22 Şubat 2014 Cumartesi

Daha iyi bir hapishane kurtarır mı Şakran çocuklarını?

Yusuf Nazım
Cumhuriyet /22 Şubat 2014


1983 yılında ilk defa, Yılmaz Güney’in Duvar filminde tanımıştık onları. Subyan koğuşlarının kimsesiz, boynu bükük çocuklarıydılar. Uzun yıllar sonra, 2012 yılının Şubat ayında Pozantı'da bir kez daha hatırladık onları. Mersinli taş atan çocuklara çıkmıştı adları; cezaevinde angarya işlerde kullanıldılar, dövüldüler, hakarete maruz kaldılar. İstismar edilerek tacize ve tecavüze uğradılar.
Çoğu ağır travmalar geçirdi. Hayatta kaldığına bile pişman olanları oldu. Bazıları, sonradan serbest kaldı; yaşadıklarını hazmedemedi, yüreği attı, dağa çıktı. Kimileri ise “daha iyi bir cezaevine” gönderildiler.


Aradan neredeyse bir yıl geçmişti. Bu sefer, Şakran Cezaevi'nin gözden ırak dehlizlerinde kanadı onların çığlıkları. Yine çocuktular. Suçluydular. Yine hapisteydiler... En ağırından yine kötülük bulaşıyordu bedenlerine; yine dayak, yine sünger odası, yine taciz ve istismar düşüyordu paylarına…

Yılmaz Güney, ölmeden önce Fransa’da çektiği son filmi Duvar’da, 4. koğuşun çocuklarını anlatır. 12 Eylül 1980 cuntası Türkiye’sinde cezaevindeki çocukların, bir köle sefaletine benzeyen hayatları vardır filmde; dayak, angarya, mutfak işleri, tuvalet temizliği, kömür çekme, çöp dökme.. Bir de geceleri, yataklarından alınarak tenha bir köşeye götürülme korkuları vardır…

Duvar filminin çocukları inanırlar ki, yeni ayı gördüklerinde dua eder, bir dilek tutarlarsa, Tanrı bu dileği yerine getirecektir. Bu yüzden gökyüzünde, ince bir kavun dilimi gibi parlayan yeni ayı gördüklerinde, ellerini havaya kaldırarak bir dilekte bulunurlar;

“Tanrım, beni daha iyi bir hapishaneye gönder.”

Dördüncü Koğuş’un çocukları

Dördüncü koğuşun çocuklarına bekledikleri kurtuluş, yeni bir ay için tuttukları dilekten değil, cezaevinin daracık koğuşlarında, çocuk bedenlerini yatırdıkları isyandan gelir. Çocuklar, hayatlarına dört duvar arasında zerk edilmiş kötülüğe daha fazla dayanamaz, koğuşlarındaki yatakları yakar, isyan ederler. Bu, onları Dördüncü Koğuş’tan kurtaracak tek yoldur.

Başarılı da olurlar. Sonunda adları bir isyana karışmış olarak “daha iyi bir hapishanenin” yolunu tutarlar onlar. Oysaki hayalini kurdukları “daha iyi bir hapishane” de onları, ellerinde copları, kötücül bakışları, plastik eldivenleriyle, anadan uryan soyunmuş çıplak bedenlerini en mahrem yerlerine varıncaya dek didik didik edecek “daha iyi çocuklar(!)” hazır beklemektedir. 

Duvar filminin çocuk koğuşlarından yükselen çığlıklar, 2012 yılının Şubat ayında sinema perdesinden inerek gerçeğin arasına karışır. 29 yıl öncesinin Duvar filminde, sübyan çocuklarının körpecik bedenlerini kanatan kurgu bu sefer, Pozantı Cezaevi’nin karanlık hücrelerinde, polise taş atmanın bedelini ödeyen Kürt çocuklarının bedenlerinde gerçekliğe dönüşür. Bir zamanlar, 12 Eylül karanlığı tarafından kirletilen ülkenin vicdanı, yeni bir düzende, yeni güç sahiplerinin elleriyle bir kez daha kirletilir. Filmde, diline ve etnik kimliğine bakmaksızın çocuk bedenlerine yönelen kötülük, bu sefer Kürt çocuklarının sıcak bedenlerine akar. Pozantı’da taş atan Mersinli çocukların, dört duvar arasına hapsedilmiş acıyla kanayan 
ruhudur bu.

Pozantı Cezaevi’nin duvarlarını delen çığlıkları kısa sürede yankısını bulur. Çocuklar, içinde bulundukları cehennemde yaşadıklarını anlatırlar; dayak, kötü muamele, işkence, cinsel istismar, taciz ve tecavüz kelimeleri dökülür kâğıtlara… Çocuk bedenlerin ruhuna reva görülen acının şiddeti anlaşılır. Olay yargıya intikal eder, soruşturmalar açılır. Yaşananlar “istisna ve münferit olay” olarak görülür. Pozantı Cezaevi kapatılır. Mağdur çocuklar “daha iyi bir hapishaneye” gönderilirler…

Bedenleri arızaya uğratılmış çocuklar

Aradan henüz bir yıl bile geçmemiştir. Hapishane duvarlarına ölümden beter kötülüklerin sinmiş şehrin adı bu sefer İzmir’dir. Hapishanenin adı ise Şakran Çocuk Cezaevi…

Çocuk etlerine bulaşan şey, hayatlarında büyüyen yoksulluğun şiddetiyle orantılı bir kötülükten başka bir şey değildir yine. Kanla, zehirle, nefretle beslenen bu kötülük, daha donanımlı bir cezaevinin, karanlık ve nemli hücrelerinde, kameraların görmediği kuytuluklarda, sünger odalarında, cinsel koğuşlarında çocuk bedenlerine sinsice akmaya devam etmektedir. Bundan en çok da nasibini alan, kapatılan Pozantı Cezaevi’nden gelen çocuklardır. Rengi esmer, dili kırık olana yönelen aşağılama ve şiddetin dozu bu sefer daha da büyük olmaktadır.

Böylece, bedenleri arızaya uğratılmış çocukların ruhları bir kez daha örselenir. Psikologlarla görüşürken çocuklar, bir kez daha suskuyla başlarını öne eğerler; anlat dediklerinde susarlar, bakışları mahcup, parmaklarını birbirine kavuştururlar. Bir kez daha kelimeler sessizce kanar dudaklarında, ezik ve yaralı bakışları konuşur çocukların. Hayatlarına sinmiş bu kötücül karanlığı anlatmaya sözler kifayetsiz kalır. Daracık hücreler, dayak, hortum, işkence, kötü muamele, küfür, taciz ve tecavüz sözcükleri düşer ajanslara. Bir kez daha yırtılır karanlığın kalın perdesi.

Dilekler en güzel hayalleridir çocukların

Dileklere inanır mısınız siz? Hiç dilek tuttuğunuz oldu mu örneğin? Ya çocuklar? Çocuklarınız? Onların, küçücük yaşlarında, gelecek kaygılarının ilk filizleri olan, hayal dünyalarına hiç dâhil oldunuz mu ?

Peki, hayatlarına anlam katacak en güzel şeyin “daha iyi bir hapishane” den ibaret olduğu çocuklar tanıdınız mı? Örselenmiş bedenlerinde türlü hikâyeler taşıyan bu çocukların sessiz çığlıklarını duydunuz mu? Göz göze geldiğinizde, bir türlü zapt edemedikleri bakışlardaki o korku dolu ıslaklığa hiç tanık oldunuz mu?

Dilekler en güzel hayalleridir çocukların. Pozantı’nın taş atan sürgün çocukları şimdi Şakran’ dadır. Tıpkı, dördüncü koğuşun çocukları gibi… Yaşadıkları cehennemden kurtulmuş “daha iyi bir hapishane” nin karanlık koğuşlarına tıkılmışlardır. Umutları var mıdır? Yaşamlarına zerk edilmiş bunca kötülükten sonra hayal kuracak güçleri kalmış mıdır? Geceleri, karanlık hücrelerden arta kalan zamanlarda, koğuş pencerelerinin mazgallarından dışarı bakarlar mı hiç? Gökyüzünde, ince bir kavun dilimi gibi asılı yeni ayı gördüklerinde, hala dilek tutarlar mı? Öylesine yaralıdır ki ruhları, nasıl tahmin ederler dört duvar arasında daha neler yaşayacaklarını? Hayal etmekten vazgeçip, meçhul bir zamana bırakırlar mı bu hayattan alacaklarını? Dilek tutarsalar eğer, daha İyi bir hapishane kurtarır mı Şakran’ ın çocuklarını?

@yusufnazim




21 Şubat 2014 Cuma

Anadil insanın yurdu gibidir

Yusuf Nazım
Özgür Gündem /21 Şubat
2014


Anadil insanın yurdu gibidir. İnsanoğlu bu yurttan alır besinini; gelişmesini bu yurdun toprağına borçludur, en çok buradan kazandıklarıyla gelişir, zenginleşir. İnsanın anadilinden kopması, yurdundan uzaklaşması gibidir. Köksüz, susuz, besinsiz…

*
Her taraftan kurşun yağıyordu. Gaz bombaları patlıyor, ortalığı kaplayan zehir bulutu içinde, kalkanlı polis ordusunun zırhlı araçlar eşliğinde dayandığı üniversite kapıları birer birer kırılıyordu. Pakistan kolluk kuvvetlerinin saldırılarında dört öğrenci ölüyor, onlarcası yaralanıyor, yüzlercesi tutuklanıyordu. Üniversite meydanı adeta kan gölüne dönüyordu…

Tarih 21 Şubat 1952 dir. O gün, onbinlerce Bengalli öğrenciyi, Dakka Üniversitesi’ni işgal etmeye götüren şey dünya tarihin görmüş olduğu en büyük anadil eylemidir. Polisin Dakka Üniversitesi’nde anadil hakkı için yapılan eyleme saldırısından sonra üniversite binası, savaş alanına döner. Olaylar kente yayılır. Bu kadar saf, temiz ve insani bir talebe dahi acımasızca saldırılması Bengal halkı arasında infiale yol açar. Protestolar, izleyen saatlerde eyaletin tümüne yayılarak bir genel greve dönüşür. Sokaklar “Bengalce’ye özgürlük!” diyen milyonlarla dolup taşar. Aslında, Dakka Üniversitesi’nde, anadil hakkına tahammül edemeyen hegemonik bir devletin saldırısıyla yakılan bu ateş, başka ve daha büyük bir yangının fitilini ateşleyecektir. Bu, 1948 yılında İslam kardeşliği adına Pakistan’la birleşmeyi tercih eden Bengal halkının Pakistan’dan ayrılarak bağımsız Bangladeş ülkesinin doğmasına sebep olacak ateşten başkası değildir.

Pakistan devleti, 1947’de Hindistan’dan ayrılarak kurulmuştur. O zamana dek Hindularla aynı dili konuşan Müslüman Bengaller, İslami birlik adına genç Pakistan İslam Cumhuriyeti’ne katılmış ve Doğu Pakistan Eyaleti adını almıştır. Çok değil, bir yıl sonra “Bengal coğrafyası, Bengal toprağı” gibi ifadeler suç sayılacak, 44 milyon Bengallinin kullandığı Bengalce dilinin konuşulması yasaklanıp Urduca tek resmî dil ilan edilecektir.

Dakka'daki Dil Şehitleri Anıtı
Bengal halkının Anadil Hareketi

Bu asimilasyona tepki olarak 1948’de “Bengal Dil Hareketi” kurulur ve “tek tipçi” politikalara karşı başta eyalet başkenti Dakka olmak üzere, Doğu Pakistan’ın belli başlı büyük şehirlerinde binlerin, onbinlerin katıldığı kitlesel gösteriler başlar. Daha bir yıl önce “İslam kardeşliği” söylemiyle Bengalleri yanına çeken Pakistan devleti bu gösterileri kanla bastırır. Günlerce süren katliamda yüzlerce gösterici öldürülür. Dil Hareketi, Pakistan devletinin birçok baskı, aldatma ve oyalamalarına karşında büyük bir halk desteğiyle yıllarca sürer. 

İşte, Bengal halkının Anadil Hareketi olarak başlattığı kendi öz yurduna kavuşma eylemlerinin Dakka Üniversitesi’nde yaktığı ateş böyle bir tarihe sahiptir. 1956 yılına kadar dinamizminden hiçbir şey kaybetmeden süren anadil hareketi 2 Şubat 1956 da başarıya ulaşır. Pakistan devleti yeni anayasada Bengalce’yi 2.resmi dil olarak güvence altına alır. Ne var ki, iki yıl sonra yapılacak askeri darbe, ülkedeki hak ve özgürlükleri bir çırpıda ezeceği gibi yeni anayasayı da askıya alacak, eski tek tipçi ve asimilasyoncu politikalara geri dönecektir. Bu durum, 17 Aralık 1971 tarihinde Bangladeş devletinin kurulmasıyla sonuçlanacak bir dizi yeni ve daha güçlü toplumsal hareketin de başlamasına neden olacaktır.

*
Bir kız çocuğu Dil Şehitleri Anıtı'na çiçek koyarken
Anadili, insanın yurdu gibidir. Anadilinden kopartılmış bireyler yurdundan kovulmuş gibidirler. Bengal Dil Hareketi’ni kuran öğrenciler, 21 Şubat 1952’de Dakka Üniversitesi’nde anadillerini savunmak uğruna yurtlarını kanlarıyla suladılar. İşte bu önemli gün UNESCO tarafından 1999 yılında, Uluslararası Anadil Günü olarak ilan edilmiştir.

Bugün Hindistan’da devlet tarafından kabul edilmiş 22 resmi dil mevcuttur. Bu sayı, ulusal çaptaki resmi dil dışında, kabul edilmiş resmi/bölgesel dil sayısı Çin’de 51, Rusya’da 34, Irak’ta 4, İran’da 8, İtalya’da 11, İngiltere’de 10, ABD’de 8 ve Bolivya’da 37'dir. 

Bunların dışında Kanada, İrlanda, Pakistan, Finlandiya, Malta, Hollanda ve İsrail’de 2; Belçika, Slovenya,  Lüksemburg ve Bosna Hersek'te 3; İspanya, İsviçre ve İtalya'da 4; Karadağ ve Singapur'da ise 5 farklı dil bu ülkelerin anayasalarında resmi dil olarak tanımlanmıştır. (*) 
 
Bir diğer ilginç örnek G.Afrika Cumhuriyetidir. Burada en büyük yerli halkını oluşturan Zuluların dili Zuluca’dır. Beyaz azınlık rejimi tarafından siyahlar üzerinde yıllarca ırkçı baskı rejimi hüküm sürmüştür. 1990 yılında Apertheid rejimi yıkılınca 28 yıl zindanda tutsak olan Nelson Mandela özgürlüğüne kavuşur. Siyah ırkın üzerindeki baskı son bulur. Anayasalarına, Zuluca’yla birlikte kaydedilen resmi dil sayısı 11 dir. Bunu yapmakla ne dünyanın sonu gelir, ne de ülke bölünür. Bugün bu ülkede her etnik grubun kendi dillerinde eğitim alacakları okulları vardır. Bu açıdan bakıldığında sömürgeci ırkçı rejimin zincirlerinden kurtulan G.Afrika tam bir halklar ve diller mozaiğidir.

Anadil hakkı anne sütü kadar haktır
Anneannem, Kürtçe kalbin dilidir derdi

Dört ana parçaya bölünmüş Kürtlerin nüfusu, yaklaşık 30 milyon olarak tahmin edilmekte. Bunu doğru varsayarsak, dünyadaki 199 bağımsız devletten ancak 39 tanesinin nüfusunun Kürtlerden daha kalabalık olduğu anlaşılır. Bugün Türkiye’de, ana dillerinde eğitim olsun mu olmasın mı diye tartışılan böylesine trajikomik/sosyolojik bir gerçekliğin içindeyiz. Dünyadaki ülkelerin 113'ünde, birden fazla dilin resmi dil olarak kullanılması da ayrı bir gerçeklik olarak anımsanmalıdır.

*

Anadil insanın yurdu gibidir. Anadolu ve Mezopotamya toprakları birçok kavme ve ulusa yurt olmuş, bu topraklarda birçok halk kendi anadilinde kendini var etmiştir. Bu diller bazen dostluğun, komşuluğun, dayanışmanın, kardeşliğin dili olmuş; bazen de acının, nefretin ve bastırmanın diline dönüşmüştür. 1900'lü yılların başlarında köklerini Bitlis’te bırakarak Kaliforniya’ya göç etmiş, dünya edebiyatının büyük öykücülerinden, kendisi de bir Ermeni olan William Saroyan’ın sözleri bunu çok iyi ifade eder:

“Anneannem, Kürtçe kalbin dilidir derdi. Türkçe ise müziktir; bir şarap deresi gibi akar, yumuşak, tatlı ve parlak.. Bizim dilimizse acının dilidir. Ölümü tattık hep; dilimizde nefretin ve acının yükü var.”

Evet, bastırılan bütün dillerde bugün ölümün kokusu duyulur. Hep ölüm tadındadır bu dillerdeki ezgiler. Hep acının ve nefretin hikâyesi vardır. Bu yüzden anadilin özgürleşmesi insanın yurduna kavuşması gibidir. Bu, Kürtlerin de, Rumların da, Ermeniler ve Süryanilerin de; tüm diğer halkların da en doğal, en saf, en insani ve en vazgeçilmez hakkıdır.

Yeryüzünde, acının dilsizleştirdiği tüm halkların, bir gün kendi yurtlarına kavuşması dileğiyle.

(*) Resmi Dil ve Anayasalarda Düzenlenişi, Yrd. Doç. Dr. Olgun AKBULUT, 2012/3 Ankara Barosu Dergisi


Twitter : @yusufnazim

http://www.ozgur-gundem.com/index.php?haberID=98892&haberBaslik=Anadil%20insan%C4%B1n%20yurdu%20gibidir&action=haber_detay&module=nuce

4 Ocak 2014 Cumartesi

Sinemanın Büyüsünde Bir Çığlık

Yusuf Nazım
İnsancıl Kültür Sanat Dergisi

Ocak 2014


Bir kez daha ve yeniden acıyla tanıştı eylül… Bir kez daha acıyı öğrendik eylülden… Çaresizliğimiz ki, yaralı bir yıldız gibiydi, bir kez daha kanadı üşüyen yanımıza…

Tuncel Kurtiz’i kaybettik. Türkiye sinemasının yeri doldurulamaz bir devi daha sahnelerden ayrıldı. Yılmaz Güney’in ülkemize ve dünyaya kazandırdığı sinema ustası, onun yakın dostu, arkadaşı, yoldaşı; Tuncel Kurtiz yok artık!.. Dünya sinemasının önemli figürlerinden, ülkemiz sinema ve tiyatro sanatının büyük oyuncusu, yönetmeni, yapımcı ve senaristi; benzersiz bir rol ustası, gök gürler gibi sesiyle bir şiir serüvencisi Tuncel Kurtiz’i kaybettik…

1936 doğumlu olan Tuncel Kurtiz, orta halli bir kentli ailesinden gelmiş, sanatın, kültürün, kitapların dünyasında büyümüştür. Kendine güven duyan erken olgunlaşmış bir kişiliği vardır. Babası, "Ben bütün aileyi her akşam bu yemek masasında görmek istiyorum" dediğinde kendini, eski bir kamyonetin arkasında, bavul dolusu kitap ve eski bir somya ile evi terk ederken bulur. Camda, arkasından yaşlı gözlerle ona bakan anasını, geçmişinin unutamadığı derin anılarından biri olarak saklayacaktır.


Tiyatro, opera ve konserlerle tanışması liseli yıllarına rastlar. İşsiz kaldığı bir dönem, arkadaşlarıyla kurdukları bir tiyatro ile o şehir senin, bu şehir benim turnelere çıkarlar. Boş salonlara tiyatro oynar, ucuz salonlarda sahne alır, iflas eder, batar, çıkarlar. Ama Kurtiz asla pes etmez. 1964 yılında, "Şeytanın Uşakları" ile sinemaya girer. Aslında o mu sinemaya girmiştir, sinema mı onun kanına girmiştir, bilinmez.

Bebek’te, bir bodrum katının ufacık odasında tanıdığı “asi görünümlü bir çocuğun” hayatında derin izler bırakacağını asla kestiremeyecektir. Bir tek masa ve daktilosuyla sığındığı bu ufacık odada tanıdığı kişi Yılmaz Güney’den başkası değildir. Yılmaz bir köylü çocuğu, kendisi ise, babası Selanik göçmeni, annesi Boşnak orta halli bir ailenin bireyidir. Yılmaz Güney’in ısrarlarıyla devam eden sinema serüveninde 77 yıllık yaşamına 96 sinema ve TV filmi sığdırmış, ayrıca onlarca tiyatroda rol almış, çok sayıda ödülün sahibi olmuştur. Birçok ulusal ve uluslararası ödülünün yanı sıra, Ekim 2011′de 48. Altın Portakal Film Festivali’nde Yaşam Boyu Onur Ödülü alsa da, bir ömür boyu süren başarılı ve onurlu yaşamıyla gerçek ödülünü hayattan almış bir sanatçıdır.

Tuncel Kurtiz, kısa bir süre hukuk fakültesinde, daha sonra filoloji, felsefe, psikoloji ve sanat tarihi bölümlerde okur. Okuduğu okulların hiçbirinden mezun olmaz. Elinde kitap dolu bir bavulla dolaşır, çoğu zaman okula bile gitmez. Okulda yalnızca sevdiği bir hocanın derslerine girer, daha çok kantinde oturur. Bavulunda ise James Joyce, Faulkner, Sait Faik, Cahit Sıtkı, Orhan Veli, James Hilton, Rabindranath Tagore’un kitapları eksik olmaz. Haldun Dormen Tiyatrosu’ndan Metin Serezli, Necdet Ayberk, Nisa Serezli ve Doğan Avşar’la birlikte Haldun Taner’in üniversitedeki kurslarına, katılır. Orada gerek epik tiyatro üzerine, gerek Amerikan ve dünya tiyatrosu üzerine konuşmalara yapılmaktadır. Tuncel Kurtiz bu konuşmaları büyük bir zevkle dinler.

Sinemada Yılmaz Güney’le yollarının kesişmesi, Güney’in hapisten ve sürgünden döndükten sonrasına rastlar; “Gel usta, beraber olalım”  der Yılmaz Güney. Birlikte “Konyakçı Kabadayılar Kralı”  filmini yaparlar. Tuncel Kurtiz, yaptıkları filmleri beğenmediğinde “ne yapıyoruz ağabey” der Yılmaz’a… Yılmaz’sa, “Ağabey, böyle yapacağız şimdilik.. Başlangıçta böyle yapacağız, çirkin kral olacağız ki istediklerimizi yapalım” der. Tuncel, tam kafası yatmadığı zamanlarda, “Hadi, sen yap ağabey, ben de ara sıra gelirim,” der… Öyle de yapar. Gider ama ara sıra gelir... Aslında ara sıra değil, Yılmaz her çağırdıkça gelir. Çünkü bilir, Yılmaz çağırıyorsa, gerek duyduğu için, ona ihtiyacı olduğu için çağırıyordur. Dostudur Yılmaz, onu kırmaz, kıramaz; çağırıyorsa bir bildiği vardır, iyi şeyler yapmak için çağırıyordur, onu çevirmek olmaz…

Aralarında çok özel bir bağ vardır. “Ben Yılmaz’ın yanında hep ikinci adam oldum, böyle olmaktan da zevk aldım” der. Yılmaz yaşasaydı eğer, onun böyle konuşmasına asla izin vermez, “olur mu ağabey, sen her zaman benim dostum, yoldaşım, başımdın” derdi, “sen olmasan, benim filmlerim film olmaz” derdi. Nitekim Yılmaz onu, Duvar filmi için çağırdığında, “Gel ihtiyar, yanımda dur yeter,” demiştir ona. “Yanımda dur. Her gün al konyağını iç, şarabını iç. Yanımda dur, yeter.” Tuncel, o sırada İsveç-Macaristan ortaklığı bir filmde oynamaktadır, gider, mukavelesini iptal eder, Yılmaz’ın yanında durur… Yılmaz’ın ona başka bir değer verdiğini, onu hep başka bir yere oturttuğunu bilir. “Hani, fotoğrafım bile olsa yanında hoşuna giderdi” diye bahseder Yılmaz’dan.

Benzeri az görünen bir bağdır aralarındaki. Sürü filminde, hapisteki Yılmaz’a Hamo’yu kim oynayacak diye sorduklarında, filmin yönetmeni Şerif Gören’e “İhtiyarı bulun” demiştir. İhtiyarın kim olduğunu bilmez Gören. Oysaki Tuncel Kurtiz’den başkası değildir ihtiyar. Zeki Ökten soruşturur, ihtiyarın izini uzaklarda bulur. Almanya’da bir film çevirmektedir o. Sinemanın çirkin kralına, bu işin olamayacağını söylediğinde Yılmaz Güney, “Şu Hürriyet gazetesine bir ilan verin, o gelir” der…

Yılmaz’la birlikte sinemada çılgın bir nehir gibi akarlar. Film üstüne film yaparlar. Filmlerin bir çoğunda Senaryo falan hak getire, baştan yazılı hiçbir şey yoktur. Çoğu zaman Yılmaz sette yazar senaryoyu, Tuncel oynar... Bazen öyle oynar ki, senaryo bile yetişemez ona. “Tıpkı bir tsunami gibi, ne kaçılabilen, ne de kontrol altına alınabilen oyunculuğu” vardır. Umut filmi, sinema serüveninde bir dönüm noktası olur. Hastalık derecesinde bağlanmıştır artık sinemaya. Bu filmde oynamak için, deli raporu alıp Bakırköy Akıl Hastanesi’nde bir ay yatmayı göze alabilecek kadar üstelik.

Umut ve Sürü filminden sonra Avrupa sinemasının kapıları sonuna kadar açılır Kurtiz’e. İsviçre, Almanya, İsveç, Norveç, Danimarka ve Hollanda’da oyuncu ve yönetmen olarak işler yapar. Yanı sıra ABD’den de davetler alır, gider çalışır. Bu iki filmin kendisine adeta “iki kanat” olduğunu söyleyecektir o. Sinema ve tiyatroda giderek büyümesi, adının ünlenmesine rağmen olabildiğince alçakgönüllüdür. Öyle ki, yaşlı olduğu gerekçesiyle Türkiye’de en iyi erkek oyuncu ödülü verilmeyen sanatçı, İsrail’den en iyi yabacı ödülünü aldığında, Richard Burton, John Hurt gibi devler varken ödülü kendisinin aldığına utandığını söyler.

Çoğu zaman parası yoktur. Ama dostları, arkadaşları vardır. Hani Can Yücel’in dediği gibi “Onların uşakları, bizim dostlarımız var” der. Parası olmadığı zaman hep bunu tekrarlar. Parası olduğu zaman da cüzdanı yoktur; ne bankada bir hesabı ne de başka bir şey. Kazandığı parayı ya mutfakta bir kavanoza, ya da arabasının bagajında bir kese kağıdına koyar, bütün para işlerini hep başkalarına bırakır. 

12 Eylül darbesinden sonra Kenan Evren’in başa gelmesiyle Türkiye’ye dönmemeye karar verir. Sonraki yıllarda Yılmaz Güney hapisten kaçar, Tuncel’in de ülkeye girişi yasaklanır.

Bir zulüm tiyatrosu : Mahabharata

Dünya çapında pek çok farklı ülkeden güçlü tiyatro oyuncularının yer aldığı 12 saatlik Mahabharata adlı Hint destanının tiyatrosunda oynaması ise unutamazlar arasındadır. Bu olağanüstü oyunda, Berlin’de En İyi Oyuncu Ödülü’nü alan Senegalli oyuncu Sotigui Kouyaté, Mamadou Dioumé, İtalya’dan Vittorio Mezzogiorno, Polonya’dan Grotowski’nin prensi Ryszard Cieslak, ayrıca Andrzej Wajda’nın yönettiği Vaatler Ülkesi filminden Andrzej Seweryn, Norman Beaton; Babam İş Gezisinde filminden Sırp aktör Miki Manojlovic’le birlikte oynar. Peter Brook’la katıldığı bu ilk çalışmasında sanatta disiplinin ve iradenin ne olduğuna öğrenir. Kendi deyişiyle, “bir zulüm tiyatrosunun içinde” ama “sahnede özgür olarak” oynamanın unutulmaz tadını yaşar. Bir daireye yerleştirilen Mahmud Tebrizi ile Kudsi Ergüner’in nasıl “konuştuklarına”, Mahmud Tebrizi’nin elindeki yaylı kemençeyle, Kudsi’nin çaldığı neyin sevişmesine tanık olur. Avrupalı yönetmenle çalışırken, sinema sanatının derinliklerine indiğinde heyecanı bin kat daha artar.

Sinemayı büyük bir sanat olarak görür; romandan da, şiirden de, resimden de üstün tutar. Çünkü O, sinemanın hepsini içinde barındırdığını düşünür. Sinemanın büyüsünün hepsini kapsadığına inanır, Kubrick’i seyrederken, niye kendisine böyle roller vermezler diye asabı bozulurdu!

Son yıllarını, Şeyh Bedrettin’i çekmek aşkıyla yanıp tutuşarak geçirir. İnanılmaz sevdiği, önem verdiği, geceleri rüyalarına giren bir projedir bu. Ne var ki ömrü yetmez daha fazlasını üretmeye. Hayat, bir serüven gibi yürüdüğü yolundan onu erken durdurur.

Politik sinemaya inanır ama başka türlü inanır. Can Yücel’in dediği gibi “basit bir ajit-prop filmi yapmak için değil.” Politik sinema yapacaksak “Tanrıların bile yalancı olduğunu söyleyebilecek cesarette yapmalıyız” der.

Girmediği kılık, üstlenmediği rol olmaz neredeyse. Fakat gönlünden geçen, değer verdiği roller başkadır tabii. Gittiği her yerde inanılmaz bir ilgi görür. Onunla birlikte yolda yürürken, sokakta iki adım atmak güçleşir, görenler soru yağmuruna tutar, polis arabaları, diğer bütün arabalar durur. Onu hep sıra filmleri, dizilerle anımsayanlara, tıpkı Cemal Ağa gibi kızar. Böyle zamanlarda, şaşılacak derecede aksi bir adam olup çıkar. Onun, gerçekten değer verdiği Sürü, Umut, Duvar gibi filmlerle hatırlandığında ise, o aksi Cemal Ağa gider, onun yerine Sürü’nün müşfik kalpli Hamo’su veya Umut filmindeki Cabbar’ın arkadaşı Hasan gelir, bir anda o bildik şefkatli, sevecen haline geri döner.

Oynadığı filmlerin unutulmaz karakteri olarak belleklerde hep önemli bir yer tutar. Güz Sancısı filminin Kamil Efendisi; Sürü’nün Hamo Ağası; Duvar filminde, 12 Eylül’ün baskıcı koşullarına hassas yüreğiyle isyan ederek işten kovulan, sübyan koğuşlarındaki çocukların sevgili Tonton Ali’sidir o; Bir Aşk Uğruna’nın Antalya Altın Portakal Film Festivali En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Ödülünü alan Enver’i; Akrebin Yolculuğu’nda Ankara Uluslararası Film Festivali En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Ödülünün sahibi Agâh’ı; Sadri Alışık Ödülleri En İyi Erkek Oyuncu Ödülüne layık Şelale filminin Kel Selim’i; birçok film festivalinde En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Ödülünü kazanan Yaşamın Kıyısı’nda Ali Aksu; filmlerden filmlere koşan usanmaz bir yolcu, Gezi Parkı’nda bir çapulcudur o… Haziran 2013’de, Gezi Parkı’nın çocuklarını “Diren Gezi Parkı, diren… Çok güzelsiniz çocuklar” diye selamlamaktan da geri kalmaz.

Yüz hatlarında, görmüş geçirmiş bir çınarın ağırbaşlı çizgileri, bakışlarında insan olmanın haklı gururu, sesinde kükreyen bir aslanın mağrurluğu vardır. Oyunu, yalanı, hileyi sevmez; provayı da… Sahnede de, çoğu kez günlük hayatta yaşıyormuşçasına, olduğu gibi oynar.

Hayata olan gülüşüyle, çıktığı serüvenleriyle, eksilmeyen umuduyla bizden biridir o… Düz bakmayan; yeri geldiğinde susmaktan, sırası olduğunda konuşmaktan korkmayan. Gururlu, vakur sesiyle, hiç tükenmeyen nefesiyle korkusuz bir eşkıyadır. İçimizden biridir yani… Yılmaz Güney’in bulduğu bir cevher; onun öğrencisi, yolcusu, yoldaşı, yatağını paylaştığı arkadaşıdır; yaşasaydı eğer, onun öğrencisi, ustası belki…

Sonunda gitti… Sırtında tertemiz gömleğiyle gitti.., Yüreğinde, kirlenmiş bir dünyaya ait ağır bir yük taşıyordu. Yüzünün çizgilerinde, ak saçlı, pala bıyıklı, pir gözlü bir adam taşıyordu. Sınır tanımayan düşleri vardı. Her daim haktan, eşitlikten yanaydı; emekten, özgürlükten yana. Tıpkı diğer sevdalılar gibi o da, komünist olduğunu asla gizlemedi, her seferinde bundan gurur duyduğunu söyledi. Göğsünde deli kanlı bir yürek, içinde ışıl ışıl bir cevahir taşıyordu. Sanatını icra ederken bile safı hep ötekilerden, dışarıdakilerden, yoksuldan ve yoksundan yanaydı; bu cennet yeryüzünün nimetlerini, bu cennet yüzlü insanlarla paylaşmaktan yanaydı…

Genç yaşta kanına giren, büyüsünden kurtulamadığı sinemada dev adımlarla yürüdü. 2011 yılında Grup Yorum’un konserinde, aynı dev adımlarla çıktığı sahnede, sol eli havadaydı. Hınca hınç dolu stadyumu selamlarken yüreğindeki umudu bu kez şiiriyle üflüyordu kalabalığa. “Derine,” diyordu, ”derine, hep derine kazıyoruz! Nerede çağımızın altın kalbi, çağımızın altın kalbini arıyoruz…” O günden geriye, destansı bir ağıt bıraktı bizlere. Hayata dair bir ağıt yaktı… Sinemanın yorulmaz emekçisi, kazmasını usanmadan, bıkmadan salladı; hep derine, derine kazdı, çağımızın altın kalbini hiç yorulmadan aradı durdu.

Bazı ölümler vardır, inanması güçtür. İşte böyle bir ölümdü onunkisi. Son nefesine kadar oynadı oyununu; dimdik, ayakta… Onun için dünya bir tiyatroydu sanki, hayatı bir sinema gibi yaşadı; çıktı, rolünü oynadı ve gitti… Son sözünü soramadılar ona, soramadık! Son sözünü söyleyemeden gitti. İçimizdeki her güzel insan gibi, güzel atlarına binerek giden o güzel insanlar gibi gitti…

Tuncel Kurtiz… Sahne dünyasının gözelerinden berrak, duru bir pınar gibi doğdu, gürleyeK aktı, doruklara yükseldi, çağladı… Yalansız bir rol ustasıydı; gök gürültüsünü andıran sesiyle sahnelerin babacan delikanlısı, rolünü gerçekle karıştıran sahne oyuncusu; sinemanın büyüsüne kapılmış bir çığlıktı. Gitti… Giderken Eylül’ün acısını ekti içimize. Eylül, sonbahar demekti, sonbahardan daha büyük bir hüzün bıraktı bize.

Meraklısına bkz : Mithat Alam Film Merkezi Söyleşi, Panel ve Sunum Yıllığı 2009.



7 Ekim 2013 Pazartesi

Dağ yürekli eşkıya

Yusuf Nazım
Cumhuriyet/4 Ekim 2013

Eylüldü, acıya uyandı… Eylül’ün kapısı bir kez daha çaresizce aralandı. Bir ölüm geçti, Eylül’ün aralık kapısından. Bin ağıt yakıldı ardından. Biz, azaldık biraz daha, biraz daha yenildik çaresizliğimize. Baş eğdik doğanın sinesinden kopup gelen  buyruğa… Ve biz mağluptuk bir kez daha, ölümle olan bu kıyasıya savaşta…

Tuncel Kurtiz öldü. Türkiye sinemasının devi, Yılmaz Güney’in ülkeye kazandırdığı sinema ustası, onun dostu, yakın arkadaşı, yoldaşı… Türkiye sinemasının çınarı devrildi. Dünya sinemasının büyüklerinden, sinema ve tiyatro oyuncusu, yönetmen, yapımcı ve senarist; yalansız rol ustası, ağır ve doygun sesiyle bir şiir serüvencisi Tuncel Kurtiz’i kaybettik…

Tuncel Kurtiz üniversitede hukuk fakültesi, filoloji, felsefe, psikoloji ve sanat tarihi bölümlerde okur. Okuduğu okulların hiçbirinden mezun olmaz. Sevdiği bir iki hocanın dersleri hariç, çoğu zaman okula bile gitmez, elinde kitap dolu bir bavulla dolaşır, daha çok kantinde otururdu. Bavulunda ise James Joyce, Faulkner, Sait Faik, Cahit Sıtkı, Orhan Veli, James Hilton, Rabindranath Tagore’un kitapları olurdu.

1964 yılında, "Şeytanın Uşakları" ile sinemaya girer. Aslında o mu sinemaya girmiştir, sinema mı onun kanına girmiştir, bilinmez.  Sinemanın asi çocuğuyla, Bebek’te, bir bodrum katının ufacık odasında karşılaşır. Tek masa ve daktilosuyla yaşayan Yılmaz Güney’le tanışması hayatında bir dönüm noktası olur. Yılmaz’la beraberlikleri, Güney hapisten çıktıktan sonra, “Gel usta, beraber olalım”  demesiyle başlar. Birlikte “Konyakçı Kabadayılar Kralı”  filmini yaparlar. Yaptıkları filmleri beğenmediğinde “ne yapıyoruz ağabey” der Yılmaz’a… Yılmaz’sa, “Ağabey, başlangıçta böyle yapacağız.. Çirkin kral olacağız ki istediklerimizi yapalım” der. Kurtiz, tam kafası yatmadığında, “Hadi, sen yap ağabey, ben de ara sıra gelirim,” der… Öyle de yapar. Gider ama ara sıra gelir... Aslında ara sıra değil, Yılmaz her çağırdıkça gelir. Çünkü bilir, Yılmaz çağırıyorsa, gerek duyduğu için, ona ihtiyacı olduğu için çağırıyordur. Ve onu çevirmez, hep gider…

İhtiyarı bulun bana!

Tuncel Kurtiz, “Ben Yılmaz’ın yanında hep ikinci adam oldum, böyle olmaktan da zevk aldım” der. Yılmaz yaşasaydı eğer, “olur mu ağabey, sen her zaman benim dostum, yoldaşım, başımdın” derdi, “sen olmasan, benim filmlerim film olmaz” derdi. Nitekim Yılmaz onu, Duvar filmi için çağırdığında, “Gel ihtiyar, yanımda dur yeter,” dedi ona. “Yanımda dur. Her gün al konyağını iç, şarabını iç. Yanımda dur, yeter” dedi. Tuncel, o sırada İsveç-Macaristan ortaklığı bir filmde oynuyordu, gitti, mukavelesini iptal etti, Yılmaz’ın yanında durdu… Yılmaz’ı anlatırken, “Hani, fotoğrafım bile olsa yanında hoşuna giderdi” söyler.

Sürü filminde, hapisteki Yılmaz’a Hamo’yu kim oynayacak diye sorduklarında, filmin yönetmeni Şerif Gören’e “İhtiyarı bulun” demişti. İhtiyarın kim olduğunu bilmez Gören. Oysa ki, Tuncel Kurtiz’dir ihtiyar. Zeki Ökten soruşturur, ihtiyarın Almanya’da bir film çevirmekte olduğunu öğrenir, gelemeyeceğini söyler Yılmaz Güney’e. Yılmaz, “Şu Hürriyet gazetesine bir ilan verin, o gelir” der…

Yılmaz’la birlikte sinemada bir nehir gibi akarlar. Çoğu zaman senaryo bile yoktur, Yılmaz sette yazar senaryoyu, Tuncel Kurtiz oynar. Tıpkı bir tsunami gibidir, ne kaçılabilen, ne de kontrol altına alınabilen oyunculuğu vardır. Umut filmi, sinema serüveninde bir dönüm noktası olur. Artık o bir sinema hastasıdır. Bu filmde oynamak için, deli raporu alıp Bakırköy Akıl Hastanesi’nde bir ay yatmayı göze alabilecek kadar üstelik.

Umut ve Sürü filminden sonra Avrupa sinemasının kapıları da açılır Kurtiz’e. İsviçre, Almanya, İsveç, Norveç, Danimarka, ve Hollanda’da oyuncu ve yönetmen olarak işler yapar. Yanı sıra ABD’den de davetler alır, gider çalışır. Ama asla Holwood sinemasına yüz vermez, tekliflerini hep reddeder. Çok da alçakgönüllüdür. Öyle ki, yaşlı olduğu gerekçesiyle Türkiye’de en iyi erkek oyuncu ödülü verilmeyen sanatçı, İsrail’den en iyi yabacı ödülünü aldığında, Richard Burton, John Hurt gibi devler varken, ödülü alırken utandığını söyler.

Can Yücel’in dediği gibi “Onların uşakları, bizim dostlarımız var”. Parası olmadığı zaman böyle der. Parası olduğu zaman da cüzdanı yoktur; ne bankada bir hesabı, ne de başka bir şey. Kazandığı parayı, ya mutfakta bir kavanoza, ya da arabasının bagajında bir kese kağıdına koyar.

Aklı hep çılgınca düşlere firardaydı

Tuncel Kurtiz… Yüz hatlarında, görmüş geçirmiş bir çınarın ağırbaşlı çizgileri, bakışlarında adam olmanın haklı gururu, sesinde kükreyen bir aslanın mağrurluğu vardı. Oyunu, yalanı, hileyi sevmezdi. Provayı da… Sahnede de, çoğu kez olduğu gibi oynardı.

Bizden biriydi o… Hayata düz bakmayan biri; yeri geldiğinde susmaktan, sırasında konuşmaktan korkmayan… Gururlu, vakur sesiyle, korkusuz bir eşkıyaydı; yani içimizdendi... Hepimizdendi… Yılmaz Güney’in bulduğu bir cevher, onun öğrencisi, yolcusu, yoldaşı, yatağını paylaştığı arkadaşıydı; yaşasaydı eğer, onun öğrencisi, ustasıydı belki…

Sırtında tertemiz gömleği, kirlenmiş bir dünyaya ait ağır bir yük taşıyordu; yüzünde ak saçlı, pala bıyıklı, pir gözlü bir adam taşıyordu. Her daim eşitlikten yanaydı; emekten, özgürlükten yana. Göğsünde deli kanlı bir yürek, içinde ışıl ışıl bir cevahir taşıyordu.

2011 yılındaki Grup Yorum’un konserinde, Ümit Ülker’in şiirini okurken destansı bir ağıt bıraktı bize. Hayata dair bir ağıt yaktı… Fakat, hiç beklenmedik bir anda, ansızın çekip gitti… Aklı, hep çılgınca düşlere firardaydı, gözbebeklerinde müebbet bir hüzün, dilinde ay kesiği bir yara. Düşleri kırık dökük, umudu hiç eksik değildi. Yüreğini bizlere emanet ederek gitti…

Bazı şeyler vardır, inanması güçtür. İşte böyle gitti Tuncel Kurtiz... Dimdik ve ayakta… Gittiğini inandıramadı geride kalanlara; dünya sanki bir tiyatroydu, bir sinema gibi yaşadı hayatı. Son sözünü soramadılar ona, son sözünü söyleyemeden gitti. Güzel atlarına binerek giden o güzel insanlar gibi gitti…

Eylül acıya boyandı bir kez daha… Şimdi, kalbim üşüyor.. Kalbimin içinde, kalbim gibi kocaman bir dağ üşüyor. Kalbimin üşüyen kanatları açık. Açık olan kalbimin kanatlarından yaralı kuşlar uçuyor… Uçan kuşlar birer birer düşüyorlar. O büyük, ıssız sonsuzluğa göçüyorlar.

Tuncel Kurtiz… Bir yanı yaralıydı belki ama sapasağlamdı; geçit vermez dağ, bileği bükülmez yürek, devrimci bir candı; kanatları kınalı kuş, dağ yürekli eşkıya, sapına kadar insandı!

Ha, bir de sevdalıydı… Sevdalımızdı yani bizim… Ve bir kez daha, sevdalımız komünistti bizim…

Yusuf Nazım

http://www.cumhuriyet.com.tr/?hn=445258&kn=29&ka=4&kb=29

22 Ağustos 2013 Perşembe

Öteki yüzün öyküleri

Erdoğan Aydın
Erdoğan Aydın
Cumhuriyet Kitap/22 Ağustos 2013

"Kızak": Yusuf Nazım'dan Öteki yüzün öyküleri

Yusuf Nazım, geleceğe güzel bir ülke bağışlamaktan başka hayalleri olmayan “o ay yüzlü çocuklara” adamış öykülerini; okuru sarsan ayrıntılarda onları anlatmış bizlere.

“Bazen, en gizemli anlamını çok küçük şeylere borçluydu hayat. Ve bazıları, işte bu hayattan alırlardı sevinçlerini; yanaklarında gülüş yığınaklarıyla çekincesiz yürür ve bazen tereddütsüz ölürlerdi. Tıpkı bir çocuk saflığıyla inanırlardı onlar bu hayata... Çünkü bilirlerdi, bugün olmasa bile elbet, onu yaratandan başka sahibi olmayacaktı hayatın…”

Böyle söylüyor öykü kitabının başlarında Yusuf Nazım. Gündelik yaşamın olağan akışı sırasında pek farkında olmadığımız, gözün görmediği, ruhun hissetmediği başka hayatların gizli kalmış dünyalarına dokunuyor kalemiyle. Para ve tahakküm dünyasının ürettiği, başka bir dünyanın hikâyelerini anlatıyor bize.

Eylül 2012’de yayımlanan Kızak, son zamanlarda değişik gazete ve edebiyat dergilerinde denemelerine de rastladığımız Yusuf Nazım’ın ilk öykü kitabı. Önsözünü, öykücülüğümüzün yaşayan ustalarından Adnan Özyalçıner’in yazmış olduğu ve nisan ayında ikinci baskısını yapan kitap, okura usta bir öykücüyü okuma tadı yaşatıyor.

Öykülerde, içimizden birilerinin bir zamanlar tanığı olduğu hayatlar, geçmişte yaşanılan ama unutulmaya yüz tutmuş olaylar, yakın tarihimizin karanlık labirentlerinde kabuk bağlamış yaraların izleri mevcut; dahası onların, sanki yeniden yaşıyormuşçasına kendini hissettiren bir gerçekliği. Her öyküde, bir zamanlar yaşanmış olanların, çarpıcı ve iç acıtıcı yüzüne dair izler görünüyor. Hilesiz ve yer yer güçlü imgelere dayanan anlatımıyla yazar, bizi hayatın üstü örtülen yanlarına doğru cesur bir yolculuğa çıkarıyor.

Adnan Özyalçıner’in kitabın önsözünde işaret ettiği gibi, “Yusuf Nazım’ın çoğu öyküsünde doğa önemli bir yer tutuyor. Canlı bir varlık olarak yaşananları adeta yönlendirdiği gibi yaşanacak olanların da habercisi. Aynı zamanda olan bitene tanıklık ediyor.” O, bazen “bir kadının kanlı rahminden, sanki yere yeni düşmüş bir çocuk yanağı kadar nemli ve yumuşacık”, bazen de “kışın ve zemherinin eksik olmayacağı” kadar sert. “Bin bir renkli çiçeklerin açtığı dağların, yeşilin her rengine boyanmış kırların, harman sarısı bozkırların coğrafyasının” öykülerini aktarıyor okuyucuya.

Öykülerde içli ve sıcak bir anlatım göze çarpıyor. Her öykü, okuru biraz daha olayların içine çekiyor, adeta onunla bütünleştiriyor. Çoğu kez anlatılanlar, canlı bir resim gibi okuyucunun gözlerinin önünde canlanıveriyor. Bu topraklarda yaşanan haksızlıklar, toplumsal travmalar, işkenceler, toplu öldürümler ve siyasal cinayetler, son derece etkileyici bir arka plan kurgusuyla okura aktarılıyor.
AMANSIZ ÇELİŞKİ

Adını kitaba veren “Kızak” öyküsünde, yediden yetmişe her yaştan okuyucunun kolayca içine dahil olacağı bir çocukluk hikâyesi anlatılıyor. Ülkenin toplumsal arka planında, yokluk ve yoksunluk koşullarında herhangi birimizin başından geçmiş/geçebilecek bir olay... Çok istenilen ve eşit düzeydeki iki nesnenin birbiriyle ve bir çocukla olan ilişkisi. Bunlardan birinin diğeri üzerinde kazayla gelen etkisi, daha başlamadan biten bir sevinç, bir insanın göz nuru ve çilekeş emeğine ihanet eder gibi bir duygu ve içinde derin bir yara gibi kalacak bir çocukluk anısı… Öyle ki, kurgunun sizi içine alarak sürüklediği akıntı, birdenbire sona erdiğinde, okuyucuyu gerçeğin çıplak ve acıtıcı yüzüyle baş başa bırakıveriyor.

“Yağmur Saçlı Gece” adlı öyküde ise yakın tarihimizin siyasal cinayetlerinden birinin, unutulmaya yüz tutmuş dramatik hikâyesi, bir daha hiç silinmeyecek şekilde belleklere kazınmakta. Çocukluğunda, yağmur saçlı gecelerin zevkli bir oyunla özdeşleşen anılarının, bir çocuğun gözlerinde nasıl bir cehennem ateşine dönüştüğünün iç sarsıcı hikâyesi anlatılıyor. Geçmişte yaşanılan acı bir tanıklık, bu tanıklığın bir çocuğun iri bal damlası gözlerinde cereyan eden görüntüsü… “Bulutların yağmur yüklü zamanlarında” yaşadığı korku ve gerilim dolu günler, bir türlü geçmek bilmeyen iç sıkıntıları, içten içe yaşanmak istenen bir yüzleşme ve meydan okuma dürtüsü… Ve “sokak lambalarının cansız ışıkları altında, tel tel süzülen yağmur saçlı bir gecenin kollarına doğru” atılan adımlar… Hasanpaşa dolmuşlarının birinde, kesintisiz yağan bir yağmurun cama vururken çıkardığı seslerin arasında geçmişe yapılan bir yolculuk… Bir öykünün, ilerledikçe, adım adım okuyucuyu içine sürüklediği bir fırtınaya dönüşmesi; küçük bir çocuğun, yuvalarında sihirli birer küre gibi duran bal damlası gözlerine yansıyan bir ölümün sureti… Öykü sona erdiğinde, bir ülkenin yaralı tarihi kanıyor sanki okuyucunun yüreğinde.

“Torba” adlı öyküsünde, korkuyla ve zorbalıkla bastırılmış bir toplumda, “dillerini kökünden kopartmış gibi susarak, sefil, mahzun ve korkak bir karınca gibi yaşayan” insanların, yeri geldiğinde üzerlerindeki ölü toprağını nasıl atacağı anlatılmakta. Burada aynı zamanda, yakın geçmişimizin siyasal toplu katliamlarından birinin, gerçek tanıklığından yola çıkılarak anlatılan bir öykü okuyorsunuz. Öyküye figür olarak, sıradan ve pejmürde iki emekçinin seçilmesinin ise tesadüf olmadığını, bunun sınıfsal ve toplumsal bir karşılığını izleyerek görüyorsunuz.

“Sessizdi Oranın Çığlıkları”, “Düğme”, “Bu İşyerinde Grev Var”, “Çıplak” ve “Pirinç” öykülerinde de, on yıllardır yaşadığımız topraklardaki çözülmemiş sorunlar ve çelişkiler ustaca olayların içine yerleşmiş durumda. Ve yine doğa her zamanki gibi, kendi sinesinde büyüyen bu amansız çelişki ve çatışmaların birer canlı tanığı…

78 KUŞAĞI
Yusuf Nazım

Bir zamanlar eşitlikçi ve özgürlükçü hayalleri olan bir ülkenin yenilmiş ama yok olmamış bir kuşağının ayak izlerini takip ediyorsunuz öykülerde. Öyle ki bu ayak izleri, bazen çok eski ve sisli bir geçmişe götürüyor sizi, bazen de yakın zamanın ya da bugünün yaşanılanlarına...

12 Eylül 1980 darbesiyle baskılanan toplumsal muhalefetin içinden gelen 78’ kuşağı, kendine duyduğu o müthiş güvenle, büyüttüğü umutlar kadar büyük bedeller ödedi. Kendisi için hiçbir şey talep etmeyen bu kuşağın hikâyesi henüz tam olarak yazılmadı. Yazılmaya çalışıldı ama tam da becerilemedi, belki de yarım kaldı. Edebiyatımız, bu kuşağın yeni bir gelecek arayışını yeteri kadar işleyemedi. Öykücülüğümüz de bu anlamda, tarihsel bir sürecin kendine armağan etmiş olduğu bu görkemli malzemeyi tatmin edici bir şekilde kullanamadı. Bugün de hâlâ, bir zamanlar adını bile anmaktan imtina ettiğimiz Kürt sorunu dahil, biriktirmiş olduğumuz derin sorunlar, iç çekmeler ve çatışmaların içerisindeyiz.

Yusuf Nazım, belki de öykücülüğümüzdeki bu boşluğu doldurmaya aday bir “öteki yüzün öykücüsü”. Kızak’taki öykülere ve bu öykülerin sahip olduğu sese kulak verdiğimizde bunun kuşatıcılığını ve sarsıcılığını görüyoruz.

Öykülerde tutku, adanmışlık ve sevgi önemli bir yer tutuyor. Gerek “Koko”nun “reklamların, sözleşmelerin, teşvik ve primlerin kirletemeyeceği kadar yufka yüreğinden”, gerek “Düğme”deki çok küçük simgesel nesnelerin, aşka ve sevdaya dair duygular söz konusu olduğunda, zulmün bile ‘ti’ye alınarak nasıl bir direnç abidesine dönüşülebileceği örneğinden bunu görüyoruz.

Yazar, geleceğe güzel bir ülke bağışlamaktan başka hayalleri olmayan “o ay yüzlü çocuklara” adamış öykülerini; okuru sarsan ayrıntılarda onları anlatmış bizlere. Dahası öyküden öyküye atlarken “umutlarını atlarının terkilerine alarak yitip giden o çocukların şimdi nerede olduklarını sorduruyor her defasında. Bu sorunun yanıtı yok ne yazık ki. Ama kitabı bitirip de arkanıza yaslandığınızda, güçlü bir şekilde hissediyorsunuz; “geri dönecekler, bir gün, mutlaka!” Gezi Parkı’ndan Türkiye’ye yayılan o güçlü çığlık onların ayak sesleri belki de…

Kızak/ Yusuf Nazım/ Evrensel Basım Yayın, 2.Baskı/ 128 s.




13 Ağustos 2013 Salı

Statüsüz halk: Kürtler

Yusuf Nazım
Radikal/13 Ağustos 2013


Bir bakanın ağzından duydum; ülkeye barış gelecekmiş artık, Kürtler özgür olacakmış ama statüsü olmayacakmış!

İnsan ayağı basmış, eli değmiş, teni dokunmuş; ölümler ve kırımlar görmüş, nice uygarlıklar kurulmuş, savaşlar ve afetler yaşamış bütün topraklar özgür olsun.

Milyonlarca yıllık bir serüvene sahip insanlık. Giderek yaşlanıyor dünyamız. Yaşlanıyor ve büyük bir sonsuzluğun girdabında yuvarlanıp gidiyor. İşte böyle bir dünyanın üzerinde devasa bir uygarlık mirasına sahip bütün insanlık özgür olsun! Irkı ne olursa, derisinin rengi neye çalarsa; inancı hangi dinden, mezhebi hangi mezhepten olursa olsun; ister Alevi, ister Sunni, ya da Şafi; Müslüman veya Hıristiyan; Yahudi ya da Katolik.. Veya Protestan; ateist bile olabilir... Belki bir Kızılderili, bir zenci; derisi beyaz Güney Afrikalı, belki Surinamlı; gözleri çekik Vietnamlı; Koreli bir gazi bile olabilir; bir Eskimo veya bir Arap… Dili ne olursa olsun; ister Urduca, ister Mongolca, ister Katalanca; mesela İngilizce; belki de Tamilce, Fince veya Latince; hangi bilinmez bir dilden konuşursa konuşsun; bütün insanlar özgür olsun ama yeter ki adı “Kürt” olmasın! Statüsü de bulunmasın!

Hangi ulusa mensup olursa olsun. Yıllardır, hangi haksız zulmün parmaklıkları ardında bulunursa bulunsun; hangi kıtada yaşarsa; bayrağı ne olursa, çocuğunu hangi pasaportla doğurursa, damarlarında hangi asil kan dolaşırsa dolaşsın, ama özgür olsun!

Bütün hayatlar özgür olsun

Adı neredeyse unutulmuş/unutturulmuş, toprakları terk edilmiş/ettirilmiş, varlığı yok sayılmış, sürülmüş, zenginlikleri talan edilmiş; ata yadigârı yerlerinden edilmiş, kentlerin varoşlarına, sur diplerine, kenar mahallere savrulmuş bütün hayatlar özgür olsun; yeter ki adı “Kürt” olmasın!

Bambu ormanlarının sevimli pandaları, beyaz tüylü kutup ayıları, sayısı tükenmekte olan Caretta Caretta’lar; fok balıkları, yunus balıkları hep özgür olsun! Henüz balta girmemiş ormanlar, uygarlık mikrobundan kendini saklamayı başarmış ıssız vadiler, dereler ve tepeler özgür olsun; havada kuşlar, suda balıklar, filler ve kertenkeleler; bütün bir börtü böcek özgür olsun ama yeter ki “Kürt” olmasın!

Arap Baharı gelsin, Wall Street Baharı gitsin; Tahrir Meydanı’na inelim, Libya’ya özgürlük isteyelim; kabile devrimleri yapalım; bedevilere hürriyet, aşiretlere de öyle… Saddam’a ölüm diyelim, Kaddafi’nin kellesini alalım; Mısır’da Mübarek de gitti, Taliban’a özgürlük! Gazze’ye yağmur gibi yağan mı? Fosfor bombaları değil, konfeti dağıtıyor çocuklara uçaklar! Haydi, Kürecik’e üsler de kuralım, el birliğiyle İsrail’in güvenliğini sağlayalım, Patriotlar olmazsa olmaz zaten, bırakalım İsrail halkı daha güvende ve özgür olsun!

Üç bin köy yakılmış! Boşaltılmış ve yıkılmış! Srilanka’da, Surinam’da, Kamboçya’da değil! Benim ülkemde! Anadolu’mda, Mezopotamya’mda! Binlerce yıldır kök saldığım topraklarımda! Her toprak parçası özgür olsun, yeter ki üzerinde “Kürt” olmasın!

Eski Sovyetler Birliği’nin dağılan bütün ülkeleri; Özbekistan mı desem, Türkmenistan mı, Tacikistan mı… Ermenistan’ı unutmayalım; Kırgızistan, Kazakistan ve Gürcistan’da var... Hepsi özgür olsunlar! Ulusların self determinasyon hakkı önünde saygıyla eğilelim; dünyanın bütün halklarına koro halinde özgürlük isteyelim. Hepsi gelişmiş ve ileri, hepsi uygar ülkeler; Estonya, Letonya ve Litvanya da özgür olsun! Dahası var; Moldavya, Belarus ve Ukrayna… Hep özgür olsunlar!

Çok renkli devrimlerimiz olsun; Kadife Devrimi, Gül Devrimi, Lale Devrimi… Turuncu Devrimini de unutmayalım. Sonuçta ayrımsız, bütün ülkeler özgür olsun!

Küçük büyük fark etmez. Nüfusu ne olursa olsun; 6,4 milyon nüfusuyla Kongo, 5,3 milyon nüfusuyla Moritanya, 2,8 milyon nüfusuyla Arnavutluk ve 5 milyon nüfusuyla Kuveyt, 3,5 milyon nüfusuyla Moğolistan, 2,4 milyon nüfusuyla Lesoto! Hep özgür olsunlar! 3,1 milyon nüfusuyla Katar, 1,6 milyon nüfusuyla Bahreyn, 1,4 milyon nüfusuyla Doğu Timor ve 2,6 milyon nüfusuyla Botsvana özgür olmasınlar mı?

Peki, 680 bin nüfusuyla Lüksemburg? Ya 400 bin nüfusuyla İzlanda? Ve sadece 34 bin nüfusuyla San Marino; zaten özgür değiller mi?

Yedi kıtada, denizde ve okyanusta, Kuzey Kutbunda ya da Güney’de; toprakları çorak ya da çöl; dağlık veya bataklık, her toprak parçası özgür olsun! Beş yüz binden az olan nüfuslarıyla Surinam, Burinei, Maldivler özgür olmasınlar mı?

Kıbrıs’ın kuzeyine özgürlük gelsin! Bulgaristan’daki esir Türkler’i kurtaralım. Karabağ’dakileri de... 610 bin nüfuslu Batı Sahra, 221 bin nüfuslu Samoa ve 170 bin nüfuslu Guam ülkeleri, 265 bin nüfusuyla Yeni Kaledonya; 117 bin nüfusla Grenada, 104 bin nüfuslu Virgin Adaları, 3.500 nüfuslu Falkland Adaları ve 5.100 nüfusuyla Saint Helena özgür olsunlar! Tayvan, Kosova, Abhazya ve Güney Osetya hepsi özgür olsun!

Açlığın ve kıtlığın pençesinde kurtuluşunu bekliyor Kenya. El kapısı değil Somali, sırada Sudan’ı özgürleştirmek de var; kaç parçaya bölünmüş bile olsa… Olsun, yine de bütün parçaları özgür olsun! Dağılmış ve şimdi paramparça eski Yugoslavya; Bugün Hırvatistan, yarın belki Dalmaçya; Sırbistan ve Bosna-Hersek; Makedonya, Slovenya; Karadağ ve Kosova.. Hepsi özgür olsunlar! Üstelik bir de statüleri olsun ama “Kürt” olmasın!

Özgürlük adına bir milyon insan öldü Irak’ta

Sonunda, sınırlarımıza kadar dayandı özgürlük. Sıra komşularda; bir zamanlar “hür dünya” idi adı. Sonra “hür teşebbüs” oldu. Özgürlük taşıdı dünyanın bütün topraklarına! Daha modern kavramlara ikame etti adını; serbest piyasa, kapitalizm, küreselleşme diye... O şimdi savaşıyor; “hür dünya”, özgürlük adına “özgür ordu” lar kurarak savaşıyor. Barış ve özgürlük tutkunu devletler “özgür ordulara” destek olmak için birbiriyle yarışıyor. Kol kola giriyor koalisyon kuvvetleri; harıl harıl mesaide Birleşmiş Milletler. Giderek daha çok genişliyor “demokrasi cephesi!”

“Özgürlük!..” Adına bir milyon insan öldü Irak’ta! Geçenlerde saydım, manşetlerin yalancısıyım; bir günde tam 127 ölü vardı Irak’ın sokaklarında! Maşallah, ne kadar da hızla yerleşiyor “demokrasi.” Kılıcı keskin ne de olsa; bakın, nasıl da kellesini aldı Libya’da Kaddafi’nin, şu bizim meşhur demokrasi! Ederi tam üç yüz milyon dolar! Bavulla gönderdik paraları. Ölüme de fatura kesilir mi demeyin. Muhasebesi tutulmaz olur mu hiç demokrasiyle gelen ölümlerin. Medyaya haber düştü geçenlerde; Libya’ya gelecek özgürlüğün öncüsü ve demokrasi şampiyonu Fransa, “yüzde otuz beşine anlaşmış bile Libya petrolünün”. Ne de güzel diyeti varmış meğersem özgürlüğün! Şimdi, kabileler birbirini boğazlıyor Libya’nın çöllerinde. Demek ki daha çok demokrasi gerekecek oralara… Daha çok çalışacak dersini koalisyon kuvvetleri.

Ne kadar da ağırbaşlı konuşuyordu ve öylesine kendinden emin görünüyordu bakan; “Kürtlere statü falan veremeyiz” diyordu. Sanırsın sadaka dağıtıyor mübarek! Ama ekliyordu; “barış ve özgürlük gelecek” diyordu ülkeye…

Evet, barış ve özgürlük gelecek ülkeye. Tıpkı Afganistan, Irak gibi; tıpkı Tunus, Libya, Mısır gibi; bak işte şimdi, tıpkı Suriye gibi…

Nasıl da bir araya gelmişler, medeni ve demokrat dünyanın bütün ülkeleri. Komşuda Kürt’ün üzerine salmışlar cümle vahşilerini yeryüzünün. Cihatla özgürlük gelecekmiş güya Suriye’ye. Maşallah, dört yanı şeyhlikler, emirliklerle dolacakmış; bütün Suriye özgür olacakmış ama adı “Kürt” olmayacakmış.

Yusuf Nazım
http://www.radikal.com.tr/yorum/statusuz_halk_kurtler-1145872

1 Ağustos 2013 Perşembe

Devlet kendi katilleriyle sevişiyor


Ethem Sarısülük-Abdullah Cömert-Mehmet Ayvalıtaş
İrfan Tuna-Ali İsmail Korkmaz

Yusuf Nazım
Cumhuriyet/1 Ağustos 2013


Sonunda o haber geldi. Hiç istenmediği, hiç beklenmediği kadar acı geldi.

Ali İsmail Korkmaz öldü!


“DirenAli” demişlerdi ona.

“Ali ne olur, diren!” diye yalvarmıştı anası, kardeşleri, sevenleri; “diren Ali, ne olur diren!”

Ama olmadı!

Ali direnemedi!

Ölümün soğuk yüzlü suretine ancak yirmi gün dayanabildi Ali.

Onu, karanlık bir sokakta yapayalnız kıstıran soysuz ölüm, yaşamının gencecik baharından koparıp aldı. Çocuk gülüşünü, bir çırpıda soğutuverdi Ali’nin…

Gezi Baharı’nın beşinci ölümüydü Ali. Beşinci fidanıydı toprağından sökülen; beşinci gülüydü Gezi’nin dallarından kopartılan.

En önce Abdullah Cömert gitti. Antakyalı çocuk. Arkadaşlarının “Abdocan” diye çağırdığı 22 yaşında genç. 3 Haziran günü, Antakya’nın Armutlu Mahallesi’nde Gezi olaylarını protesto ederken gaz bombası fişeğiyle öldürüldü. Elinde, “Her Yer Taksim” yazılı bir dövizle çekilmiş fotoğraftaki gülümsemesi baki kaldı. Faili hâlâ bulunamadı.

Sonra Ethem Sarısülük. 26 yaşında bir işçi. 1 Haziran'daki Ankara Gezi protestoları sırasında polis tarafından başından vurularak öldürüldü. Ölümüne kadar 14 gün komada kaldı. Katil polis serbest bırakıldı. Olaya tanıklık eden iki kişi tutuklandı. Olay anında, Ethem’in vurulduğu sokağa bakan MOBESE kamerasının açısının değiştirildiği görüldü. Sarısülük’ün Güneydoğu sınırında çalıştığı bir karakol inşaatında çektirdiği fotoğraflar “bir teröristin fotoğrafları” diye basına servis edildiyse de gerçek kısa sürede anlaşıldı.

Derken Mehmet Ayvalıtaş aldı sırayı. 19 yaşında işçi. 2 Haziran günü Gezi protestoları sırasında Ümraniye'deki 1 Mayıs Mahallesi’nde, otobanı trafiğe kapatan kalabalıkla beraberdi. Gösteri yapan grubun üzerine sürerek dehşet saçan bir cip tarafından ezilerek öldürüldü.

İrfan Tuna ise 47 yaşında Ankaralı bir temizlik işçisi. Yoğun gaz bombasına maruz kaldı, kendini çalıştığı dershaneden dışarı attı. Gaz bombaları sokakta da peşini bırakmadı. Gaz ve zehir bulutu içerisinde kalp krizi geçirerek öldü.

Ve nihayet Ali İsmail Korkmaz. Antakyalı. 19 yaşında üniversite öğrencisi. 3 Haziran günü Eskişehir’deki Gezi protestoları sırasında gaz bombalarından kaçtığı bir sokakta, kimliği belirlenemeyen siviller tarafından sopa ve coplarla dövülerek öldürüldü. 35 gün komada kaldı. Ali’nin dövüldüğü sokağa bakan üç kameranın ikisinde kayıt olmadığını söylediler. Diğerinin ise hasarlı olduğu anlaşıldı. Eskişehir Valisi olayı “münferit” olarak niteledi.

Evet, öldürülenlerin kısa hikâyeleri bunlar…

Şimdi, beş ölü yatıyor toprakta; nefes almadan, kıpırdamadan. Beş oğul eksilmiş yemek sofralarından. Beş ölünün resimleri asılı duruyor evlerin duvarlarından. Sabahları, öğlenleri ve akşamları beş ananın kursağından lokma geçmiyor. Beş ölünün anası, oğul oğul diye sevemiyor, ay yüzlü çocuklarının saçlarını okşayamıyor. Beş ölünün kirpikleri kapalı, gözlerinde ışık yok; beş fidani delikanlı, yanakları gülüş yığınaklı beş çocuk artık yaşamıyor… Beş evin kapıları aralık, gözü yaşlı beş ana, pencereden bakıyor; şu karşıki yolun köşesinden, işte bu kavşaktan, o yokuşun başından her an görünür diye! Beş çocuktan biri yürüyüp gelir diye…

Ama olmuyor… Biliyoruz, artık hiç olmayacak… O beş gençten biri, o yolun köşesinden bir daha hiç görünmeyecek. Şu karşıki kavşaktan bir fidani delikanlı dönüp bir daha gelmeyecek. O yokuşun başından türküler söyleyerek biri yürümeyecek. Beş aralık kapıdan Abdocan gibi beş oğul bir daha hiç girmeyecek…

Katiller ise aramızda, elini kolunu sallayarak dolaşıyorlar. Beş soğuk yüzlü ölümün çürümüş kokusu siniyor sokaklara. Tiksinerek içiyoruz ciğerlerimize. Beş katilin, kanlı ayak izleri var yollarda. Ayaklarımız, üstüne basaraktan yürüyor izlerin; İstanbul’un, Antakya’nın, Eskişehir’in mahallelerinde. Beş ölünün masum ruhu, yana yakıla katillerini arıyor şimdi aramızda! Karanlık ve ıslak kaldırımlarda katillerin ayak sesleri yankılanıyor; parmakları tetikte, soğuk nefesleri ensemizde. Her an yeni bir fidanı sökmek için hazırlar. Her an yeni bir gülü daha koparmaya muktedirler. Her an yeni bir gülüşü daha soldurmak için emir bekliyorlar.

Beş katilin sinsi, karanlık bakışları kesiyor kameraları. Nereye gitseler, nefesleri ölüm soğukluğunda. Yürüdükleri her yol, geçtikleri her cadde, bekledikleri her durak ölümü hatırlatıyor bize. Uğradıkları her mekân yağlı bir karanlık içinde, yapış yapış. Geçtikleri her yerde gaz ve barut artıkları. Akşamları, kanlı elleriyle okşuyorlar çocuklarının siyah, kumral, sarı saçlarını. Masum ve sıradan insanlar gibi çöküyorlar iftar sofralarına. Okudukları her dua ölümü çağrıştırıyor. Dokundukları her yiyeceğe kan bulaşıyor ellerinden. Dilleri, haram cümlelerle kirlenmiş, yalan besmelelerle açıyorlar oruçlarını. Geceleri vıcık vıcık ter, kan kokan etleriyle giriyorlar kadınlarının koyunlarına. Ucube bir yaratık gibi doyuruyorlar, ölümden arta kalmış iştahlarını. Nereye gitsek onlardan bir iz var. Hangi durakta beklesek beş katil sokuluyor yanımıza. Hangi sokağa girsek, sivri, ürkünç gölgeleri bekleşiyor onların. Parklarda ve bahçelerde eli satırlı suretleriyle dolaşıyorlar.

Namluları her daim ölüm püskürtmeye hazır. Üniformalarında katilleri saklıyor polisler. Saçları jöleli, gömleği kolalı, eli palalı katil adayları bekleşiyor izbe sokaklarda. Sabırsız bir celladı andırıyor yüzleri, sinsi bakışlarıyla kesiyorlar karanlığı. Pervasız bir iştahla, yeni kurbanları için bekleşiyorlar.

Mahkemeler sessiz. Kaçma şüphesi yok hiçbir failin. Hâkimler katil adaylarını salıvermek için hazır beklemede. Nedense kameralar yön değiştiriyor birden. Kayıtları kendiliğinden siliniyor belleklerin. Bileği ansızın dönüveriyor kolluk kuvvetlerinin; silahlar kendi kendine patlıyor, kayboluveriyor birden bütün caniler, sırra kadem basıyor cümle izler.

Şehrin eteklerinde ağır bir koku. Adım adım çürüyor mahalleler. Bir ülke kendini yağmalıyor durmadan. Bir devlet kendi katilleriyle sevişiyor hâlâ…

http://www.cumhuriyet.com.tr/?hn=432220&kn=29&ka=4&kb=29