29 Ocak 2015 Perşembe

Bu iş yerinde grev var!

Yusuf Nazım
KIZAK/İçinden hayat geçen yolculuklar, Öykü (*)

Belki de özlediğimiz bir şeydi. Belki, kaybettiklerimize dair belleklerimizi tazelememize neden olacak küçük bir ipucu. Ya da, yanılgılarımızdan çıkartacağımız bir ders, unutulmaya yüz tutmuş nice şeylere dair bir sevinç işareti...

Sabahın, artık eskimeye yüz tutmuş o sonbahar aydınlığında, sararmış ağaç yaprakları arasından sızan güneşin ışınları, hiç alışık olmadığı üzere bir pankartı aydınlatıyordu;

“Bu İş Yerinde Grev Var! “

Gülümsedi... Yılların, artık çok geride bıraktığı, unutulmuş onca şeye dair bir şeylerin kımıldadığını hissetti içinde; henüz kaybolmamış umutlar, geçmişten geleceğe duyduğu, bir türlü bastırılamayan özlem ve henüz çıkılmamış yolculuklar… Eski, soluk sarı duvarlarıyla bahçe demirleri arkasına saklanmış Telefon Santralı binasının önünden geçerken, sessiz, yürekten bir selam çaktı içinden. Belki duydular içeridekiler, belki duymadılar. Belki sessiz bir gülümsemeyle aldılar selamını. Belki de, grevde geçen bu ilk günün heyecanlı sohbetleri arasında, hiç fark edilmeden eridi gitti bu selam…

Arabasını, bu düşünceler içerisinde park etti yolun kenarına. Biraz önce, telefon santrali binasının önünden geçerken hissettiklerini hazmedebilmek için olsa gerek, aracının içinde bir süre bekledi. İş yerinin önünde, yoldan gelip geçenleri izledi. Aynı duyguları yaşayıp yaşamadıklarını merak etti. Herkes telaşlı telaşsız, kaygılı kaygısız cadde ve kaldırımlarda yürüyor, hep o birbirine benzeyen halleriyle bir yerlere yetişmeye çalışıyor gibiydiler. Bazıları için, olağanın dışında bir kaygıyla başlayan bu günden, onların payına düşen bir şeyler var mıydı acaba? Belki kiminin akrabası, kiminin çocuğu, kiminin komşusu grevle başlayan böyle bir günden kendi nasiplerine düşeni, şu ya da bu şekilde alacaklardı. Ya da, bütün bu olup bitenden habersiz, her günkü sıradan yaşantılarından farklı hiç bir şey hissetmeden, en olağan hallerini taşıyarak bu devasa metropolün kalabalık caddelerinde kaybolup gideceklerdi.

Sonunda, hep aynı düş gücünün eseri benzer kurgularla, içinde eksik kalmış bir şeyleri duyumsayarak girdi odasına. Sorular peşini bırakmadı, ardı sıra geldiler;

“Grevin ilk günü nasıl başlamıştı acaba?“
“İş yerine nasıl bir heyecanla gelmişlerdi?”
“Günü nasıl karşılamışlardı?” 
“Aileleri nasıl yolcu etmişti onları?” 
“Kahvaltı yapmışlar mıydı?” 
“İş yerinde bir ihtiyaçları var mıydı?” 
“Yalnız mıydılar?” 
“Yürekleri tedirgin miydi?..” 
“Yoksa, yeni güne, yeni bir adım atarak kazançla çıkmayı umdukları bir mücadeleye girmenin gönül rahatlığı içinde miydiler?...”

Eli kendiliğinden uzandı telefona...

                                          * * *

Yol kenarına, sıra sıra dizilmiş çınar ağaçlarının, sararmış yaprakları arasından sızan sabahın ilk ışıkları ürkek ve tedirgindi. Bu tedirginlikten, içeride çalışanların, ya da grevin ilk gününe çalışmadan başlayanların paylarına düşen, kaygı dolu bir bekleyişten başka bir şey değildi. Güneş, dalga dalga yaydığı günün bu ilk ışıklarıyla sanki bir sonbahar sabahının serinliğini daha yenmeye çalışıyordu.


Yirmi beş yıldır ilk defa greve çıkılıyordu... İlk defa kendilerine sunulanın dışında, kendileri için bir şeyleri yaratmak istiyorlardı. İlk defa, önlerine konulan bir şeyi kolayca kabul etmeden ona itiraz edecek, ilk defa söylenen bir şeyi duymazlıktan gelecek, çalışma yaşamları boyunca hep üretmek için kullandıkları bu aklı ve emeği, ilk defa üretmemek için kullanmayı deneyeceklerdi. Hayatlarında, belki de bir ilk olacak bu şeyin, o tarif edilmez heyecanı inceden inceye bütün bedenlerini sarmış, damarlarında bir uğultu gibi akan kan, bu serin sonbahar sabahında yüreklerinde adeta bir fırtınaya dönüşmüştü.

Belki birazdan bağıra çağıra çalacaktı telefonlar. Arıza kaydı vereceklerdi bir bir. Belki yeni bir müşteri arayacak, günlerdir bir türlü gelmeyen servisten hesap soracaktı! Belki haftalardır bekleyen bir diğeri, yeni adresine telefon bağlantısının niye bir türlü yapılmadığını şikayet edecekti. Belki bölge müdürü arayacak, belki tersleyecek, azarlayacaktı. Belki, greve çıktıkları bu ilk güne inat yağmur gibi yağacaktı telefonlar; arıza, bakım, şikayet, ADSL diye...

Derken ilk telefon çaldı! Grevle başlayan bir günün mahmur ve ağırdan sessizliğini bozan ilk şeydi bu. Ofisleri, yan yana dizili santral kabinlerinin bulunduğu ve klima ile sürekli soğutulan santral odasının hemen yanındaydı. İçerideki masanın etrafında dört kişi oturuyordu. Taze demlenmiş çaylarını fırtlarken, tedirgin bakışlarını, buruş buruş alınlarında saklamak ister gibi bir halleri vardı. Masada oturan dört işçi çalan telefon sesine önce aldırmadı, bakmadı bile. Telefonun ikinci çalışına da hiç biri oralı olmadı. Üst üste çalmaya devam eden ring sesi, sonunda birbirleriyle göz göze gelmelerine neden oldu. Gözlerindeki korkuyla karışık tedirginlik odadaki ağır havayla bütünleşti.

Bu kadar ısrarla telefonu çaldıran kimdi acaba? Belki amirleriydi! Belki arıza için kayıt bırakacak bir müşteri... Belki, kötü bir habere çalıyordu telefon; hiç beklemedikleri dişli bir müşteri çıkacak, avazı çıktığı kadar bağıracaktı!.. Ne diyebilirlerdi ki? Nasıl savunabilirlerdi kendilerini?.. Karşılarındaki öfkeyle bilenmiş haykırışlara ne karşılık verebilir, görevlerini yapmadıklarını nasıl açıklayabilirlerdi? 

İçlerindeki korkuyla karışık tedirginlik duygusunun yerini belli belirsiz bir pişmanlık duygusu alıverdi birden. Niye çıkmışlardı ki bu greve! Yıllardır ekmeğini yedikleri bu devlet kapısında, şimdi niye bu kadar umarsız oturuyorlardı? Yıllardır böyle gelmiş ve böyle kurulmuş bir düzeni birden bire nasıl değiştireceklerdi? Greve katılmak da nereden çıkmıştı böyle? Karısı bile söylemişti bunu… Belki de yanlış mı yapmışlardı? Yanılmışlar mıydı yoksa? Bu kadar işsizin olduğu koşullarda, çalışıyor olmaları bile önemli bir şanstı aslında. Buna şükür etmeleri gerekmez miydi? Biraz kayıpları olsaydı, ne olurdu sanki? Üç lokma daha azalmış sofralarından, ne çıkardı bundan?

Telefon acı acı çalmaya devam ediyor, caddeden geçen arabaların gürültüleri bir uğultu halinde açık pencereden, inadına inadına içeri doluyor, korna sesleri adeta bir protestoya dönüşüyordu. Israrla çalmaya devam eden telefonun kulakları tırmalayan sesi giderek daha da büyüyordu... Dört işçi yeniden göz göze geldiler. Derken, içlerinden bir tanesi yavaşça doğruldu, ürkek adımlarla telefona doğru isteksizce yürüdü. İşiteceği ilk azar cümlesine karşı, sanki içinden bir hazırlık yapıyordu. Eli telefona ilk defa bu kadar ağır uzandı. Ahizeyi yavaşça kaldırdı. Titrek bir sesle;

“Buyurun, Esenkent Santralı” dedi.
Karşıdaki ses,

“Hüseyin beyle görüşmek istemiştim” dedi.

Santral görevlisi, korkarak ve yavaş sesle,

“Efendim bu gün grevdeyiz” diye yanıt verdi.

Telefonun öbür tarafından, gayet yumuşak, sevecen bir ses tonuyla tek bir cümle akıverdi kulağına;

“Greviniz kutlu olsun arkadaşlar. Başarılar dilemek için aramıştım..”

Afalladı. Birdenbire, yüreğine doğru sıcak bir kütlenin hücum ettiğini hissetti. Gözleri kararır gibi oldu, başı döndü, boğazı düğümlendi. Yutkunmaya çalıştı, başaramadı. İçindeki, biraz önce hissettiği korkuyla karışık kaygılara dair duygudan eser kalmamıştı. Gözlerine, yıllardır unutulmuş, sanki hasreti olduğu şeylere dair bir sevinç ışıltı gelip yerleşti.

“Teşekkür ederim efendim, sağ olun” diyebildi ancak. 

Arkasına dönmeden bir süre öylece kalakaldı. Ahizeyi ne zaman yerine koyduğunu fark etmedi bile. Kendini toparladığında, geriye, arkadaşlarına doğru döndü, birkaç adım attı. Masadaki üç işçiden başka, sanki odanın bütün eşyaları susmuş ona bakıyordu. Yanlarına geldiğinde, yutkundu, öksürür gibi yaptı. Yılların yıprattığı, yüzündeki o derin izlerden aşağıya doğru ağır ağır süzülen iki damla göz yaşını saklayamadı...

                                           * * * Aramakla iyi etmişti. İçerisinde hissettiği o büyük boşluğu, bir parça olsun gidermiş olmanın rahatlığını duydu yüreğinde. Sabahın, o taptaze ve yeni bir güne hazırlanan bütün ışıklarını odasına dolmuş gibi hissetti. Gözleri aydınlandı. Yüreği, sıcacık ve ekmek tazeliğinde akan bir şeyleri fısıldıyordu sanki. Ekrandaki kendi siluetini şöyle bir süzdü. Elleri kendiliğinden uzanıverdi klavyeye. Bilgisayar, internet, elektronik posta… Takırdayan tuşların sesleri bozdu odanın sessizliğini; birden cümlelere dökülüverdi tek tek sözcükler, ışık hızıyla dağıldı dört bir yana;

“Haydi, bir selam da siz söyleyin onlara, belki duyarlar...”

Not: Bugün metal iş yerlerinde 10 ilde, 22 fabrikada grev var. Haydi, bir selam da siz söyleyin onlara, belki duyarlar :)

(*) "KIZAK/İçinden hayat geçen yolculuklar" öykü kitabından
Evrensel Basım Yayın 128 s. İstanbul, 2012, ISBN : 9786055315214

26 Ekim 2014 Pazar

Benim annem cumartesi

Cumartesi Anneleri 500. haftada Galatasaray'da
Yusuf Nazım
Evrensel
26 Ekim 2014
Benim annem cumartesi. Hem de uzun yıllardan beri.

Uzun yıllardan beri benim annem Galatasaray Lisesi’nin önünde. Elinde kırmızı bir karanfil, göğsünde bir yara. Çığlıklarını sessizce bırakıyor sokaklara.
Benim annem neden cumartesi? Çünkü benim annemin çocuklarını kaybettiler.
Çünkü onlar çocuklarından haber alamıyor. Benim annemin bir mezarı dahi yok çocuklarının. Benim annem bayramlarda mezarlığa gidemiyor, çocuğunun mezarına el süremiyor. Benim annemin, evinin aralık kapısına bakan gözleri daima yaşlı ama ağlayamıyor.

* * *

Onlar başlangıçta yalnızca bir elin parmakları kadar azdılar. Çaresiz, yüreği yanık ve perişandılar. Kim eşini kaybetmişti, kimi çocuğunu, yakınını. Hepsi de bir vicdan arayışındaydılar. Yıllarca çalmadıkları kapı, başvurmadıkları makam kalmamıştı. Ç
ocuklarını sağ bulmak isteyen anaların arayışı, zaman geçtikçe onların ölü bedenlerini aramaya, çok daha sonra ise kemikleriyle yetinmeye dönüşmüştü.

Çaresizlik, sonunda bu bir grup kadını 27 Mayıs 1995 cumartesi günü İstanbul’da Galatasaray Lisesi önünde buluşturmuştu. Amaçları, yeni kayıpların yaşanmaması, kaybedilenlerin akıbetinin araştırılması ve sorumluların adalet önüne çıkarılarak yargılanmasıydı… Dövizsiz, pankartsız, slogansız, ellerinde sadece kayıplarının fotoğraflarıyla oturarak belki duyulur diye, sessizliklerinin ses olmasıydı.
İşte, benim annem bu yüzden cumartesiydi.

Taşıdıkları resimlerin hikâyeleri kirli bir tarihe akıyordu onların. Sessizlikleri, sevdiklerine ulaşmanın çabasından ibaretti ve katlanıldıkça çoğalan acıları taşıyorlardı analar yüreklerinde.

20 Mart 1995'te evine gelmeyen Hasan Ocak'tan 55 gün haber alınamamıştı. Onun işkence edilerek telle boğulmuş cesedi İstanbul'da Beykoz Ormanları’nda bulunmuştu. Hasan Ocak’ın ıssız bir ormanda bulunmuş cesedinin kimsesizler mezarlığına gömüldüğü ortaya çıkmıştı. İşte, Hasan Ocak’ın işkence edilmiş bedeninin kimsesizler mezarlığında bulunduğunun ortaya çıktığı andan itibaren benim annem hep cumartesiydi...

Ne ilk kaybedilendi Hasan Ocak, ne de son olacaktı.
22 Mayıs 1995’te Rıdvan Karakoç’un da aynı akıbeti yaşadığı anlaşıldı. Daha nice kayıpları vardı bu ülkenin. Nice analar taş basıp beklemişti bağrına. Nice ananın kapısı bir daha kapanmamıştı; giden ve bir daha geri dönmeyen çocuklarının ardından.
İşte bu yüzden, her cumartesi Galatasaray Meydanı’nda artık bir grup kadın vardı. Her birinin bir yakını gözaltında kaybedilmişti. Her birinin yüreği yarısından kesilmişti. Otuz kadar insanın her birinin yarısı eksilmişti.

İşte bu yüzdendir ki her hafta benim annem cumartesiydi.
Onlar, sadece yakınlarının kemiklerinin bulunmasını değil, aynı zamanda sorumluların hesap vermesini istediler; yargı önüne çıkarılmasını, bir daha benzer acıların yaşanmamasını dilediler. Bunun için, her cumartesi, Galatasaray’da sessiz bir çığlık olup kanadılar. Ellerinde kayıp resimleri, yarım saat boyunca hiç konuşmadan oturdular. Kaldırımlarda, soğuk taşların üzerinde evlatlarını ve onların katilleri aradılar. Yanlarından gelip geçen insanların gözlerine bakarak medet umdular. Ne kayıplarını bulabildiler, ne de onların katillerini. Ama yılmadılar..

Cumartesi toplanmaları bir ayını doldurmamıştı ki, korkuya bulanmış zifiri bir karanlık dikildi önlerine. 1996’da Habitat Zirvesi sürerken polis saldırıları başladı. Her seferinde panzerler, Tomalar, akrepler yürüdü üzerlerine. Örgütsüz, dövizsiz, pankartsız ve slogansız bekleyen anneler dövüldüler, yerlerde süründürüldüler, polis köpekleri salındı üzerlerine, her hafta gözaltına alındılar… Onlarsa korkmadılar, direndiler... Beş hafta sürdü saldırılar. Lakin, gücünü yasalardan alıyordu karanlık. 1999’da eylemlerine ara vermek zorunda kaldılar.
Zaman ne açılmış yaralarını kapattı onların, ne acılarını dindirdi. Ne de kaybolmuş evlatlarından haber aldılar. 10 yıl sonra, yarım kalan yolculuklarına 2009'da yeniden koyuldular. 31 Ocak 2009'da, 1915'te kaybedilen Ermeni aydınları da kayıplarının arasına katarak yollarına devam ettiler.
Sonra Diyarbakır’dan, Batman’dan, Urfa’dan ve Cizre'den başkaları onlara ses oldular. Biraz daha büyüdüler, çoğaldılar. Giderek daha çok duyulur oldu çığlıkları, Avrupa’dan, Amerika’dan, Şili’den, Arjantin’den, Meksika'dan. 'Türkiye'de gözaltında kaybolanlar' ın çığlığı bütün dünyayı dolaştı. İstatistiklerde birer rakam olmaktan giderek çıktı kayıplar. Etleri, kemikleri, kokuları ve hatıralarıyla akıllarda yavaş yavaş yeniden canlanmaya başladılar.

* * *

27 Mayıs 1995’de Galatasaray’da ilk defa cumartesiydi benim annem. Aradan beş yüz hafta geçmişti. Şimdi 25 Ekim 2014’te, benim annem yine cumartesiydi.

Kayıplarının peşinde bir türlü kırılamayan dirençti benim annem.
Benim annem her hafta bir çığlıktı Beyoğlu’nda, Galatasaray’da, Meydan’da bir lisenin önünde.
Benim annem dinmeyen bir ağıttı Batman’da, Diyarbakır’da, İstanbul’da.
Benim annem, çocuklarını 12 Eylül cuntasının karanlık zindanlarında kaybetmiş bütün annelerdi.
33 yıl boyunca, mezarsız oğlunun bir gün çıkıp gelecek kemiklerini bekleyen Berfo Ana’ydı benim annem.
Soğuk ve puslu bir İstanbul gecesinde, kimsesizler mezarlığına gizlice gömülmüş Hasan Ocak’ın annesiydi.
Kalçalarında polis köpeklerinin diş izlerini taşıyan zülüfleri kanlı perçem bütün kadınlardı. 
Benim annem yağmurdu, çamurdu, kardı, soğuktu; polis copunun, gazının, kalkanının altında dinmeyen bir ızdıraptı.   
Benim annem sedef göğüslerinde ay yüzlü resimler taşıyan bir isyandı. 
Susmasını öğrenmiş bir çığlıktı benim annem; susa susa kanamış, kanaya kanaya açılmış kapanmayan bir yaraydı.
Benim annem gençliklerinden vurulmuş nice oğullardı, artık hatıralarda kalmış gül yüzlü evlatlardı benim annem. 
Bütün o gül yüzlü evlatların artık hiç duyulmayacak nefesiydi, kaybedilmiş bütün güzel çocukların sesiydi.

2 Ekim 2014 Perşembe

Bir fotoğrafın heceleri

Kobanê - Suruç sınırı, 20 Eylül 2014
Yusuf Nazım
Cumhuriyet
2 Ekim 2014


Bir fotoğraf… Belki bilirsiniz; bu sefer çok uzaklardan değil. Hemen yanı başımızdan... Adı peygamberler şehri Urfa’mızdan, Suruç’tan. Hani o, pasaporta ısınmamış olan yanımızdan; adı eşkıyaya, kaçakçıya çıkmış diyarımızdan...

Anların bellekleridir fotoğraflar. Bir kez basılmışsa deklanşöre, açılmışsa eğer sol memenin altındaki cevahirin gözü, sözünü esirgemezler. Yalnızca bir kareden ibaret kalır gerçek. Bazense, her pikseli ayrı bir fotoğraf olur; ses olur, söz olur, tarihin belleğine çizilir, kalın bir iz olur.

Bu fotoğrafa iyi bakın!

İnsanlığımızı parça parça bölen sizce nedir? Dikenli tel örgüler, beton duvarlar, içi su dolu kuyular mı yoksa? Şurada, onları ayıran şeyi siz yoksa dikenli tel mi sandınız? Bir dikenli tel var ortalıkta, doğru! Bir değil, üstelik çok dikenli tel var; kimi döne dolana yüreğimize sarılmış, kiminin eğri büğrü dikenleri, yırtıcı ve uzun, etlerimize batmış. Havada vicdanları kanırtan bir sessizlik… Toprakta çöl sıcağı, ruhlarda acı, bedenlerde yangın; arbede ve mahşer, canlı bir cehennem!

Seslerin, renklerin, acıların yurdu bir fotoğraf. Orada flu bir kalabalık var, canlı. Toza toprağa bulanmışlar; ceketli, fularlı, türbanlı. Korkulu, telaşlı gözüküyor suretleri, çoğu kadın ve çocuk, bir kısmı da yaşlı… Geride bir minare şerefesi, nasılsa yeşil kalmış birkaç ağaç ve Kobanê kentinin silueti…

Havada asılı duran bu ölüm kokulu sessizlik neyin nesi? Hissettiniz mi yaralı bakışlarını çocukların? Fark ettiniz mi, yer yer eğilmiş telleri, bükülmüş, dolanmış birbirine, eğreti… Sıcak bedenlerini, dikenli tellere vurmuş insanların izleri var orada, kanlı... Dikkatlice bakın; yırtılmış bir gömlek kolu, bir tişört yahut bir entari, bir bez parçası asılı kalmış geçenlerden, hala canlı…

Bu fotoğrafa iyi bakın!

Gölgede kırk derece sıcak, güneşte kaç cehennem ateşi yapar? Aç mıdır? Açlık umurunda mıdır? Onu tutuşturan yangının farkında mıdır? Belki susamıştır, içecek bir tas su bulamamıştır… Tanrıların ona reva gördüğü bu zulmün ayırtında
mıdır?     

Sahnede bir figüran değil bu, orta yerde gördüğünüz! Ne de soyut bir resimden fırlamış obje! Bakın, ayakları çıplak! Üstelik düştü, düşecek; güçlükle duruyor pedalları üzerinde bir tekerlekli sandalyenin. Ellerini yummuş mudur? Yumuşak derisinin yüzü çizgilerle dolu, yaşlı bir kadın mıdır? Terk edilmiş bir hasta, bir sakat, ya da terden sırılsıklam olmuş bir hayat; analı, babalı, kardeşli bir insan mıdır? Dört büklüm olmuş, eğilmiş bir yanına, çocuklu, torunlu bir can mıdır? Geride kalmış bir soranı, arayanı, merak edeni var mıdır?

Biraz ileride, ölüm naraları işitiliyor orta çağ cellâtlarının. Ezan seslerine karışıyor fetvaları. Bir utanç abidesi gibi duruyor önümde, sessiz bir çığlık gibi kanıyor gözlerimde fotoğraf. Medeniyet fışkırıyor ortasından, anlı-şanlı Batı medeniyeti; çağdaşlık, gelişme, insan hakları… İçinde can çekişen insanlığın soluk yüzü… Ah, kalbimin yalnız kalmış kuşları! Ah, dünyanın yalnızları! Ortadoğu’da bir vahşet makinesini fonluyor dünyanın büyük tüccarları. Kobanê diz çökmüyor ama! Kobanê ayakta. Öfke yoğuruyor gençlerin bakışları. Kadınlar, yüreklerini taşıyorlar avuç avuç cepheye…

Rüzgârlar ölçüyorsunuz siz, yağmurlar, fırtınalar, depremler. Barbarlığın şiddetini ölçecek endeksiniz üretilmedi mi daha? Görüyorum, durmadan alçalıp yükseliyor borsalarınızın trendi. Oysaki her gün, kurlara endeksleniyor yedi kıtada açlığımız bizim. Boşuna yorulmayın. Demeçleriniz, kar etmez bu fotoğrafı anlamaya. Sözler, korkuya batmış çocuk yüzlerinin yerine geçmez! Bakın, orada öylece duruyor hala vicdanları kanatan o sessizlik. Senetleriniz aklamaya yeter mi sanıyorsunuz bu fotoğrafı? Söyleyin, hangi kutsal kitabın ayetlerinde yazılıdır bu zulüm? Kaç varil petrole bedeldir tellerde lime lime sallanan insan ve hayvan etleri? Dualarınız dindirebilir mi bu fotoğrafın renklerine gömülmüş acıyı? Hangi insanlığın sinesinde saklıdır, ağızlarınızda bıçakların açmadığı bu sükûn?

Bu fotoğrafa iyi bakın!

Dört yanı puşt zulası bir resim. Üzerine üzerine geliyor medeniyet. Taa Amerika’dan, İngiltere’den, Fransa’dan geliyor akın akın… Özgürlük ve demokrasi taşıyor dünyanın bütün kırlarına; Afganistan’a, Irak’a Suriye’ye, Libya’ya.

Aynı fotoğraf karesinin heceleri bunlar; ölüm ve katliam haberleri taşıyor manşetlerden. Kol kola giriyor kırk devletli koalisyon kuvvetleri, gösteri oyunları yapıyorlar biteviye. Bakın, büyük devlet adamlarının nutuklarını yayınlamakla meşgul televizyon kanalları. Nicedir üç vardiya çalışır olmuş silah fabrikaları. Antenler, dünyanın geri kalanına demokrasi kusmaya devam ediyorlar hala. Hemen yanı başımızda, ölüm ayetleri yayınlanıyor, kılıçları kana batıyor her an barbarların.

Dokunuyorum fotoğrafa, ayaklar altında büyük insanlık, paramparça… Uygarlık akıyor her yanından, kan revan içinde bir uygarlık! Irak’a özgürlük geliyor hemen! Kadın pazarları kuruluyor Rakka’da, Musul’da, başka diyarlarda. Bedenleri haraç mezat satılıyor kadınların. Genç kızlar ve çocuklarsa revaçta!

Eyy, yeryüzüne bunca acıyı reva gören tanrılar! Çağdaşlığınız olmaz olsun sizin! Olmaz olsun atomu parçalarına ayıran biliminiz; uydularınız, uçak gemileriniz, füzeleriniz! Bir avuç dolar uğruna, bu cennet yeryüzünü kanla boyadığınız fetihleriniz. Olmaz olsun o yere göğe sığmayan kibriniz, orta çağdan kalma saltanatınız; sayılardan, yüzdelerden beslenen muktedirliğiniz…  

Renkli piksellerinden ağır ağır, incecikten sızıyor acı. Biliyorum, hükmü yok yazdıklarımın. Dilimde daha çok kanamalı duruyor şimdi heceler. Sözler yetersiz, kelimeler kifayetsiz kalıyor. Orada, toprağı, dikenleri, havayı kanırtan sessizliğin ortasında, o tekerlekli sandalye… Kızıyorum kendime! Ne yazsam, ne söylesem az. Zalimlik cümlelere dar geliyor. Oysaki çok daha fazlasını hak ediyor bu resim…

Bu fotoğrafa iyi bakın.

Öyle çekinmeyin, yaklaşın… Gözlerinizi üzerine dikin, uzun uzun bakın! Belki tanırsınız. Tanrıların yeryüzüne armağan ettiği bu zulümden utanırsınız. Ne bir söz cambazının söyledikleri, ne bir kelime ustasının marifetleri anlatabilir bu resmi… Fotoğrafın içine girin, o tekerlekli sandalyeye oturun!

Gözlerinizi kaçırmayın sakın! Bu fotoğrafa iyi bakın…

19 Eylül 2014 Cuma

Çankaya’da bir darbecinin portresi

Yusuf Nazım
T24 /19 Eylül 2014

Yerler halı. Uzun bir koridor. Duvarda, yan yana asılı on bir adet çerçeveli fotoğraf. Bir, iki, üç, dört… Yedincinin önünde duruyor, başını hafifçe çeviriyor, onunla göz göze geliyor…

*

O bir darbeciydi. Silahlı suç örgütün başı… Ülkenin üzerine kâbus gibi çöken vahşet rejiminin sorumlusuydu… Türlü entrikalar, psikolojik savaş yöntemleri, suikastlar, gizli kışkırtmalar… Ükeyi uçurum kenarına sürükleyip sonra darbe yapan çetenin lideri!

650 bin gözaltı, 83 bin siyasi dava, 1 milyon 683 bin fişleme… 348 bin kişiye yurt dışına çıkma yasağı, 14.509 kamuda işten atılma, on binlercesini istifa ettirilmesi, 30 bininin ülkeyi terk etmesi! Yetmedi, 14 bin kişiyi yurttaşlıktan çıkarma, 39 ton kitabın yakılması, 937 filmin yasaklanması, 8 gazetenin kapatılması… 50 idam, 420 işkencede ölüm…  Hepsi, 12 Eylül vahşet rejimin ürünleriydi. Ve bütün bu suçlar işlenirken suç örgütünün en başında o vardı!

Çankaya’da, bir köşkte, uzunca bir koridorda asılıydı resmi. Duvarda, yan yana asılı portrelerin yedincisiydi o! O resimdeki dudaklardan dökülen emirlerle yürüyordu bunca zulüm, ölüm ve işkence. Ve aynı portrenin kirli elleri imzalıyordu ölüm fermanlarını.

Hala o duvarda asılıydı resmi

İşkencenin her türünü denemek onların işiydi; kum torbalarıyla dövülen, hücrelerde kan tükürüp işeyen, İstiklal marşını ezbere okuyamadığında ölümüne dayak yiyen, aç bırakılıp makatlarına coplar sokulan, dışarı dökülen bağırsakları torbalara doldurularak önlerine konulan insanlar hep onların eseriydi! Aklın almayacağı, en vahşi işkence yöntemlerinin uygulandığı Diyarbakır Zindanları’nı dünya işkence tarihine armağan eden zulüm makinesinin yaratıcısıydı o! Abartı yoktu; babalarının önünde kız çocuklarına, çocuklarının önünde annelerine tecavüz ediliyordu; İnsanlar, kafasına çivi çakılarak öldürülüyor, 'bambulu oda' larda çırılçıplak soyularak işkenceye tabii tutuluyorlardı. Falakalarda, ayak tabanları, el ayaları patlatılıyor, kaba yerleri eziliyor, tırnakları sökülerek çırılçıplak soyulan tutukluların üzerine kurt köpekleri salınıyordu. Bütün bunlar yapılırken silahlı çetenin lideri, hemen her gün televizyonlara çıkıp, güç ve kudret gösterisinde bulunmaktan geri kalmıyordu!

Çankaya'da bir darbecinin portresiydi o... Hala orada, o duvarda asılıydı resmi! Ve hala kanlı gözleriyle izliyordu olup bitenleri…

Kelimenin tam anlamıyla “katil” di! Ünlü, “asmayıp da besleyelim mi” deyişi ona aitti. Eşit olsun diye “bir ordan, bir burdan astık” diyen de yine oydu. Eline geçirdiği devlet aygıtıyla ülkenin anasını ağlatan da o! Sendikalara kıyan, grev yapmayı olanaksız hale getiren yasalar onun yasalarıydı. İnsanlık dışı taşeron sistemini ülkenin başına bela eden ve nice Soma’lar yaratan kanunlar onun anayasasından alıyordu kudretini. Üniversitelerde, onun getirdiği YÖK eliyle okunurken bilimin canına, siyaset onun imzaladığı yasalarıyla zapt-ı rapt altına alınıyordu. Ve sonradan gelen siyasetçiler hep gönül rahatlığıyla oturuyordu onun yaptığı yasalarının üzerine. İlkokullarda, zorunlu din dersinin mimarı, çok şükür yine oydu. Kadim halkımızın varlığını, “kırt” diye resmi tarihe geçirmek yine ondan başkasının marifeti olmayacaktı...

Çok başarılıydı! Bu yüzden okullara, caddelere, sokaklara kendi adının verilmesini gururlanarak kabul ve teşvik etti. Sonradan gelenler hep onu örnek aldı, onun izinden gittiler; parklara, spor tesislerine, üniversitelere kendi adlarını koyarak doyurdular nefislerini. Bugün bile hala sokaklarda bir katilin izi var. Köşe başlarında, her an bir katille karşılaşmak mümkün. Çocuklar, hala bir katilin adını okuyarak giriyorlar her gün okullarına. Olur olmaz yerlerde, olur olmaz zamanlarda, bir tabelada karşımıza çıkıveriyor aynı katilin adı. Hala bir katilin adıyla anılıyor caddeler, parklar, bahçeler…

Çankaya’da bir köşk. Yerde kırmızı halı, uzun bir koridor, duvarlarında çerçeveli fotoğraflar. Bir, iki, üç, dört… Yedinci sırada bir katilin portresi! 12 Eylül 1980 sabahı, silahlı bir suç örgütüyle meclisin kapısına dayanan, seçimle işbaşına gelmiş hükümeti devirip tüm partileri kapatan, liderlerini hapse attıran bir çetenin lideri! Sonradan, el koyduğu devlet aygıtının gücünü kullanarak kendini %92 oyla cumhurun başı seçtiren haydut; çerçeveli resmini Çankaya’da bir köşkün, kırmızı halılı koridorunun duvarında 7.sıraya astıran zat! Kenan Evren’in portresi…

Ayağında delik, sırtında kurşun

Şimdi, cumhurun yeni başı yürüyor. İçi rahat mı, değil mi belirsiz! Ama kalbinde bir yük; darbeyle, hileyle, şerle zindanlara tıkılıp yıllarca orada unutulanların yükü; aydınların, sanatçıların, yazarların; suçsuzların ve günahsızların yükü! Tarihe kanla yazılmış toplu kıyımların; Maraşların, Çorumların, Sivasların; sene 1977’de 1 Mayısların, Sivas’ta Madımakların, Diyarbakır’da Lice, daha nice katliamların yükü…

Cumhurun yeni başı Çankaya Köşkü’ne doğru ağır ağır yürüyor. 12 Eylül 1980’de, on yedisinde, yağlı bir urganın ucunda sallanan bir çocuğun yüküyle yürüyor! Gözaltında kaybedilen, işkence edilen, öldürülen, idam edilen binlerce, on binlerce apak yüzlü gencin, kadının, delikanlının yüküyle… Yakılan, yıkılan, boşaltılan binlerce köyün, sayısı belirsiz faili meçhullerin, her cumartesi Galatasaray’da ağıtları arşa yükselen çaresiz annelerin yükü…

Çankaya’da, kırmızı halıda, bir koltuğa doğru yürüyor. Göğsünde ağır bir yük; Roboski'de uçaklarla, bombalarla, oyalamalarla parça parça edilenlerin yükü; Gezi'de ölen canların, hunharca gözü oyulanların, Berkin Elvan'ların; ayağında delik, sırtında kurşun, kaldırımda yüzüstü yatan Hrant’ın yüküyle yürüyor…

Ağır adımlarla ilerliyor. Yürüdükçe kalbindeki yük büyüyor. Çankaya’da, kırmızı bir halının üzerinden, bir duvarda asılı darbecinin portresinin önünden geçiyor. Eski bir alışkanlık belki, başını çeviriyor, gözleri, darbecinin kanlı gözleriyle buluşuyor, minnetle eğiliyor, selamını veriyor…

Adımlarını giderek açıyor. Tıpkı diğerleri gibi, darbecilerin yanındaki gösterişli yerini almak üzere sabırsızlanıyor. Bakışlarında donukluk, kalbinde hafif ağrı; bir elini göğsüne götürüyor. Belki bu yük ağır, taşıyamayacağı kadar ağır. Kim bilir şimdiden başlamıştır, kıldan ince, kılıçtan keskin bir köprünün sorgusu. Ortadoğu’da vahşet, Gezi’de cinayet, camilerde vaaz, ayakkabı sesleri; zehir, destan, ölüm, Kabataş’ta bir bacıya zulüm! Damla damla su, senet senet ihale; vakıf, baraj, akmayan dereler; Loç Vadisi, Solaklı, Gerze, Tortum! Belki bir suçluluk duygusu, belki de sonun başlangıcı, belki de başka bir dünyanın ahiret korkusu...

Çankaya’da bir darbecinin portresi! Kırmızı halı. Uzunca koridor…

@yusufnazim

5 Eylül 2014 Cuma

Sizin hiç anneniz oldu mu?

Yusuf Nazım
Özgür Gündem
5 Eylül 2014

Sizin, hiç anneniz oldu mu? 

Acı yüklü suretleri geçiyordu resimlerin önümden. Birdenbire durdum! Tanıdık gelmişti görüntüsü. Sarı toprağın üzerinde, yüz üstü yere kapaklanmıştı. Sanki eğilmiş de, kulak vermiş bir ninniyi dinliyordu... Elleri yumuktu. Dudaklarındaki emziği yere düşmüştü. Belli ki, toprağı avuçlayan minik parmaklarının gücü, onu ayağa kaldırmaya yetmemişti. Tekini öne katlamış olduğu ince bilekli bacakları da öyle… Belki yaşıyordu, belki son nefesini vermek üzereydi, belki de ölmüştü… 

Sizin, hiç anneniz oldu mu?

Bir zamanlar, onun vardı! Oysa şimdi kayıp, yok! Belki başka bir dağın başında yaralı ve yalnızdır… Belki dermanı tükenmiş bir yokuşta, öylece yere yığılmış kalmıştır... Belki de çırpınıp kurtulamamış, cayır cayır bir yangının ortasında, donup kalmıştır korkusundan. Belki silahlı, sakallı, cüppeli bir vahşinin iri kıllı elleri koparmıştır onu yavrusundan…

Biliyorum… Onun bir annesi vardı! Acıkınca göğüslerine bastırır, üşüyünce yumuşacık kollarıyla sarardı. İpeksi teniyle dokunurdu süt kokan ellerine. Yanından asla ayırmazdı; kokusuyla sever, bakışlarıyla okşardı.

Sizin hiç anneniz oldu mu?

Onun bir annesi vardı! Onu, adına Şengal denen bir dağın eteklerinde gördüm! Körpecik bedeniyle toprağa uzanmış yüz üstü yatıyordu. Sanki yuvasından ayrı düşmüş gibiydi. Kanatları kırık, körpe, küçük bir kuş gibiydi. Sanki yorulmuş, gözlerini sonsuz, huzurlu bir uykuya yummuş gibiydi…

Ajanslara yeni düşmüş bir resimdi o. Bir taşın dibinde soluksuz kalmış, adına medeniyet denilen çağın görüntüsüydü! Vaatlerle, sözlerle, kelimelerle kandırılmış bir dünyadan gelen korkak, sefil, aciz bir ölümdü şimdi o… 

Sizin hiç anneniz oldu mu?

Onun bir annesi vardı! Adı Havin’di, belki Emine, ya da Ayşe… Rojin’de olabilirdi pekala, Sakine’de.. Ama adı Havin’di! Biliyorum, adı Havin… En çok da Havin’di adı…

Kızgın toprağın üzerinde uzanmış, şimdi sessizce yatıyor Havin. Ajanslara yeni düşmüş gibi, körpecik suretiyle bize sorular soruyor Havin… Hangi Tanrı tutuşturmuş olabilir onu bu dağın başında yakan ateşi? Hangi Tanrının ona biçtiği kaçınılmaz kader, onu böylesine kurda kuşa yem eden? Üstelik hangi dostun ihaneti vardı bu kaderde?

O çocuğun bir annesi olmalıydı! Koşup kucaklamalıydı; başını göğsüne gömüp koklamalıydı.

Beş çocuk annesi kadın

Sizin hiç anneniz oldu mu?

Şengal Dağı’na kaçan beş çocuğun bir annesi oldu! Beş çocuk annesi kadının erkeği daha kaçamadan öldürüldü! Şimdi günlerdir yollardalar. Yol dediysem, yol değil, kuşun kurdun uğrak yeri, ıssız, kurak bir garip diyardalar. Medeni dünyanın yarattığı bir canavarın insanlık dışı zulmünden kaçıyorlar onlar! Dağları, vadileri, tepeleri aşıyorlar; taşlara dost, kayalara yoldaş oluyorlar… İki kırık ekmek, bir yudum suya hasret yürüyorlar.

Kızgın güneşin altında, taşların arasında, terk edilmiş bir bebek! Durur mu kadın, onu da yanlarına alıyor. Adını Lorin koyuyor… Dağ, taş, insan dolu! Mahşeri bir kalabalık; oraya buraya kaçışanlar, geride kalmış yaşlılar, sakatlar; yürüyemeyenler, kucaklarda, sırtlarda taşınanlar... Çocuklar aç, sefil, dermansız. Açılan bir insanlık koridoru, uzun bir yol, kadın ve altı çocuk… Günler sonra Rojava’dalar…

Şimdi, ağlıyor beş çocuk annesi kadın. Geriden kalan erkeğine ağlıyor; toprağına, taşına, sofrasına, sedirine… Lorin bebeyi evlatlık almak isteyenlere, “vermem!” diyor! “Dünyada vermem!”Sarıyor şefkatli kanatlarıyla çocuğu, açıyor sedef  göğüslerini, gömüyor dudakları arasına yavrunun…

Sahi, sizin hiç anneniz oldu mu?

Ölümden kaçarken çocukları için, ölümlerden ölüm beğenmek zorunda kalan bir kadın gördünüz mü siz hiç? O kadın sizin anneniz oldu mu? Öldürmek nedir, bilmeyen bir halkı, Ezîdîleri hiç duydunuz mu? 72 kıyımdan sağ kurtularak bir dağın eteklerini yurt bellemişler, hiç tarih kitaplarından okudunuz mu?

O topraklar ki nice kavimlere yurt oldu, nice kavimlere mezar… Kimi duyuldu, kimi duyulmadı. Kimini yazmaya bile tenezzül etmedi tarih kitapları.

Şimdi, bir insanlık trajedisi yaşanıyor Şengal Dağı’nın kuytuluklarında. Sık sık haberler düşüyor ajanslara, hiç dinlediniz mi? İnsanlığın böylesine sağır, böylesine dilsiz, böylesine kör olduğuna daha önce hiç tanık oldunuz mu? 

Lorin bebek mi? Lorin bebek kurtuldu. Onun bir annesi oldu.

2 Eylül 2014 Salı

Barış üstünüze olsun

Yusuf Nazım
Evrensel /2 Eylül 2014

İkinci Dünya Savaşı, Almanya’da Nazilerin %48 oyla iktidara gelmesinden sonra 1 Eylül 1939 günü Polonya'yı işgaliyle başlamıştır. Dünyanın yaşadığı bu ikinci büyük savaş, ardında 53 milyonu ölü 100 milyonlarca yaralı ve sakat bırakarak 1945 yılında Sovyet Orduları’nın Berlin’e girmesiyle sona ermiştir.

Polonya işgaliyle birlikte Almanya, 1939 yılından 1941'in başına kadar Avrupa topraklarının çoğunu ele geçirir. 1941 Haziran'ında Nazi Almanya’sının liderliğindeki Avrupalı Mihver Devletler, esas hedeflerindeki Sovyetler Birliği'ni işgal etmeye başlarlar.

Sovyet topraklarında, tarihteki en büyük kara savaşı cephesi böylece açılmış olur.  Almanya ve diğer faşist müttefikleri askeri gücünün önemli bir bölümü bu savaş için ayırır. Ekim Devrimi’nden sonra bütün kaynaklarını sosyalizmin inşasına ayıran Sovyetler Birliğinin, Moskova önlerine kadar gelen Nazi orduların yol açtığı işgal sebebiyle sanayi alt yapısının önemli kısmı yıkıma uğrar. Leningrad savaşında, dünya tarihinin en büyük kuşatması yaşanır. 872 gün süren bu kuşatmada şehir cesetlerle dolar, taşar. Tam 1.5 milyon Sovyet insanı sadece Leningrad savunması sırasında ölür, bundan daha fazlası yaralanır, sakat kalır. Dünyanın büyük güçlerinin yarattığı bu yeniden paylaşım savaşında, tüm dünyada kaybedilen 53 milyon insanın 20 milyonu Sovyetler Birliği topraklarında ölür.

Alman ordularının Stalingrad cephesinde yenilmesiyle savaşın kaderi değişir. Bundan sonra Kızıl Ordunun karşı taarruzu başlar. Sovyetler Birliği ve Polonya orduları Berlin’i ele geçirir. Almanya'nın 8 Mayıs 1945'te koşulsuz teslimiyetiyle birlikte Avrupa’da savaş sona erer.

Pasifikte, Çin ile Japonya arasında başlamış olan savaş ise, ağırlıklı olarak Japon orduları ile Amerika Birleşik Devletleri arasında devam etmektedir. ABD’nin Japonya’nın Hiroşima ve Nagazaki kentlerine attığı ve 154.000 sivil insanın topluca ölümüne yol açan atom bombaları sonucunda bu savaşın da sonu gözükür. 15 Ağustos 1945 tarihinde Japonya’nın teslim olmasıyla Pasifikteki savaş da böylece sona erer.

İşte, 2. Dünya Savaşının büyük yıkımlarından sonra "bir daha asla" diyerek güçlü bir barış vurgusu yapılmak istenir. Bunun için sosyalist ülkeler öncülüğünde “Dünya Barış Konseyi” kurulur. Bu konsey, savaşın insanlık üzerinde yarattığı  acıların bir daha yaşanmaması amacıyla 2. Dünya Savaşının başlangıç günü olan 1 Eylül’ün Dünya Barış Günün olarak kutlanmasına karar verir.

Uzun yıllar 1 Eylül’ün Dünya Barış Günü olarak kutlanmasına karşılık Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 1981’deki 57. birleşiminde, “Genel Kurul’un açılış günü olan her Eylül’ün üçüncü salı gününü” “Uluslararası Barış Günü” ilan eder. Yıllar sonra da Genel Kurul'un 7 Eylül 2001 tarih ve A/RES/55/282 sayılı kararı ile 21 Eylül'ün Barış Günü olarak kabul edilir. Kabul edilmeye edilir ama BM nin barış günü hiçbir zaman cılız, seremonik törenlerin dışına çıkmaz. Dünya Barış Konseyi öncülüğünde yapılan çok güçlü barış günü kutlamalarına karşın, savaşların acımasızca yaşandığı koşullarda Birleşmiş Milletler törenleri, barışı küçük ve sosyetik salonlara hapsetmekten öte gitmez.

Buna karşılık, barışa ihtiyacı olan ülkeler Dünya Barış Gününü, güçlü bir şekilde alanlarda kutlamaya devam ederler. Uzun yıllardan beri Türkiye’de ve Kıbrıs’ta da her yıl 1 Eylül, Dünya Barış Günü kitlesel olarak kutlanmaktadır.

/*
Öyle görünüyor ki dünyada, baskı, sömürü, adaletsizlik, eşitsizlik olduğu sürece savaşlar da sür git devam edecektir. Nitekim İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra yaşanan bölgesel savaşlarda milyonlarca insan hayatını kaybetmiş, yaralanmış veya sakat kalmıştır.

Diğerleri bi yana, hemen yanı başımızda, ABD’nin Irak’a müdahalesi ile yaşanan savaş, bu ülkeyi baştan aşağı büyük bir yıkıma uğratmıştır. Bu saldırı ve sonrasında ortaya çıkan iç savaşlarda, Opinion Research Business’in Ağustos 2007 tarihli rakamlarına göre 1.033.000 insan ölmüştür.

ABD ve bağlaşıklı saldırgan güçlerin sonraki müdahaleleriyle Afganistan, Libya ve Suriye’ye de sıçrayan savaşlar aynı şekilde büyük yıkımlara yol açmaya devam etmektedir.

Bugün, kendilerini uygar olarak niteleyen ABD ve kimi Avrupa devletlerinin Ortadoğu ve Afrika’da yol açmış olduğu savaşlar, bu savaşların yarattığı kaotik ortam bölgeyi tam bir cehenneme çevirmiş, burada yaşayan halkları ise bu ateşle baş başa bırakmıştır.

Halen, sıcağı sıcağına yaşamakta olduğumuz Şengal’deki büyük Ezîdî katliamı, yaşanan büyük göç ve tüm dünyanın gözü önünde Filistin halkına karşı Gazze’de yürütülen savaş, tam da bu sürecin devamıdır.

Yaşanılanlar bir kez daha göstermektedir ki, dünyadaki halklar barışa ve özgürlüğe her zamankinden daha fazla ihtiyaç duymaktadır.

Savaşsız, baskısız, sömürüsüz bir dünya dileğimle…

Barış üstünüze olsun!

19 Ağustos 2014 Salı

Dünyanın Yalnızları

Yusuf Nazım
T24/19 Ağustos 2014


Doğu Akdeniz açıkları. USS Enterprise Uçak Gemisi. Onu, Taylor Hassas istihbarat Gemisi
izliyor… Radarlar, bilgi toplama ve gözetim merkezi NOSIC’e mütemadiyen sinyaller gönderiyor… Kürecik’te bir radar üssü, uydularla online haberleşiyor…  Aynı anda İsrail’in Ramad David Askeri Havaalanı’ndan bir A-4G Skyhawk savaş uçağı havalanıyor. Kanatlarında 250 kg ağırlığında bombalar; üzerinde Made in France etiketi, radar kontrol sistemleri ABD patentli, yakıtı Türkiye’den…  
*
Gazze Şeridi. Altı kilometre genişliğinde, kırk kilometre uzunluğunda kara parçası. Çevresi betonla, ateşle, barutla çevrili. İki yanı karadan, bir yanı denizden İsrail kuşatmasında. Diğer yanı ise Mısır Devleti tarafından kapatılmış. Tam bir açık hapishane. İçinde Filistin Halkı… İnsansız hava araçları dolaşıyor tepelerinde; Condorlar, Heronlar, Predatorlar… Vurulacak hedefleri kodluyorlar hafızalarına bir bir. Uyduların 240 km2 toprak parçasına zumlanmış kızılaltı ultra hassas kameraları durmaksızın çalışıyor; sokak sokak, ev ev, apartman apartman resimler çekiyor, şifreli sinyaller gönderiyor ana kumanda odalarına... Modern çağın yeni silahları uçaklara yüklenmiş, denenmek için hazır bekliyorlar. Birazdan lazer güdümlü füzeler, ölüm emirlerini işleyecekler. Şaşmaz bir biçimde, itinayla vuracak hedeflerini. Geceleri fosfor bombaları yağacak. Konfeti sanacak çocuklar onları. Pul pul aydınlanacak Gazze’nin semaları. Yüksek irtifalı uçaklar uranyum boşaltacaklar geceleri, kayıtlara, savaş hasarı olarak geçmeye hazır Gazeli sivillerin üzerine.
*
A-4G Skyhawk uçağı Gazze semalarında. Koordinatlar 31° 31’ 17,70” Kuzey, 34° 27’ 12,39” Doğu. Radar hedefe kilitleniyor. Güdümlü bir füze ateşleniyor… Tiz bir vınlama sesi, bir ıslık, kulakları sağır eden patlama! Hava gümbür gümbür, gökler yarılmada! Aşağıda ölüm, yangın, mahşer… Cehennem bu olsa gerek! Sanki yer yarılıyor! Sanki değil, gerçekten yarılıyor! Birkaç apartman birden havalanıyor. Bir dağ parçası kopuyor yerin dibinden. Süpersonik jetler yeri göğü inletiyor! İnsanlar kalabalık, çaresiz! Evlerden, pencerelerden, deliklerden ve tünellerden fırlıyorlar; karınca gibi çoklar, koşuyorlar, kaçışıyorlar! Her yer oluk oluk kan, lime lime et, parça parça ceset… Havada ölüm kokusu, kan kokusu, is kokusu… Yalnızlar… Yapayalnızlar… Ama ihmal edilebilecek kadar çoklar! Böcekler gibi değersiz, haşere gibi önemsizler. Modern bir dünyanın gözü önünde, modern bir savaş makinesi tarafından acımasızca öğütülmeye hazırlar; Filistin’in evlatları, Gazze’nin çocukları, dünyanın yalnızları onlar! Hepsi açık bir hapishanenin içindeler… Ölüme ve kırıma mahkûmlar; çepeçevre kuşatılmış, kimsesiz ve çaresizler…

Biraz ileride, iş makineleri harıl harıl çalışıyor. Dozerler, zeytin ağaçlarını söküyor köklerinden, bombalar ise binaları; keskin nişancılar sapan atan çocukları avlıyorlar mahallerde. Gözlemciler hummalı bir çalışma içindeler. Filistinli ölü çocukları sayıyorlar mütemadiyen. Arada bir, Demir Kubbe Füze Savunma sisteminden kurtulup İsrail’e düşebilen roketlerle ilgili mesajlar yayınlıyor ajanslar. İşgal altındaki Filistinlileri kınamak için dünyanın bütün medeni ülkeleri sıraya giriyorlar. ‘İsrail’in kendini savunma hakkı kutsaldır’ diye açıklama yapıyor ABD! Onu destekleyen bir açıklama geliyor hemen, demokrasinin beşiği İngiltere’den. Fransa boş durur mu, ‘İsrail’in kendini savunma hakkına saygı göstermek gerekir’ diye düşüyor ajanslara haber…

Melek Tavus’un çocukları

Dünya. Yeryüzünden 35.756 km yükseklikte, NROL-15 casus uydusu. Kuzey Yarımküre. Hedef sinyal koordinatları 38° 52’ 15,31” Kuzey, 77° 03’ 22,56” Batı. Amerika Birleşik Devletleri, Washington DC., Pentagon. Uzak Doğu Strateji Geliştirme Departmanı… Veri Toplama ve Değerlendirme Merkezi... Görüntü Gözlem Odası kalabalık. Dev bir ekran. Yüzlerce küçük monitör. Hızla akan görüntüler... Kontrol masasında bir el uzanıyor, tuşa dokunuyor; dev ekranda bir resim karesi donuyor birden! Bir dağın görüntüsü. Hayvan sürüleri insan sürülerine karışmış, kaçıyorlar! Resmin altında, The Sinjar Mountains yazısı… Şengal Dağı’nın eteklerinde, yerden 3000 metre yüksekte uçmakta olan MQ-9 Reaper İnsansız Hava Aracının vızıldayan sesi duyuluyor… Ölüm çeteleri konvoylar halinde ilerliyorlar; Şengal’e, Haseke’ye, Kobane’ye doğru... Ellerinde Amerikan silahları; Hammerlar, obüsler, zırhlı araçlar; yakın ve orta menzilli füzeler, hareketli rampalar… 
*
Dokuz kilometre genişliğinde, elli beş kilometre uzunluğunda çıplak bir dağ parçası: Şengal Dağı… Kuru çöl sıcağının kavurduğu toprak, çatlamış kayalar, ıssız vadiler. Hayvanların bile yaşamayı reddettiği, Tanrı’nın terk ettiği bir diyar. Eteklerinde Şengal, Telefar, Sinun… Tarihin 73 kez kıyıma uğrattığı bir halk; Melek Tavus’un çocukları…

Katliam ve kırım haberleri düşüyor ansızın ajanslara. Irak’a götürdükleri demokrasi, kelle kopararak ilerliyor Irak’ın çöllerinde. Öyle ya, Tanrı değil mi bu, emrediyor! Ve gözünü kırpmadan yerine getiriyor kulları. Ölüm emirlerini uygularken Kuran’dan ayetler okuyor cellâtlar. Her ölüm kaç sevap eder, kim bilir? Her sevap kaç ölüme bedeldir? Bu coğrafyada, inancı, cinsi, sesi, sözü farklı olanların, katli vacip ölümler düşüyor artk paylarına.

Kara giysiler içinde zincire vuruluyor kadınlar ve genç kızlar. Köle pazarlarında basit rakamlara dönüşüyor, galiz kötülükler akıyor körpecik bedenlerine çocukların. Öldürdükçe çoğalıyor sevapları adamların; içtikçe daha çok kana susuyor, yok ettikçe daha da artıyor iştahları. Cennet’in anahtarını boyunlarına asarak her gün daha çok cana kıyıyor katiller.

Bir de müsebbibi var, bu orta çağdan kalma barbarlığın. Onlar ki, cehennemin kapısını aralayan iblisler gibiler; dünyanın en çağdaş, en uygar ülkeleri(!). Sahte gözyaşlarıyla sıra girmişler. Nasıl da ellerini ovuşturarak izliyorlar uzaktan; Irak’a, Libya’ya, Suriye’ye özgürlük getirmeye ant içmiş, batının en demokratik devletleri! Nasıl da hevesle konmayı bekliyorlar paylarına düşecek petrolün sofrasına.

Silahtan beter, ölümcül oluyor bazen sözler

Oysaki demokrasi adına bir milyon insan ölmemiş miydi Irak’ın sokaklarında. Şimdi, nerede o Irak’a demokrasi yerleştiren koalisyon kuvvetleri? Neden bıçak açmıyor ağızlarını? Dünyanın en demokratik, en modern ulusları yok artık! Uygar dünya kapatmış elleriyle yüzünü. Birleşmiş Milletler kendi binalarını korumaktan aciz. Avrupa Birliği dersen, bebek ölümlerini kınamakla meşgul. Büyük Amerika mı, o şimdi soykırımın ayak izlerini arıyor Şengal’in eteklerinde…

Silahtan beter, ölümcül oluyor bazen sözler; çağdaş ülkeler, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Helsinki İzleme Komitesi, Batı standartları, Uluslararası Af Örgütü, Birleşmiş Milletler komisyonları; kurullar, heyetler, gözlemciler, komisyonlar… Biraz da sözcükler öldürüyor insanları… Belki biraz daha ağır, biraz daha sessiz, biraz daha sinsi...
*
Şengal mi? Şengal Dağı şimdi sıcak, ateşten yanıyor; Şengal Dağı yalnız, Şengal Dağı kimsesiz… Şengal Dağı’na yalnızca bir el uzanıyor, o da Rojava’dan! Kobane’den, Cizîre’den, Kandil’den geliyorlar. Dağları aşarak, dereleri geçerek, kayaları sekerek geliyorlar. Dünyanın terk ettiği boynu bükükleri, ötekileri, yalnızları için geliyorlar; Êzidîleri, Türkmenleri, Şabakları, Hıristiyanları ve Kürtleri için… Çöl sıcağında kavrulmuş cılız bedenler için geliyorlar; toza toprağa bulanmış yaşlıları, taşların ve kayaların kovuklarında doğum yapmış kadınları, körpe çocukları, hastaları için; uygar dünyanın görmezden geldiği Şengal Dağı’nın çaresizleri için geliyorlar! Yalnızca onlar geliyorlar… Pazarlıksız, hesap kitap yapmadan, şart koşmadan... Dünyanın yalnızlarının yardımına, sadece dünyanın öteki yalnızları koşuyorlar!

Çeklerin, tahvillerin, senetlerinin olmadığı bir dünya bu; kulelerin, sarayların, plazaların ve çok yıldızlı otellerin… Şengal’in ölüm ve ceset kokan tepelerinden İnsani bir koridor açıyorlar; Kobane’ye, Cizîre’ye, Rojava’ya doğru... Bir insanlık koridoru bu! Başka ve bilinmeyen bir dünyadan yeryüzüne açılan… Sanırsın tarihin sonu gelmiş; cümle medeniyetler çökmüş, büyük insanlık yok olmuş, söz bitmiş! İşte bu insanlık koridorundan yürüyorlar insanlar; aç susuz, sefil, perişan; korkularını alın çizgilerinde ağır bir yük gibi taşıyarak, derileri kana ve tere bulaşmış olarak; esmer alınları güneşte kavruk kavruk, tozun ve toprağın içinde, çıplak bir dağın yamaçlarında, öbek öbek, tespih taneleri gibi dizilerek…

Yürüyorlar… Sıska, cılız bedenleriyle bir o yana, bir bu yana salınarak; ayakları pare pare, kah yalınayak, kah sürünerek; kimi yaşlı, sırtlarında, kimi çocuk, kimi ağır aksak; kucaklarında sütsüz kalmış bebeleri, haraç mezat satılmaktan kurtulmuş genç kızları, kadınları; avurtları çökmüş, yanakları boz bulanık, ölümden arta kalan suretleriyle… Tanrıların görmezden geldikleri bunlar; yeryüzünün lanetlileri, bin yıllık uygarlığın geride kalmış artıkları! Tarihin yenilmişleri bunlar. Yok sayılmış evlatları, dünyanın yalnızları, yapayalnızları… 

http://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/dunyanin-yalnizlari,9988

Yusuf Nazım, Öykü yazarı
@yusufnazim