... Kendi çocuklarını göndersinler…”

Oğlu öldürülen başka bir askerin annesi, 

“Ben de Diyarbakırlıyım, Kürdüm. Bu anneler niye ağlıyor? Bir sinek bile öldürmedim!”

diyor, yüzüne karşı bağırıyor AB Bakanı Volkan Bozkır'ın. 

Bursa’da toplanan asker annelerinin feryadı ise başka;

“Başkan olamadığı için bunları yapıyor.  Bilal’i askere göndersin, oğluna gemicikler almasın.”

Kırıkkale’deki cenaze töreninde, Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan’ı yuhalıyor kalabalık.. Güçlükle kaçıp, Emniyet binasına sığınıyor bakan.

Bu sefer, Şemdinli’de ölen askerin sevgilisi konuşuyor;

"Vatan sağ olmasın, yeter başka canlar, yarım kalmışlıklar olmasın…”

Muradiye’de bir trafik kazasında ölen çavuşun iki çocuklu eşi ise şöyle diyor;

“Ben eşimi şehit olması için göndermedim. Vatan sağ olmasın. Bunu da böyle yazın!”

İşte böyle! Şimdilerde vatan, bayrak ve şehit haberleri süslüyor gazeteleri. Ajanslar, cenaze merasimiyle başlıyorlar haberlerine.

Peş peşe diziliyor saray takımı, erkan-ı devlet; koro halindeler, zevahiri kurtarmak telaşında hepsi:

“Peygamberlerden sonra, en yüce makam şehitlerindir.”
“Vatan sağ olsun!”

* * *

Oysa ben, düşünmeden edemiyorum; oğullarını yitirmiş bütün analar adına, bütün eşler, bütün sevgililer adına. 

Vatan nedir sizce?

Yazar olup hapse atılmaksa, ozan olup çatal-bıçak linçe uğramaksa, sürgün edilmekse, şair olup yakılmaksa gündüz vakti bir otelde;

Özel jetlerinizle üç günde üç kıtayı birden dolaşmaksa vatan, hafta sonları başka bir ülkede ördek avına çıkmak, avladığınız hayvan derilerinden koleksiyon yapmaksa;

Vatan, çocukluğunuzu büyüttüğünüz toprağınızdan, kentsel dönüşüm adıyla bir gecede apansız sürülmekse, yerine rezidanslar, malikâneler, milyon dolarlık villalar yapılmaksa;


Affedersiniz, Ermeni olduğunuz için hor görülmekse vatan, Kürt olduğun için linç edilmek, solcu olduğun için hiç yerine koyulmaksa;

Vatan, her gün ölmekse tersanelerde, silikozisse eğer kot taslama isçilerinin ciğerlerinde

Vatan, her gün ölmekse tersanelerde, silikozisse eğer kot taslama isçilerinin ciğerlerinde; redevans diye diye fareler gibi can çekişmekse maden ocaklarında, tarlada saati 2 liradan, fabrikada 4 lira 16 kuruştan köle gibi çalışmaksa vatan;

Çitçinin el emeği, alın teri, göz nurunun yok sayıldığı yerin adıysa vatan, Yırca’da asırlık zeytin ağaçlarının bir gecede kökünden sökülmesiyse;

Vatan, toprağını savunurken Hilmiye Nine’nin, bir dağın yamacında kalbine zerk edilen acıysa; bileğinde kelepçeyse Çineli Gülşen’in, gözlerindeki yaşsa Samistallı Havva’nın, Köknarlı Recep’in, Karaçamlı Fatma’nın;

Bir gece vakti, ansızın dere yatağına dizilmiş jandarmaysa vatan; bir avuç zengini, haramisi, açgözlü tüccarı, para babası için üzümünün, şarabının, zeytininin suyunun kesilmesiyse; adım başı barajlar kurmaksa derelerine; karşı duranı, ses vereni, itiraz edeni kadınıyla, yaşlısıyla, çocuğuyla; iki bin metre yükseklikte, üstelik hava karanlıkken, üstelik bir kış günü, derin bir vadiye kılıç-kalkan püskürtmekse vatan;

Termik santral kurmak için; HES için, RES için, altın ve dolar için; Biga’da, Karabel’de, Efemçukuru’nda, Manisa’da ata yadigârı arazilerinin bir gecede, acele kamulaştırılarak gasp edilmesiyse vatan;

Her türlü yasasıyla, mahkemesiyle, hileli ÇED raporuyla; jandarması, polisi, avukatıyla; yetmedi kepçesi, kalkanı, biber gazıyla, sanki hücum eder gibi düşmana, yoksul, gariban köylülerin üzerine yürümekse vatan;

Canına tak deyip de itiraz edersen bir gün, payına düşen polis copuysa, kafanın gözünün kırılmasıysa, ateş ve yangınsa, faili meçhulse, ölümse; yargıya düştüğünde yolun; hak diye, hukuk diye, adalet diye, o şehir senin, bu şehir benim sürülmekse;

Sular altına gömülecek Hasankeyf’se vatan, Munzur’a vurulan kelepçeyse, yerin altında unutulan Allianoi’yse; toprağını, suyunu, deresini heba ederek işlettiğiniz altın madenleriniz, barajlarınız ve nükleer santrallerinizse;

Kapısından giremediğimiz, önünden geçemediğimiz beş yıldızlı, yedi yıldızlı otelleriniz, tatil köyleriniz, malikanelerinizse vatan;

Çizmekse beş yüz yıllık Süleymaniye Camii’nin siluetini bir çırpıda, yok etmekse üç bin yıllık bir kentin tarihini adım adım, Boğaziçi’ne dikilen boncuk boncuk gökdelenlerinizse; bir gecede iki emsalden on iki emsale çıkarılan arsalarınız, bu arsalardan yaptığınız vurgunlarınızsa vatan;

Adım başı kurulan AVM’lerinizse; özel okullarınız, para basma makinesi gibi çalışan hastanelerinizse; belediye kasalarından devşirdiğiniz paralar ve arsalarla ihya ettiğiniz vakıflarınız, adlarınızı kapılarına iri puntolarla astığınız vakıf üniversitelerinizse vatan;

Bir gecede kapatarak en güzel koylarını, park yeri olsun diye teknelerinize, yatlarınıza, antik kentlerin hemen kıyısına yapılan limanlarınızsa; Soma'da can çekişirken iyi ölmek, şehit olurken mutlu olmaksa vatan;

Bir kuş gibi avlanmasıysa çocukların sokak ortasında; anaların kesilmeyen feryatlarıysa, ocaklara düşen ölüm haberleriyse her gün; durmayan kan, bitmeyen kin, dinmeyen acıysa vatan; onlarca yıldır kendi dağını, taşını, vadisini bıkmadan, usanmadan, yılmadan bombalamaksa; öle öle tükenmekse, öldüre öldüre kirlenmekse vatan;

Yasaklamaksa kendi işçisine, memuruna, emekçisine en gözde sahillerini, koylarını, fiyortlarını; pazarlamaksa tüm bunları yeni türedi zenginine, soyguncusuna, şeyhine, prensine;

Her gün ormanına, malına, canına kast edilip, üstelik yetinmeyip, bir de a*ına koyulmaksa milletin;

Kendi yurdunda sürgünsen, yasaklıysan, saklıyorsan kimliğini

Kendi yurdunda sürgünsen, yasaklıysan, saklıyorsan kimliğini, ana dilini bile konuşmaktan korkuyorsan; açsan, çaresizsen, yollara düşmüşsen; fındıkta, pancarda, tütünde mevsimlik işçiysen; eli zincirli, palalı, kasaturalı sürüler, alnın esmer, dilin kırık diye peşine düşüyorsa ve her seferinde otobüslere doldurulup kovuluyorsan;

Vatan, asker olup vurulup ölmekse bir dağın kuytu köşesinde, gerilla kıyafetiyle öldürülmekse, hele ki bir kadınsan, çırılçıplak soyulup teşhir edilmekse sokak ortasında;

Vatan gemiciklerinizse, çikolata ve ayakkabı kutularınızsa vatan; Urla'da villalarınız, Çamlıca’da Şehrizar Konaklarınız, Ankara'da kaçak saraylarınızsa;

Darbelerle yapılan anayasalarınızsa vatan; her daim darbelerden aldığınız güçse, bu gücün gölgesinde sürdüğünüz sefanızsa; dolar dolu ayakkabı kutularınızla bankalarınızsa vatan; hileyle, yalanla büyümüş ajanslarınız, talimatla yola gelmiş televizyonlarınızsa;

Vatan, dualarınız ve ayetlerinizle kılıflanmış holdinglerinizse; günahlarınızın sığamayacağı kadar, üstelik olur olmaz yere diktiğiniz, altına AVM, yanına rezidanslar yaptığınız devasa camilerinizse;

Asgari ücret seviyesinde kravatlarınız, üç yüz bin Frank değerinde, İsviçre malı, Patek Philippe 5101G marka kol saatleriniz, kurayla çekilip sallanan, makaraya alınan ayetlerinizle yönettiğiniz bakanlıklarınızsa vatan;

Gezi'de polis kurşunuysa, gazıysa, akrebi ve TOMA’sıysa; parktaki ağaçlar uğruna gözleri oyulmaksa gençlerin; kafası kırılmaksa, kıstırılmaksa izbe bir karanlıkta; coplarla, tekmelerle, odunlarla canlarına kıyılmaksa;

Boğazına kadar çamura batıp, cerahat içinde yüzüp ama hiç yargılanmamaksa vatan; baklava çaldığın için hapis yatmak, ülkeyi soyduğun için ödül almaksa; Ankara'yı parsel parsel satmak, İstanbul’u fersah fersah kapatmaksa, kupon arazileri el altından haraç mezat pazarlamaksa vatan;

Evet, işte bunların tamamıysa vatan;
Sakın madalya vermeyin çocuklara!
Madalya takmayın o çocuklara!
Asker ya da polis olsun, adı fark etmez, şehit ya da gerilla.
Ölüler madalya takmaz!
Plaket, mlaket de istemez!
Peygamberden sonra gelen şehitlik mertebesi falan da gerekmez.

Eğer, işte bütün bunlarsa vatan;

Vatan sizin olsun, oğlumu geri verin bana!

@yusufnazim

11 Ağustos 2015 Salı

Sizce nasıl sıfırlanır bu acılar?

T24/11 Ağustos 2015
Bir ülke.
Hemen yanı başımızda.
Sınırları sınırlarımıza dayalı.
Ve belki de kaygıları kaygımız.
Uzaklarda, nasıl da maviye bulanmış dorukları dağların.
Nasıl da heybetle yükseliyorlar.
Ufukta, ucu bulutlara uzanmış bir dağ seçiliyor.
Dağın eteklerinde bir köy. Evleri insan kokuyor, ocakları duman.
Köyün içinde derince açılmış bir çukur!
Sanırsın yer yarılmış.
Ya da bir devin ayak izidir.
Tıpkı, kötü masallardaki gibi; bir dudağı yerde, bir dudağı gökte!
Sanırsın Gök Tanrısı gürlemiş, sanırsın gazabına uğramış tanrıların...
Çukurun içinde parça parça taşlar, siyahlaşmış kayalar, isli eşyalar…
Yanmış, yıkılmış bir evden geriye kalan ne varsa.
Oraya buraya savrulmuşlar; taşların arasında bir bez bebek, toza bulanmış giysiler, yanmış pencereler, kapılar.
Ve parçalamış cesetler tabii...
Cesetlerin arasında yaşlı bir kadının ölüsü.
Ayakları dibinde renkli bir bez parçası, bir seccade…

* * *

Yine bir fotoğraf!
Yine bir fotoğraftan sızan acı; Zergele!
Uzaklarda bir köyün, cesetlerden, lime lime olmuş etlerden, oyuncak bebeklerden mürekkep hali.
Yani, artık bir köy olmaktan çıkmış, meali.
Artık köy adına bir şey kalmamış orada.
Ne sıra sıra dizilmiş eski yüzlü evler, ne camiden bir eser, ne okula benzer bir şey.
Sadece bir enkaz yığını kalmış geride.
Ateşle, barutla, ölümle sınanmış bir yığın.
Nasıl yanmışa bir gecede, nasıl yıkılmışsa bir dağın etekleri, öylesine insan kokuyor şimdi cesetleri.
Öylesine ölüm hıçkırıyor insanların çığlıkları.

Belli ki, oralarda bir yerde, kuşkuya çalınmış bir dağın yamaçları. 
Belli ki bir dağın yamaçlarına sığınması çok görülmüş bir köyün.
Çoktandır, insansız hava araçları gönderilmiş semalarına, radarlar çalışmış durmadan, haritalar çizilmiş, fotoğraflar çekilmiş bol bol.
Adına terör yuvası denmiş; Jetlerle, uçaklarla, yüzlerce kiloluk bombalarla hücum edilmiş üzerlerine.

* * *

İnsansız hava araçları ne kadar hassastır sizce?
Evlerinin bahçesinde oyun oynayan küçük bir çocuğu seçer mi mesela?
Ya da seccadesinde namaz kılan yaşlı bir nineyi?
Çocukların vazgeçilmez oyuncağı, el yapması bez bebeği nasıl resmeden ekranlara?
Sahi, bir vuruşta koca bir tepeyi yerle bir edecek bombayı nasıl fırlatır hedefe uçaklar?
Bir pilotun nasıl dokunur parmakları, bir anda onlarca insanı ölüme götürecek bombanın tetiğine?

* * *

Bir çocuğu tanımıştım bir zamanlar; köyü boşaltılmış, acılar yüklenmiş bir ailenin en küçük ferdiydi.
“Bombalar yapacağım” diyordu, “barış bombaları”;
Eliyle tarif ediyordu çocuk, gözlerinde sevinç ışıkları;
“insanlığın üzerine atacağım, o bombaların etkisinde kalanlar barış ve sevgiden başka bir şey düşünemez olsunlar”, diye…

Oysa ki bilmiyordu çocuk; savaş bombaları üretmekle meşguldü büyükler. En büyüğünü, kuşkusuz en korkuncunu 1945 yılında üretmişti. Üretmiş ve aynı yılın 6 Ağustos’unda Hiroşima'ya, 9 Ağustos’unda da Nagazaki’ye atmışlardı. Havanın durumunu, nemini; rüzgârın şiddetini, yönünü bile ölçmeyi ihmal etmemişlerdi. Hatta, iki kent halkının en çok sokakta olduğu saati, dakikayı bile titizlikle seçmişlerdi: Saatler 08.15’i gösterdiğinde, tarihte görülmemiş bir ölüm yağmıştı bu iki şehire…

Çünkü akıllıydı büyükler. Bir kez düşünmeye başlayınca korkunç bir ölüm makinesine dönüşüveriyorlardı hemen. İlkinde, 140 bin insan ölmüştü! İkincisinde rüzgâr suçluydu; son anda yön değiştirmiş, planlanandan daha az sayıda, yalnızca 74 bin insanın ölmesiyle kalmıştı. Ne varki, ilk anda ölenlerin sayısıydı bu. Sonra ölenlerle birlikte, 143 bini bulacaktı ölenler.

Hiroşima ve Nagazaki’nin sağ kalanları şanslı mıydı dersiniz? Buna evet demek mümkün değil. Sağ kalanlar, bir süre sonra, ilk anda ölenler kadar şanslı olmadıklarını anlamışlardı. Günler, aylar, yıllar sürecek bir sürede, acılar içinde can çekişerek ölmekti onların kaderleri. Sonraki yıllarda 500 bini bulacaktı bu iki şehrin ölüleri…

Paul Tibbets… Enola Gay isimli ölüm uçağından Hiroşima’ya atom bombasını bırakan ABD’li subayın adıydı. Görevini başarıyla tamamladı. Tinian Adası’ndaki Hava Üssü’ne indiğinde, onun, 145 bin Hiroşimalıyı öldüren parmakları, bir general tarafından göğsüne takılan seçkin hizmet madalyasını okşamakla meşguldü…

Tibbets hiçbir zaman pişmanlık getirmedi. Yaptığıyla hep övündü.  İyi bir şey yaptığına inanmıştı/inandırılmıştı.

* * *

Hayallerinde barış bombası yapan çocuk bilmiyordu. Oysa ki savaş bombaları üretiyordu büyükler. Üretiyordu ve atıyordu… Üstelik çocukların, kadınların, yaşlıların üzerine. Niye mi? Belki de savaştan, acıdan, ölümden başka bir şey düşünemesinler diye! Zergele’de, tek vuruşta koca bir tepeyi yerle bir edecek bombayı fırlatırken pilot, emri verirken komutan, kararı onaylarken siyasetçi…

Acaba, onların da çocukları, barış bombaları yapmayı hayal ederler mi bir gün?
Onca insanı, tek seferde yok etmeyi başaran pilot, Diyarbakır’daki üssüne döndüğünde onu da karşılayan bir general olmuş mudur? Onun da göğsüne, uçağından ölüm atışları yaptığı parmaklarıyla okşayacağı bir üstün hizmet madalyası takılmış mıdır? Kariyerine yazılmış mıdır; 150 kilometre, 2 saatlik uçuş, 8 ölü; biri namaz kılarken, bir diğeri hamile, gerisi 27 yaralı; başarılı bir hücum, yerle bir edilmiş köy, yıkık evler, 1 cami, 1 okul…

Sahi, barış bombası icat edebilir mi bir gün, bu ülkenin acıya doymuş çocukları?
Barış bombası üretirse bir gün çocuklar, büyükler insan öldürmekten vaz geçerler mi?

* * *

Zergele!
Seni nasıl anlatırız çocuklara bir gün, bilmem?
Öyle çok alıştık ki, hemen her gün ölüm haberlerinin düşmesine sofralarımıza.
Öyle çok alıştık ki topluca ölmelere.
Silmek öyle kolay mıdır, derin acıları? Üstünü örtmek mümkün müdür durmaksızın kanayan yaraları?
Barış bombası yaparsa bir gün çocuklar, unutmak nasıl mümkün olacak, bunca yaşananı?

Belki kasa kasa paraları; dolarları, euroları sıfırlamak kolay.
Belki fısıldaya fısıldaya kupon arsaları, gemileri, villaları; çikolata ve ayakkabı kutularını sıfırlamak da kolay!
Peki nasıl unuturuz 1977’nin 1 Mayıs’ını, Taksim’ini; 78’de Maraş’ı, Çorum’u, Sivas’ı?
Nasıl unuturuz alev alev yanarken Madımak’ı, Sivas’ı; Diyarbakır’ı, Iğdır’ı ve Lice’yi?
Akıllar ne kadar tutulmuş olabilir sizce bu ülkede, vicdanlar ne ölçüde kanamalı?
Her gün, deniz aşırı büyüyor filolar; dolar dolar, petrol petrol çoğalıyor; ağrımızsa katmer katmer…
Fısıltılar telefondan telefona ulaşıyor, ajanslar birbirinin yalancısı, gazeteler ağlamaklı.
Azarlanmış alt yazılardan öğreniyoruz gerçekleri.
Sizce nasıl hatırlarız Gazi’yi, Gezi’nin güzel çocuklarını?
Roboskili köylüleri, Somalı işçileri, Ermenekli Madencileri.
Yaralı oyuncaklarıyla Suruç’un gül yüzlü gençlerini.
Bir fısıltı gibi gelip geçer mi bütün bunlar?
Sizce nasıl sıfırlanır bu acılar?

@yusufnazim


http://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/sizce-nasil-sifirlanir-bu-acilar,12494

Video: Zergele (+18)
https://www.youtube.com/watch?v=MjZm2wZL3x0

29 Temmuz 2015 Çarşamba

Keşke biz ölseydik

Yusuf Nazım
T24 /29 Temmuz 2015


Keşke hiç yazmasaydım bu yazıyı.
Keşke, bu yazıyı yazmama sebep olan koşullar hiç oluşmasaydı.
Keşke solmasaydı, Suruç’ta, kalbimin aynasına ışık tutan çocuk gülüşlerinden yaralı o yüzler.

*

Pişmanlıklardır bazen bizi hayata küskün kılan.

Ya da, geç fark edilen yanılgılar.
Bazense, kendi istençlerimizdir bizi, çok sevdiğimiz hırçın denizlerin kıyılarına sürükleyen.
Böyle zamanlarda, hep keşkeli sözler dökülür dudaklarımızdan.
Ve keşkeli sözlerle dile gelir pişmanlıklar.
Keşkeyle anlatırız yanılgılarımızı, keşkeyle bitiririz son sözlerimizi.
Ve nihayet, keşkeyle süsleriz en güzel hayallerimizi…

*

Duygularımı, keşkeli sözlere bağlayan o şey!
Elimdeki gazetenin sayfaları arasından duyduğum o ses!
Bir Kürt annesinin yürekleri dağlayan çığlığı…
Ülkenin dört yanından gelip bir mahşer yerinde yanan gençlerin arkasından söylediği o manalı sözler.
Sessiz bir çığlığın kelimelerde can bulmuş hali.
Bütün gülüşleri adına çocukların, bütün gülüşlerini toplayarak gelen kentlerin…
Suruç’a kadar gelip Kobani’ye geçemeyen; çocuk nefeslerini toplayarak Kobani’nin ıssız sokaklarına üfleyemeyen; “Kobani benim evimdir, onu yeniden inşa edeceğiz” diyen gençlere söylenen o söz:

"Keşke o bomba bizim burada patlasaydı. Biz Kürtler alışığız, ama Batı'dan gelen o çocuklar misafirimizdi. Keşke biz ölseydik. Ne diyeceğiz şimdi annelerine."

Ahh, kalbim!
Keşke okumasaydım bu sözleri, ya da hiç görmeseydim.
Keşke almasaydım o gün o gazeteyi.
Alsam bile okumasaydım; okusam da çevirmeseydim o sayfayı.
En azından, o köşeyi atlasaydım.
Ve hiç rastlamasaydım o habere.
Ve orada, o Kürt annesinin, derin acılarla yüklü yüzüne hiç bakmasaydım.
Ve değmeseydi gözleri, gözlerime.
Dokunmasaydı sözleri inceden inceye ruhuma.
Ve ilişivermeseydi bakışlarım, o fotoğrafın altındaki bilgece sözlere…

*

Keşke, acımızı hafifletecek tek şeyin, bir Kürt annesinin feryadında saklı olduğunu bilmeseydim.
Keşke susmasaydı devrim şarkıları çalan o laterna.
Keşke kıymasaydılar gökkuşağının karasına.
Ve bunca genç, bunca çocuk; bu kadar sevgi dolu, böylesine coşkulu, böylesine iyimser olmasaydılar.
Ve dünya böylesine yalan, böylesine ikiyüzlü, böylesine riyakâr olmasaydı keşke.
Ve uygarlık tabii…
Adına demokrasi, çağdaşlık denilen o büyük yalan; körpecik bedenlerin sevgi dolu ruhlarına hileyle zerk edilmiş olmasaydı keşke.

*

Adı Uğur'du, Kasım'dı Ezgi'ydi çocukların; Cemil'diler, Çağdaş'tılar, Nazlı'ydılar.
Kütüphane kurmak için hazırlanıyorken elleri, birden bire soluvermişti ışıl ışıl yüzleri.
Ferdane ve Mücahit'ti isimleri; Murat'tı, İsmet'ti, Okan'dı ve Emrullah'tı.
Sevmede yoktu üstlerine, karşılıksız vermede, çekincesiz gülmede.
Yarışta hilesiz, paylaşmada kavgasız, barışta hep en önde...  
Çoğunun gerçek olmasa da, gerçeğe yakın hayalleri vardı her birinin.
Yarım kalmasaydı düşleri resimler çizeceklerdi yollara, okullara, kreşlere.
Nartanlar, Ferdaneler, Serhatlar; Erdallar, Süleymanlar, Koraylar...
Dersler verecek, hikâyeler anlatacaklardı çocuklara.
Amara’nın dört yanına dağılmış oyuncaklar, ulaşabilseydi eğer Kobani’nin enkazlarına.
Ve Dilek ve Büşra, kendi elleriyle sunabilseydi onları çocuklara.
Pamuk elleriyle Ayda ile Duygu, okşayabilseydiler keşke çocukların o kül rengi yanaklarını. 
Usuldan dokunabilseydi Nazegül ve Alper, Ürkek ve kırılgan bakışlarına çocukların.
Keşke bir zalimin ilkel, vahşi dürtüleri, buna engel olmasaydı.
Keşke sevinçleri yarım kalmasaydı Cebrail ve Alican'ın.
Keşke adları Mert ve Veysel; Yunus ve Mehmet olmasaydı, Suruç’a kadar gidip de bir daha geri dönemeyecek o gençlerin.
Keşke çocuk kalmasaydı gülüşleri Alper ile Osman'ın…

*

Biz duyduk bir Kürt annenin feryadını, Kobani’nin, Suruç’un çocukları duymasaydı 
keşke.
Nice hayalleri olmuştu onların, keşke güzel hayaller kurmasaydılar.
Suruç’un öte yanı harabe, şimdi bir kez daha yıkılmış, bir kez daha yaralı.
Keşke çocukların umutları, böylesine kırılmış, böylesine yalnız kalmasaydı. 
Bir okulunun yıkılmış duvarları arasında gördüm yaralı yüzlerini; çantalarnı, defterlerini, kalemlerini bekliyorlardı Kobanili çocuklar. Bir de henüz kutularından açılmamış oyuncaklarını... 
Anıları kaldı geride o gül yüzlü çocukların, keşke kalmasaydı.
İnsanlık adına adalet ve barış ekmekti düşleri.
Düşlerinin rengine boyamaktı Kobani’nin gri sokaklarını; cesareti kaldı bize çocukların.
Keşke cesaretleri kalmasaydı bize.

*

Keşkeler, acı dolu feryatlarıdır bazen yenilmiş, çaresiz yüreklerin.
Çaresizliğin kıyısında oturur, yapayalnız düşler kurarlar. Hiç farkında bile olmazalar, keşkeli cümlelere açılır acıları; 

"Keşke o bomba bizim burada patlasaydı. Biz Kürtler alışığız, ama Batı'dan gelen o çocuklar misafirimizdi. Keşke biz ölseydik. Ne diyeceğiz şimdi annelerine."

Yalnızca bir Kürt annesinin, yüreğinden kopup gelen acı dolu çığlığı değildi bu!
Nice ateşlerden geçmiş, badireler yaşamış bir halkın, kim olursa olsun, yeter ki el uzatsın ona; pazarlıksız, samimi, gönülden; kardeşten de öte bağlılığın, derinden duyulan istenciydi bu!
Bir Kürt’ün değil, tüm Kürtlerin acılarla sınanmuş, sessiz, sitemsiz feryadıydı duyduğum.
Keşke o annenin, yürekleri dağlayan çığlığını bütün dünya; dağlar-taşlar, börtü-böcek dinleseydi.
Keşke yüreğimde, birdenbire büyüyen o alazlı duyguların ateşi, yalnız benim bedenimi sarmasaydı.
Keşke istisnasız bütün yüreklere işleseydi bu çığlık.

Keşke o gün gazeteye sürmeseydim elimi.
Keşke o gün görmeseydim o haberi.
Keşke duymasaydım o annenin feryadını.
Keşke o gençlerin gülüşleri bu kadar yaralı olmasaydı o gün.
Keşke yüreğimden yaralı olmasaydım ben de.

Keşke bu yazıyı yazmasaydım.

@yusufnazim


11 Temmuz 2015 Cumartesi

Yunanistan, Şatoların Kibri, Erlerin Gücü

Yusuf Nazım
BİA/11 Temmuz 2015



Bu sefer batıdan doğmuştu güneş. Ege’nin karşı kıyısından. Karşı kıyıdan doğmuş, adaların üzerinden yükselerek kıyılarımıza vurmuş, biraz da bizim yüzümüzü aydınlatmıştı. Sevinmiştik. Umudun güneşiydi bu. Adı Syriza’ydı!
*
Dünya finans kapitalinin Avrupa satranç tahtasında bir piyonu andıran Yunanistan, kendi egemenlerinin çıkar dalaşında sürekli istikrarsızlıklar ülkesi olarak anılageldi. Uzun yıllar sağın ve sosyal demokrasinin iflah olmaz kandırmacalarından bıkan kalabalıklar, 2000 ‘li yılların ortalarına doğru yeni bir umut merkezini inşa etmeye giriştiler. Burjuvazinin türlü oyunlarına karşılık sık sık meydanları zapt eden kalabalıklar; solun ve değişimin birçok renginden oluşmuş ötekiler, 2004 yılında Syriza’nın çatısı altında toplanmışlardı. Sonrası, solun ortak bahçesine ekilen tohumların zamanla büyümesiydi. Önce 2004 seçimlerinde barajı geçmiş, ardından 2007’de %5 oy almış, derken 2012’de %26 lık oy oranıyla ülkenin ikinci partisi olmayı başarmışlardı.

Her defasında, krizlerin yükünü ustaca halkın sırtına yıkmayı başaran komşu yarımadanın gözü açık egemenleri en sonunda geçen 25 Ocak 2015 genel seçimlerinde baltayı taşa vurdular.  Bu öyle bir taştı ki, baltanın keskin ucunun çarpmasıyla oluşan kıvılcımlar tüm Avrupa kıtasının üzerinde kara bulutların oluşmasına neden oldu. Uzun yılların sabırlı ve inatçı mücadelesinin sonucunda bir araya gelmeyi başarmış radikal solcular nihayet %36 lık oyla iktidar olmuşlardı. Avrupa’nın ve dünyanın güç merkezleri şaşkındı. Yunanistan’ın soylu sınıflarının kırk yıllık egemenliğine son verilmiş, bir zamanlar hiçe sayılanların, kemeri sıkılanların, sokağın sahiplerinin sesine kulak verenler iktidar olmuştu.

Finans kapitalizminin temsilcileri, para kulelerinin zirvelerinden durumu soğukkanlı öfkeyle izliyorlardı. Beklentileri o idi ki, Avrupa’nın bu yaramaz solcuları, ilk derslerini aldıktan sonra akıllarını başlarına toplayacak, sermayenin tahayyül edilemez gücü karşısında eninde sonunda diz çekeceklerdi.

İktidar olmuşlardı ama muktedir değillerdi

Ancak bir garipti bu yeni iktidar sahipleri. İktidar olmuşlardı ama muktedir değillerdi. Kibirleri yoktu. Gizleyecek şeyleri de… İktidarlarının ilk gününe, parlamento binasının önündeki, halkı meclis üyelerinden ayırmak amacıyla yapılan demir çitleri kaldırmakla başlamışlardı. En az Gümülcineli bir çiftçi kadar köylü, Selanikli esnaf kadar şehirli, evsiz bir yurttaş gibi sokaktandılar. Üstelik caddede yürürken dükkânının önünde bacak bacak üstüne atmış güneşlenen Atinalı bir esnafın istifini bozmadan “hey ne haber Çipras?” selamına, burnu kibirle büyümüş bir başbakan değil, eşit bir yurttaş sevecenliğiyle karşılık verecek kadar halktandılar.

Bir yurt dışı gezisinden dönüşte, masasında bulduğu zarf dolusu parayı, “bir başbakanın yurt dışı ziyaretler için harcırah alamayacağını” söyleyerek iade eden; iktidarın ilk gününde işten atılan 595 temizlik işçisini işe geri alan, çocuk ve C tipi cezaevlerini kapatmaya karar veren, Türkiye-Yunanistan sınırındaki dikenli telleri kaldırılacağını söyleyen, bakanlıklardaki lüks makam araçlarını “lüzumsuz ve masraflı” olduğu gerekçesiyle satışa çıkaran, bazı özelleştirmeleri rafa kaldırmak gibi gariplikleri yapan yine onlardı.

*
Yunanistan politik arenasında on yıllardır yok sayılanların, dışlanmışların, ötekilerin sesiydi Syriza. “Başka bir dünya mümkün” hayaliyle yola çıkmıştı. Halkların çektiği acılardan habersiz, sığındıkları şatolarından yeryüzünün bütün denizleri ve kara parçalarına hükmetmeye çalışan Avrupa burjuvazisinin kalelerine yalın kılıç yürüyen umudun şövalyesi gibiydi o.

Ne var ki, ülkenin açgözlü egemenleri geride boğazına kadar borçlu bir ülke bırakmışlardı. Haramilerin sofrasında, halkının son lokmasına kadar göz dikilmiş bir pazarlık masası buldu önünde Syriza. Vakit yoktu! Borçlular kapıda, finans örgütleri tetikte, şantaj diz boyuydu. Para kulelerinin zirvesindekiler, yarımadanın eski kafalı bu genç solcularına hadlerini bildirmek için sabırsızca bekliyorlardı.

Satranç tahtasının yapayalnız kalmış erleri

Syriza, bütün önemli taşlarını baştan kaybetmiş, kaleleri yıkılmış ve dört yandan kuşatılmış bir satranç oyununda buldu kendini. Satranç tahtasının yapayalnız kalmış erleri gibiydiler adeta. Avrupa’da paranın sahipleri işte bu koşullarda masaya kibirle oturdular. Görüşmeler Syriza için bunaltıcıydı. Dünyanın en büyük finans örgütlerini arkasına almış Avrupa burjuvazisi bütün önemli taşlarını ileri sürdü. Toplantılar birbirini kovaladı, kozlar ortaya serildi, şartlar sıralandı; aba altından sopalar gösterildi. Şatoların ihtişamlı gücü karşısında erlerinki ne olabilirdi ki? Avrupa burjuvazisi, doymak bilmez iştahıyla, kendi çıkarlarını korumasının tek yolu olarak Yunanistan halkına kemerlerini daha fazla sıkmayı dayattı!

Bu durum yarımada halkı için daha büyük vergiler, daha fazla işsizlik, daha geç emeklilik ve daha çok yoksulluk; her şeyden öte daha büyük onursuzluk demekti. Böylece uluslararası finans kapital, nice kurnazlık ve hilelerle dolu bu satranç oyununda, iyice köşeye sıkıştırdığı yarımadanın deneyimsiz oyuncularını neredeyse mat etme noktasına kadar getirdiler. 

Oysa ki satranç tahtasının dişli erleri hiç de kolay pes etmek niyetinde değillerdi. Avrupalı kapitalist devletlerle kreditörlerin, Eurolardan oluşan para kuleleri, dolambaçlı finans oyunları, şantaj kokan bunca spekülasyonları arasında unuttukları bir şey vardı: Eşitsiz satranç oyununda köşeye sıkıştırmaya çalıştıkları bu genç ve haddini bilmez solcuların dayandığı halk tabanı!
Ve işte bu genç radikaller, Avrupa burjuvazisinin hiç aklına gelmeyecek bir şeyi yaptılar; kendilerine dayatılan kırk katır mı, kırk satır mı sorusunu, desteğini alarak iktidar oldukları halka sormayı tercih ettiler! Bu referandum demekti… Avrupalı devletlerin olağan zamanlarda dillerine pelesenk ettiği “demokrasi” sözcüğü böylece, birdenbire Syriza’nın elinde geri tepmesiz bir silaha dönüşüverdi.

Bu, bir kez iktidar olduktan sonra kendi egemenlik alanlarında istediği gibi at koşturmaya alışmış Avrupa’nın şımarık burjuvazisi için alışılmadık bir şeydi. Ve şimdi, belki de ilk defa demokrasi sözcüğü, kibirli egemen devletlerin korkulu rüyası haline geliyordu. Bu yüzden çok kızgındılar! Olacak şey miydi; Avrupalı oligorkların bir ülke iktidarına dayattıkları reçeteyi, ilk defa olarak bir iktidar kendi halkına sormaya cüret ediyordu! Demokrasiyi, seçimden seçime yurttaşların oy vermesi olarak yorumlamaya alışmış Avrupa’nın büyük devletleri satranç masasında köşeye sıkıştırdıkları bu genç solcuların kıvrak zekâsının ürünü olan referandum talebi karşısında önce afalladılar. Kısa süren şaşkınlıktan sonra karşı saldırıya geçmekte gecikmediler. Kredi olmadan Yunanistan’ın yaşayamayacağı, Syriza’nın kumar oynadığı, oylamadan hayır çıkması durumunda ülkenin felakete sürükleneceği propagandasını yaptılar. Halkı krizle, açlıkla, korkuyla hizaya getirme çabaları böylece sürdü gitti.

Yıllardır kendi halkının emeği üzerinden zenginleşerek ülkeyi içinden çıkılması güç bir borç batağına sürükleyen Yunanistan’ın asalak, bezirgân sınıfları da Avrupalı egemenlerin yanında saf tutmaktan geri kalmadı. Seçimlerden önce Syriza’yı küresel sermayenin düşmanı, AB karşıtı, anarşinin, istikrarsızlığın ve belirsizliğin temsilcisi olarak göstermelerinde ne denli haklı olduklarını anlatıp durdular.

OXI

Sonunda referandum günü geldi çattı. Sandıklar açıldığında sonuç anketlerin ötesinde bir sonucu gösteriyordu. Dünya egemenlerinin Yunanistan halkını korkuyla, açlıkla terbiye etme çabaları sonuç vermemiş, komşu %61,3 oranında OXI demişti! Evet OXI! Hem de kuvvetli bir HAYIR! Yunanistan halkı şantajlara boyun eğmemiş, iktidardaki bu genç solcuların onurlu duruşunu desteklemişlerdi.

Yunanistan yarımadasından yükselen kuvvetli OXI sesi dünya sermayesinin  kulelerinde bir deprem etkisi yarattı. Onların, Avrupa’nın genç radikal solcularına diz çöktürme çabaları sonuç vermemişti. Komşu yarımadanın genç Syriza’sı, Avrupa’daki şatoların karşısına umudun şövalyesi olarak çıkmıştı. Yunanistan halkı ise, kıta Avrupası’nın şatolarından yükselen tehditlere boyun eğmek yerine, bu gözü pek şövalyenin peşinden gitmeyi seçmişti. Ege’nin öte yakasındaki  komşunun, umudu ve onuru kırılan bir ülke olmaktan kurtulma çabasıydı bu; açlıkla, yoklukla, yoksunlukla tehdit edilen bir ülkenin, radikal genç bir partinin güzel hayallerine ortak oluşuydu. Belki de, diz çökerek sürünmektense, ayakta ölmeyi yeğleyen bir halkın onurlu duruşuydu bu.

Avrupa’da sermayenin şatoları şimdi şaşkın

On yıllardır tek kutuplu bir dünyada yaşıyoruz. Yeryüzünü bir ahtapot gibi kuşatmış, insanlığı ve doğayı akıl almazcasına yıkıma sürükleyen, Ortadoğu’yu ise bir cehenneme çeviren finans kapitalizmin karşısında insanlık bir umut arayışında. Özellikle Avrupa’nın ve Asya’nın yeni umut arayıcıları, en önde fırlayarak ipi en önde göğüsleme heveslisi Yunanistanlı kardeşlerine gözlerini dikmiş merakla bekliyorlar. Sonradan kendilerinin de başlarına gelmesi muhtemel bu satranç mücadelesinde Yunanistanlı kardeşlerinin deneyimlerine ihtiyaçları var. Bir süredir, onlar da satranç tahtasında erlerini ileri sürmüş, kendi egemenlerinin yapacakları hamleleri gözlemekte. Belli ki uzun sürecek bir mücadele de onları beklemekte.

Avrupa’da sermayenin şatoları şimdi şaşkın. Avrupa satranç tahtasındaki erlerin, ellerinde demokrasi kılıcıyla girdikleri bu savaşta, beklenmedik zaferi karşısında neye uğradıklarını şaşırmış durumdalar. Bir yandan Atina’nın bu genç şövalyelerine öfkeyle diş bilerken, öte yandan kapandıkları gösterişli şatolarında, kapalı kapılar ardında yeni planlar peşindeler. 

*
Biliriz ki erler, satranç tahtasında tek başına güçsüzdürler. Onlar, ne yapıp edip karşı mevzilere sızmak, yeni mevziler tutmak, yeni kaleler inşa etmek durumundalar.  Bu yüzden hamlelerini akıllıca yapmak zorundalar. Aksi taktirde daha çok servet, daha fazla kar hırsıyla gözü dönmüş, doğayı ve insanlığı acımasızca kemiren finans kapitalizmin sayısız hileleri ve tuzakları karşısında tutunmaları zor.

Şimdi, besbelli yeni bir dönemeçte Yunanistan halkı. Avrupa’da taşlar yeniden diziliyor. Dünya kapitalizminin para kuleleri gardını almış, gücünü yokluyor, yeni bir hücum düzenine geçiyor. Atina’nın gözü pek erleri ise, arkalarında yarımadanın emekçileri, öğrencileri, dışlanmışları ve ötekileri olarak Avrupa’nın bu en donanımlı şatolarına karşı akıllıca saf tutma telaşındalar. Bakalım, şatoların kibiri ve kurnazlığı karşısında, erlerin gücü neyi gösterecek.

10 Haziran 2015 Çarşamba

Fotoğraflar ve söyledikleri

Yusuf Nazım
T24 /

Seçimden dört günce.
HDP’nin Erzurum mitingi.
İnsanlar şenlik havasında yürüyorlar.
Barışa, geleceğe, özgürlüğe, inanmışlar.
Bu ülkenin geleceği için umut besliyorlar.
Daha güzel, daha yaşanılası, daha insanca bir dünyanın özlemi içindeler.
Bu düzen değişmeli diyorlar.
Kavga etmekten, savaşmaktan, çözümsüzlükten yorgun düşmüşler.
Ölümler olsun istemiyorlar artık.
Yok sayılmak, yoksun olmak, öteki olarak yaşamaya devam etmek, dışlanmaktan bıkmışlar.
Özlemini duydukları adil, eşit, hakça bir dünya için şanslarını, önlerine koyulan sandıklara atacakları oy pusulalarıyla denemek istiyorlar.
Birazdan miting başlayacak.
Ve onlar, adına demokrasi denilen bu oyuna bir şölen havasında dâhil olacaklar.
Halay çekecekler, slogan atacaklar, öfkelerini, kızgınlıkları dışa vuracaklar; ne istediklerini, niye istediklerini, hasreti oldukları şeyleri, beklentilerini dile getirecekler.
Oysaki bu karnaval havasındaki gösteriden memnun olmayanlar da var.
Dadaşlar kendi Erzurum’un sokaklarında karanlık gölgeler kol geziyor.
Yollar kesilmiş, köşe başları tutulmuş, karanlık ve isli suretler kaplamış dört bir yanı.

Barış…
Vazgeçilmez olan şeyin adı.
Özgürlük…
Egemen olanı korkuya sürükleyen rüzgar.
Umut…
Giderek çoğalan bir nehir.
Ve o nehire doğru yürüyen insanlar; kadınlar, gençler, yoksullar, dışlanmışlar ve ötekiler…
Her renkten, her dilden, her cinsiyetten.
Farklı görüşlerden, farklı din ve mezheplerden, farklı mesleklerden.
Tek istedikleri şey daha fazla adalet, daha çok eşitlik, daha çok özgürlük.
Oysaki muktedirin dağarcığına sığmayan kavramlar bunlar.
Oysaki kimilerinin hazmedemediği kelimeler.

Dillerde çoktadır ezbere dönmüş kelimeler.Miting alanı yavaş yavaş doluyor.
Bir sokağın görüntüsü.
Beri tarafta kadraja girmemiş bir polis yığınağı.
Emir büyük yerden.
Onlar düzeni ve asayişi koruyup kollamakla görevliler.
Hepsi de kalkanlı, coplu, robokoplu.
Sokağın başında, ön tarafta bir güruh.
Bir kısmı oturmuş, bir kısmı ayaktalar.
Fotoğrafa aksediyor karanlık suretleri.
Ağzı salyalı, sümüklü, küfürlü.
Ellerinde taş!
Ve başka bir sokak ve başka bir fotoğraf.
Sanki birbirinden kopyalanmış bir grup.
Bıçaklı, satırlı, palalı.
Sorsan, yürekleri iman dolu, hepsi kuvvetli Müslüman.
Cüppeli, ayetli, dualı.
Sabırsızlar.
Ateşli ve sabırsız.
Arkalarında kolluk kuvvetleri, TOMA’lar, akrepler.
Tam tekmil hazır bekliyorlar.
Ellerinde bıçaklar ve satırlar da var.
Fırlayıp önüne ilk çıkan Kürt’ün ya da HDP’linin böğrüne saplayarak  bağırsaklarını döktürecek kadar iştahlılar.
En azından öyle görünüyorlar.
Sırtlarını yasladıkları yer mi?
Belli ki sağlam.
Öylesine sağlam ki, taştan, bıçaktan, paladan oluşan silahlarını saklamak gereğini bile duymuyorlar.
Dizginsiz, kural tanımaz bir iktidar hırsının beslediği nefret söylemi yüzlerinde öylece sırıtıyor.
Sırıtıyor ve muktedirin gücünden aldıkları belli olan bir güvenle, orada hazır bekliyorlar.
Bakışlarındaki vahşi öfke, dişlerinde biledikleri düşmanlık öylesine nefret dolu, öylesine hiddetli ki, sanırsın birazdan önlerinden geçecek bir hayvan sürüsüne büyük bir hışımla dalacak, ellerindeki palalar ve kasaturalarla önlerine gelen her şeyi kesip doğrayacaklar…


Düşünüyorum…
Düşünüyorum da bir yerden tanıdık sanki bu tablo.
Bir zamanlar “gençlerimiz güvenlik güçlerine yardım ediyor” diyen politik fikriyatın sahipleri geliyor aklıma.
Görünürde hepsi bayrak ve memleket sevdalısı gençler, delikanlılar.
En az onlar kadar gözü dönmüş ve kararlılar.
Devletlü büyükleri tarafından o yıllarda, sırtları sıvazlanan o çocuklar kadar cesurlar.
Üstelik çok daha yakın bir zamandan da tanıdık geliyor bu resim.
Ay yıldızlı bayrağın önünde, asayişi sağlamakla görevli polislerle birlikte poz veren Hrant’ın katiline nasıl da benziyorlar.
Ve belli ki Madımak’ta 35 aydını diri diri yakacak denli güçlü imana da sahipler.

Sonrası mı?
Sonrası malum.
Göğsü iman dolu kalabalık tez elden harekete geçecek.
Gözü dönmüş bir iktidar gücünün ektiği nefret söylemi dadaşların kentinde sokak sokak boşalacak.
Ateş ve duman, gaz ve zehir, pala ve kasatura bir birine karışacak.
Oradan geçmekte olan bir minibüsü çevirecekler; taşlayıp durduracaklar.
İçinden, yasal bir mitinge giden sürücüyü indirerek linç edecekler.
Yetmeyecek aracıyla birlikte yakacaklar.
Böylece, kendilerini düzeni tesis etmek konusunda mesul sayanlar, görevlerini eksiksiz yerine getirmek kusur eylememiş olacaklar.

Sonuç mu?
Sonuç açık!
Bir anda bölünmekten kurtuluverecek ülke.
Süratle özgürleşeceğiz.
Adalet ve eşitlik fışkıracak her yerden.
Asgari ücret yükselecek, insanca yaşayacak bir düzeye geliverecek.
Kölece çalışma koşulları ortadan kalkacak, cümle taşeron işçilerinin.
Koşar adım yaklaşacağız muasır medeniyetler seviyesine ve el ele verip çağ atlayacağız hep birlikte.
Huzur içinde bir memleket bekleyecek bizi.
Sadece birkaç galiz fotoğrafla, onların söyledikleri kalacak geride…

@yusufnazim


http://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/fotograflar-ve-soyledikleri,12098