Yusuf Nazım
T24 | 14 Ağustos 2026
Yıl 1952, Şanlıurfa
Delikanlı, dışarının kuru
sıcağını üzerinde taşıyarak içeri girdi.
Eğildi, nice öğrenciler
yetiştirmiş bir Cumhuriyet kadını olan annesinin ellerinden öptü.
Annesi, oğlunun ona uzattığı diplomaya
bir süre gururla baktı. Sonra kaşlarını çatarak:
“Bak oğlum,” dedi, “hastalarından para aldığını
duyarsam hakkımı helâl etmem, bilesin!”
İstanbul Üniversitesi Tıp
Fakültesi’nden çiçeği burnunda mezun bu gencin adı Coşkun Özdemir’di.
Urfa’dan başladığı hayat
yolculuğu onu, önce İstanbul Üniversitesi, sonra Haseki Hastanesi, derken Dünya
Sağlık Örgütü, Londra National Hospital for Nervous Diseases ve Harvard’a kadar
götürecek, annesinin söylediği o sözü kulağında küpe olarak taşıyacaktı.
Bundan dolayı olsa gerek, onu
tanıdığım kırk yıla yakın süre içinde ne bir özel muayenehanenin kapısını
aralarken ne de bir hastasından para alırken gördüm.
Bazen özel muayene olmak için
çok ısrar edenler olurdu.
“Bizim bir hasta derneğimiz
var, oraya gel, göreyim,” derdi.
Hastasını dernekte görür,
borcunu sorduğunda, “Borcun yok ama istersen makbuz karşılığı derneğe bağışta
bulunabilirsin,” diye karşılık verirdi.
Annesinin sözleri kulağından
hiç gitmedi. O sözü unutsaydı büyük servetlerin sahibi olurdu. Oysaki ömründe
iki odalı, mütevazı bir evden başka mülkü olmamıştı.
Hastalarına, hastalık
derecesinde düşkündü. Çıktığı bilim yolculuğunda seçimini nöromüsküler
hastalıklardan yana yapacak, ömrünün tamamını kas hastalarına adayacaktı.
1978 yılında kurduğu Türkiye Kas Hastalıkları Derneği,
rahmetli eşi Emine Hanım’ın sıkça şikâyet ettiği üzere onun birinci eviydi.
Bir ömürden geçenler
Hastalarla olan ilişkisinin
yıllarca tanığı olmuştum. Bıkmadan usanmadan onları dinler; kiminin başını
okşar, kiminin ellerini tutar, kendi evlatları gibi sarıp sarmalardı onları.
Doğum gününü onlarla beraber kutlamak en büyük mutluluğuydu. Bayramlarda,
pikniklerde, davetlerde hastalarıyla birlikte olur; onlarla el ele verir, dans
eder, eğlenirdi. Belki de gerçek insan olmanın doruğuydu bu.
Her davranışından yeni bir şey
öğrenirdim. Alçak gönüllülüğün, nezaketin, şefkatin, inceliğin erbabıydı.
Hastasıyla arasında bütün duvarları kaldırmıştı. Onlara cep telefonunu verir,
“Yirmi dört saat açık, ne zaman ihtiyaç duyarsanız arayın.” derdi.
97 yıllık ömürden kimler
geçmemiş, o çınarın gölgesinde kimler oturmamıştı ki…
Yaşar Kemal’le, Sebahattin
Eyüboğlu’yla, Melih Cevdet’le, Vedat Günyol’le, İlhan Selçuk’la dosttu. Ruhi
Su’dan türküler dinlerdi, Nail
Çakırhan’dan türlü türlü anılar, Can
Yücel’den küfürler; hepsiyle dost sofralarında buluşurlardı. Attilâ İlhan şiirlerini okurdu ona, Aziz Nesin’se fıkralarını. Halet Çambel’in dostuyken doktoru
olmuştu. Son günlerinde hastanede, tekerlekli sandalyede onu süren de oydu.
Gazi Yaşargil, Türkan Saylan, Edip Aktin ve Rana Kartal gibi yüksek entelektüel birikime sahip; kimi,
alanlarında dünya çapında zirveye ulaşmış, kimi 1960’ların aktif siyasi/sol
aydın kimliğine sahip olmuş hekimlerle sıkı arkadaştı.
Mücap Ofluoğlu, Mehmet Başaran, Server Tanilli, Hıfzı Topuz da
sığdı o ulu çınarın gölgesine; Doğan
Kuban, Orhan Bursalı, Oktay Akbal ve Uğur
Mumcu gibi adını sayamadığım daha niceleri de. Azra Erhat da geçti ömründen, Hakkı
Tonguç ve Jale İnan da.
İyilik ve dostluk sınır
tanımazdı. Jerry Lewis’i gördü o çınar;
yakından tanıdı, hayran kaldı, çalışmalarını örnek aldı. Dünyanın en prestijli
nöroloji kliniğinde, dünyanın en ünlü nörologları Miller Fisher’ı da tanıdı, Raymond
Adams’ı, Robert Young’ı da...
Aynı klinikte onlarla birlikte çalıştı, arkadaşlık yaptı.
Gazze’de çocuklar ölürken ben
niye yaşıyorum?
Her şeyden öte, o bir
direnişçiydi.
12 Eylül darbesine de karşı
çıktı, YÖK’e de. Bazen öğretim görevlilerinin önündeydi, bazen üniversite
öğrencilerinin. Herkesi anlayışla, sevgiyle, hoşgörüyle saran, kucaklayan bir
kişiliği vardı. En zor zamanlarda İstanbul
Tabip Odası Başkanlığını yaptı, hak mücadelesinin içinde oldu. Darbeciler
tarafından üniversitedeki kürsüsünden uzaklaştırıldığında yılmadı. Ayrıldığı
her yere alkışlarla geri döndü. Yapılan ilk seçimlerde büyük çoğunlukla yeniden
seçildi.
Gezi Direnişi patlak verdiğinde
83 yaşındaydı. Bir belgesel filmin galası için bulunduğumuz Diyarbakır’da,
İstanbul’a dönmek için can atan yine oydu. Direnişin son günü Taksim Meydanı
gaza boğulduğunda, soluk soluğa kendini Taksim Metrosu’na atan da.
Tıp öğrencilerinin idolü, kas
hastalıklarının babası, umutsuzların sığınağıydı. Yeri geldi, köşklerde,
saraylarda ağırlandı, yeri geldi elinde dövizlerle yürüdü, sokakta slogan attı.
Onu, hastalarını korumak için kendini derneğin kapısına zincirlerken de gördük,
Filistin halkına destek olmak için gittiği işgal topraklarında Yaser Arafat’la görüşürken de.
Hayatın bütün kötülüklerine
karşıydı. Ne var ki kötülüğün egemen olduğu bir çağda yaşıyordu. Böyle bir
çağda yaşamak, giderek yüreğinde onulmaz bir ağrıya dönüşmekteydi. Bir gün
telefondaki sohbetimizde, “Gazze’de çocuklar ölürken ben niye yaşıyorum ki?”
dediğinde donup kalmıştım.
Yaptığımız Düşümdeki
Uçurtma belgesel filminin galası için dolaştığımız Kürt illerinde, yöre insanıyla
hemhâl olmak için nasıl da çırpınıyordu. Bir çocuk gibi sağa sola koşturuyor;
konuşuyor, dinliyor, öğreniyor, öğretiyordu. Kürtleri, Süryanileri, Keldanileri
ilk defa bu kadar yakından tanımıştı. Döndüğümüzde gezi izlenimlerini anlattığı
o uzun yazının sonu, “İki halkın (Türkler ve Kürtler) demokrasi, insan hakları,
laik düzen hedefinde birleşmesi ve bu taleplerini öne çıkararak bir dayanışma
içine girerek mücadele vermesi Türkiye’yi aydınlığa çıkaracaktır,” diye
bitiyordu.
Giderayak...
2019 yılındaki doksanıncı yaş
kutlamasının sinevizyon gösterisini bizzat hazırlamıştım. Filmin son karesinde,
“Yüzüncü doğum gününde buluşmak üzere,” diye yazıyordu.
Salonun kahkahaya boğulduğu o
gün bana söz vermişti. Yüzüncü doğum gününü de birlikte kutlayacak, yine ben
hazırlayacaktım video gösterimini.
Son yıllarında yeni bir sözcük
sızmıştı dağarcığına. Cümlelerini hep “giderayak” diye kurmaya başlamıştı.
Giderayak nasihatler veriyordu bize:
“Giderayak, kulağınıza küpe
olsun çocuklar…”
“Giderayak, şunu da söylemeliyim
ki…”
“Giderayak, bir şiir okuyayım
size… Bir anımı daha anlatayım çocuklar…”
Hayatın ömründen çaldığı onca
zamana karşı, içinde delifişek bir yürek taşıyordu. Seksen yaşındayken, Sunay Akın’la yaptığımız etkinliklerin
birinde, bir metre yüksekliğindeki sahneye atlayarak çıkmaya kalkışması, tüm
salonun yüreğini nasıl da ağzına getirmişti.
Ne var ki zaman acımasızdı. Her
geçen gün, ömründen biraz daha çalmaya devam ediyordu. Kanser oldu, direndi,
onu yendi. Doksanında düştü, bacağını kırdı, dayandı. Hastalıklar geçirdi,
kalçasını kırdı, yoğun bakımlara girdi, öldü öldü dirildi. Doksan beşindeydi,
bir kez daha kalçasını kırdı, yine direndi; doğruldu, yeniden ayağa kalktı.
Hayatla ölüm arasındaki çizgi
iyiden iyiye inceldiği zamanlarda, “Ben yolcuyum artık,” diyordu. “Olur mu
Hocam, daha 100. doğum gününü kutlayacağız,” diye karşılık verirdim. “Haa,
öyleydi değil mi?” diye muzipçe gülümserdi. O bir direnişçiydi, direnmeye devam
ediyordu.
Anneme verdiğim söz
En son bir ay önce telefonda
görüntülü görüşmüş, uzun uzun sohbet etmiştik.
10 Ağustos günü kahvaltıda,
doksanındaki annem, “Coşkun Hoca’yı arasana,” demişti. “Tamam anne, akşam
arayacağım,” diye karşılık vermiştim ona.
O akşam arayamadım! Ölüm,
benden önce davranmıştı. Haberi aldığımda, ciğerimden kocaman bir parça koptu
sandım.
Ansızın gitti!
Çok istiyordu, olmadı, Gazzeli
çocuklardan sonra gitti.
Tıp camiası, müstesna bir değerini
kaybetti; ülke bir çınarını, kas hastaları babasını, umutsuzlar sığınağını.
Geride hiç dolmayacak kocaman
bir boşluk bıraktı. 97 yıla öyle çok şey sığdırmıştı ki, ona doyamadık. Yüzüncü
doğum gününü kutlayamadan gitti.
Bir pazar tezgâhının tenhalığında
içimde kalanlar
Bir zamanlar, bir belgesel film
yapacaktık onun için. Adı Giderayak olacaktı, senaryosunu bile
hazırlamıştım; yapamadım, içimde kaldı.
“Geciktin, atla gel, topla
çocukları, buluşalım,” diyordu; gelemedim, içimde kaldı.
Nail Çakırhan’ın beldesine,
Akyaka’ya gelecek, dönüşte bana uğrayacak, birlikte güzel düşler kuracaktık; o
güzel düşleri bir daha kuramadık, içimde kaldı.
Anneme söz vermiştim; o akşam
onu arayacaktım. Yaralı bir kuş ağırlığındaydı yüreği, durdu; arayamadım,
içimde kaldı.
12 Ağustos, Çarşamba, Ürkmez
Gökyüzünde dolunay, güneşi
tutmak için sabırsızlanırken, mevsim sonbahara yaklaşıyor.
Hemen ötede mandalina
bahçeleri, tez elden meyveye dönmenin telaşında ağaçlar. Yüzümde serin bir
poyrazın dokunuşları, burnumda tuzlu deniz kokusu, kalbimde hüzün.
Alıp başımı gitmişim. Ertesi
gün açılacak pazarın hazırlıkları sürüyor.
Dudaklarımda kıpır kıpır
sözcüklerin beni sürüklediği bir tuhaf diyardayım. Son sözümü de söylüyor,
henüz kurulmamış bir pazar tezgâhının tenhalığında bitiriyorum yazımı.
Seni çok özleyeceğiz…


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
yusuf.nazim1@gmail.com