24 Şubat 2025 Pazartesi

İyilik iyidir

Yusuf Nazım
T24 | 31 Aralık 2025

“İyilik iyidir.”

Ona, pandemide kaybettiğim büyük ablamın mezarına gittiğim o sıcak yaz gününde rastlamıştım.

Gözlerim mezarların üzerinde gezinirken, bir mezar taşının kitabesinde görmüştüm o yazıyı: “İyilik iyidir”

Bakışlarım mezar taşının üzerinde, derin hülyalara daldığım bir andı.

Bedenini, Akfırat Mezarlığı’nın dingiz sessizliğine bırakmış, toprağın yumuşak bağrında sessizce uyuyan o kişiyi düşündüm.

Yakınları ona, en çok yakışan bir sıfat olarak seçmiş olmalılardı iyilik sözcüğünü.

Ne mutlu ona…

Akfırat Mezarlığı

Guernica

Gernikako Arbola.

İspanya'nın Bask bölgesindeki Guernica kasabasında yaşayan bir meşe ağacının adı.

Bask halkı için özel anlamı olan bu ağaç; özerklik ve özgürlüğün simgesidir. Bu yüzden İspanya İç Savaşı sırasında Franko faşizmine karşı savaşan Cumhuriyetçilerin direniş ruhunu temsil etmektedir.

Belki de bu yüzden olsa gerek kasaba, iç savaş sırasında faşizme karşı direnen cumhuriyetçilerin kalesi olmuştu.

26 Nisan 1937 günü, Guernica kasabasının sirenleri acı acı çalar.

Biraz sonra, Nazi Almanyası ve Faşist İtalyan hava kuvvetlerinin uçakları kasabanın semalarında belirir. Ağır bir bombardıman başlar. Bombalar direnişçi ya da sivil ayırt etmez. Kadın, yaşlı, hasta, çocuk yüzlerce kişi ölür; nüfusu 5.000 olan kasabanın büyük bir kısmı harabeye döner.

Bombalama, dünya çapında büyük bir öfkeye yol açar. Katliam, İspanyol ressam Pablo Picasso'nun fırçasından modern zamanların en ünlü savaş karşıtı tablolarından birine  dönüşür.

Sanatçının Guernica adlı eseri faşizmin, soykırımın, acımasızlığın vahşetine bir yanıt olarak tarihteki görkemli yerini alır.

Kötülüğün egemenlik çağı

Kötülüğün egemenlik çağındayız.

İsrail soykırım makinesi durmak bilmiyor.

F-35 savaş uçaklarını, bomba ve füzelerini ABD’nin sağladığı; uçak malzemelerini İngiltere’nin verdiği; Demir Kubbe parça tedarikçiliğini Fransa’nın yaptığı; çeliğini, çimentosunu, dikenli tellerini, uçak yakıtını Türkiye’nin temin ettiği İsrail devleti cinayetlerine devam ediyor.

Şu ana kadar Gazze Şeridi’nde 45.514 kadın, erkek, yaşlı, çocuk, bebek İsrail soykırım makinesinin kurbanı oldu. Aralarında sayısız bilim insanı, hekim, sanatçı, yazar ve gazeteci da olmak üzere…

Bilimin soykırıma itirazı

Prof. Dr. Sufyan Tayeh.

Filistinli fizik ve matematik profesörü, Gazze İslam Üniversitesi Rektörü’ydü. Filistin'deki, Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü'nün (UNESCO) Fiziksel, Astrofizik ve Uzay Bilimleri Kürsüsünün sahibi ve dünyanın önde gelen matematik bilimcilerinden biriydi o.

İsrail devletinin Gazze’deki saldırılarında geçen yıl aile bireyleriyle birlikte öldürülmüştü.

Yeryüzünün iyi insanları onu unutmadı.

Geçen hafta,  dünya çapında 1078 matematikçi, Profesör Sufyan Tayeh’i de anarak İsrail devletine açık bir mektup yayımladı.

Mektup, dünyadaki bilim insanlarını, özellikle matematikçileri, Gazze'deki soykırımı ve Filistin'in yasadışı sömürgeleştirilmesini açıkça kınamayan İsrail kurumlarıyla tüm bilimsel işbirliğini durdurmaya çağırıyordu.

İmzacılar devamla, uluslararası topluma yaptıkları çağrıda, ülkeleri ve kurumları, İsrail’e karşı mümkün olan her türlü yaptırımı uygulamaya davet etmekteydi.

Kalplerindeki iyiliği yitirmemiş bilim insanlarının soykırıma itirazıydı bu. Yüreğim kabardı, mutlu oldum.

Guernica’dan Gazze’ye dayanışma

8 Aralık 2024, Cuma.

Bask şehri Guernica kasabası.

Kasabanın Pasialeku Pazar Meydanı’nda diğer zamanlardakine benzemeyen tuhaf bir hareketlilik vardır.

Kadınlı erkekli, gençler ve çocuklardan oluşan suskun kalabalık bomboş olan Pazar Meydanı’na doğru akmaktadır.

Yüzlerinde acıdan, hüzünden ve kederden ibaret çizgiler taşımaktadırlar.

Ellerindeki siyah, yeşil, kırmızı ve beyaz renkli kumaşları alanda işaretli yerlere bırakarak bekleyen, birbirine sarılan, canı acıyan, üzülen insanlardır bunlar…

Meydan tümüyle dolduktan sonra, hava saldırısı sirenleri bir kez daha acı acı çalar.

Alanda ani bir dalgalanma olur.  Bir anda, Pasialeku Pazar Meydanı’nda, Filistin bayrağını ve Pablo Picasso'nun ünlü savaş karşıtı tablosu Guernica'nın bir bölümünü tasvir eden bir insan mozaiği ortaya çıkar.

Meydan boydan boya dev bir Filistin bayrağına boyanmıştır ve bir köşesinde Picasso’nun çizdiği Guvernica’dan bir kesit yer almaktadır.

Öyle ki, Gazze ile Guvernica’nın yakaran çığlıkları Pasialeku Meydanı’nda birleşmiş, alanda toplanan binlerce kişinin yüreğinde ortak bir acıya dönüşmüştür.


*  *  *

Gazze...

Çığlıkları hemen yanı başımızdan yükselen acının, kederin ve yalnızlığın coğrafyası.

Avrupa'nın en ırak köşesinden uzanan bu dostluk ve dayanışma elini görünce kendimi iyi hissettim.

Nasıl hissetmeyeyim? Ne de olsa iyilik, iyileştiriyor insanı.

İyilik iyidir sözünü araştırdığımda, ilk defa bir Alevi mezarında görülen bu sözün, zamanla Alevi toplumu tarafından benimsenerek mezar taşlarında kullanılmaya başlandığını öğrendim.

Anladım ki iyilik denen şey, iyi insanlar tarafından sahiplenilmekteydi.

Guernica’nın iyi kalpli insanları, bedenleriyle kasabadaki Pasialeku Pazar Meydanı’na dev bir Filistin bayrağı çizerek göstermişlerdi Gazze’yle olan dayanışmalarını.

Bu anlamlı dayanışmayı görünce aklımın kıvrımlarında dolanan bir soruya engel olamadım:

Türkiye Solu ya da dürüst Müslümanları da, Taksim Meydanı’nı Filistin bayrağına boyayarak Gazze’nin çığlığını çizebilirler mi?

Not: 2025 yılında iyilik üstünüzde olsun.

https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/iyilik-iyidir,47891



Omurga

Yusuf Nazım
T24 | 24 Şubat 2025

Omurgalılar, yaklaşık 530 milyon yıl önce, Kambriyen Dönemi’nde ortaya çıkmıştır. Bu dönemin çenesiz balıkları, beyin ve omurilik sistemine sahip olup kıkırdak iskeletleriyle modern omurgalıların ataları olarak kabul edilir.

300 milyon yıl öncesinden itibaren önce amfibiler ve sürüngenler gelişerek karasal ekosistemlerde baskın hale gelmiş, Mezozoik Çağ’da ise (252-66 milyon yıl önce) dinozorlar, memeliler ve kuşlar evrimleşmiştir.

55-65 milyon yıl önce, Mozaik Çağ’ın sonunda ağaçlarda yaşayan küçük, böcekçil memelilerin evrimleşmesiyle ortaya yeni bir tür çıkar: Primatlar.

Tropikal ormanların kanopilerinde yaşadıkları 50-60 milyon yılda bulundukları coğrafya ve iklim koşullarına bağlı olarak goriller, orangutanlar, bonobolar, gibonlar ve şempanzeler gibi türlere evrimleşir.  Yaklaşık 7 milyon yıl önce ise şempanzelerden ayrılarak ağaçlardan yere inmek zorunda kalan bir kol, zamanla iki ayaklılaşarak(bipedalizme) ilk insanımsıların yoluna girerler.

1.9 milyon yıl önce beyin büyümesine de sebep olan bu sürecin sonunda gezegenin, iki ayak üzerinde yürüyen ve omurgası dikleşmiş olan yegâne canlısı, insan ortaya çıkmış olur.

*  *  *

Ağaçtan yere inip ayağa kalkma süresince, 350 cc’den 1000-1200 cc’ye büyüyen beyin hacmiyle gezegenin tartışmasız en zeki canlısı olan insanın, akıllı canlı olma özelliğinin iki ana yönde evrimleştiği görülüyor.

Birincisi, içine doğduğu gezegene meydan okuyan; doğaya ve diğer canlılara karşı büyük üstünlük sağlayan, yeri geldiğinde acımasız bir yok ediciye dönüşen kötülüğe evrimleşmiş insan zekâsı.

Diğeri, tuttuğu baltanın sapına gül resmi çizmeyi akıl eden, sevgi, tutku, empati, dostluk, dürüstlük, erdem, dayanışma ve paylaşma gibi kavramları geliştiren iyiliğe doğru evrimleşmiş zekâ.

Omurgalı olmak deyimi, iyiliğe evrimleşmiş Homosapiens’e özgü bir kavram. Dik duran anlamındaki insana ait; dirayetli, ilkeli, tutarlı anlamında kullanılıyor. Omurgasız ise duruşu olmayan, tutarsız, ilkesiz davrananlar için…

*  *  *

Önceki gün CHP’nin ittifak politikaları sonucu milletvekili seçilen biri daha partisinden istifa ederek AKP’ye katıldı. Ben buna CHP kontenjanından seçilen vekil AKP’ye geçti diye yorumluyorum.

Bu vekil, Gelecek Partisi’nden istifa eden Serap Yazıcı Özbudun. Kendisi saygın bir anayasa hukukçusu olarak biliniyor. Yazıcı, 2007 tarihindeki AKP’ye sivil anayasa taslağını hazırlayan Prof.Dr.Ergun Özbudun başkanlığındaki altı kişilik bilim heyetinin de içindeydi.

Aradan yıllar geçti. Dile kolay tam 18 yıl. Ergun Özbudun Hoca’yı kaybettik. 2020'de Gelecek Partisi'ne katılan Yazıcı, İnsan Hakları Başkanı olarak görev yaptı, 2023 seçimlerinde Antalya'da CHP listesinden Gelecek Partisi'ne vekil oldu.

Geriye dönüp Serap Hoca’nın akademik/siyasal serüvenine göz gezdirdim. Bakın neler çıktı:

"Sayın Erdoğan'ın cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine geçiş arzusunu hiçbir zaman anlayabilmiş değilim."

"Eğer o gün bizlere konuşma hakkı tanınsaydı, bütün bu olasılıkları anlatma imkânını bulurduk. Ama bizlere ekran yasağı konmuştu."

"Burhan Kuzu dışında hiçbir ciddi akademisyen başkanlık sistemini savunmadı."

"Cumhurbaşkanı hükümet sistemi, darbe koşullarından daha ağır koşullarda kabul edilmiştir."

"Bugünkü ortamın 12 Eylül askeri rejiminin yarattığı ortamdan ben hiçbir farkını görmüyorum."

"Ama bugünkü ortamda eğer ‘Yeni bir anayasa yapacağız’ diye yola çıkacaksak bunun da sivil ve demokratik olacağı iddiasındaysak ve onu da ‘Askeri yönetimin vesayetçi anayasasından kurtulalım’ gibi sloganlarla birleştiriyorsak, ben bunu hiç samimi bulmam."

"Can Atalay aslında resmi seçim sonuçları açıklandığında serbest bırakılmalı, Meclis'e gelip yeminini edebilmeliydi."

"Can Atalay'ın durumuyla ilgili olarak anayasa ihlal edilmektedir."

"Ben diyorum ki Can Atalay derhal serbest bırakılmalıdır."

Can Atalay'ın içerde tutulmasına gerekçe gösterilen “14. maddeyi 12 Eylül generalleri başımıza bela etti.”

Yargıtay Ceza Dairesi'nin Anayasa Mahkemesi kararı üzerine temyiz mahkemesiymiş gibi söz söyleyemez, "kesinlikle, Yargıtay'ın böyle bir yetkisi yok."

Cumhurbaşkanı Erdoğan, "Biz bu tartışmada taraf değiliz ama hakem konumundayız" diyor. "Anayasanın hiçbir hükmü cumhurbaşkanına iki yargı kuruluşu arasındaki ihtilafı çözme yetkisi vermemiştir."

"Bir anayasa hukukçusuyum ve bir anayasa hukukçusu olarak bugüne kadar akademik çalışmalarımda ne savundumsa şu ana kadar parlamento çatısı altında da hep onu savundum, bundan sonra da farklı bir şey olmayacak."

"Mühürsüz oy pusulaları bizim seçim mevzuatımıza aykırı olarak geçerli kabul edildi. 2017 referandumu üzerinde ciddi bir gayrimeşruluk gölgesi vardır."

"Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine geçişten sonra biz süratle fakirleşmişiz."

"Tek bir kişinin elinde sınırsız yetki toplayan, hukuk devletini askıya alan, yönetimde keyfiliğe sebep olan bu sistemin yarattığı çok ağır sonuçlar var."

"Türkiye 2016'dan beri, yani olağanüstü halde otoriterizme sürüklendiği andan itibaren ve cumhurbaşkanlığı hükümet sistemiyle bu otoriterizmi kurumsallaştırdığı andan itibaren çok ciddi anlamda yoksullaştı."

"Yerli ve yabancı sermaye Türkiye'den kaçtı gitti. Siz onu kapı kapı dilenerek geri getiremezsiniz. Bugün Türkiye güvenilmeyen bir ülke."

"Herkes biliyor ki Türkiye yürürlükteki anayasasını çiğneyen bir ülke."

"Sadece Can Atalay tartışması, Osman Kavala tartışması bile Türkiye'nin hukuk devleti olmadığını bütün dünyaya deklare ediyor."

"Türkiye'nin artık başörtüsü diye bir sorunu kalmadı. Kadınların artık bu siyasi tartışmalara, bu kör dövüşüne malzeme edilmemesi gerektiğini düşünüyorum."

"Erdoğan... seçim meydanlarında başörtüsünü bitmek tükenmek bilmeyen bir propaganda malzemesi haline getirmek istiyor. O yüzden, bu tuzaklara düşmemek gerekiyor."

"Kayyum yetkisi de 12 Eylül anayasasının ürünüdür, demokratik bir anayasa İçişleri Bakanı'na böyle bir yetki vermez"

"İçişleri Bakanı'na kayyım atama yetkisini veren 1982 anayasasıdır. Samimiyseniz hadi gelin bu 12 Eylül kıskacından kurtulalım."

"Başörtüsü konusunu toplumun belli bir kesimini nefret süjesi haline getirecek bir formülle birleştirmelerine ben Serap Yazıcı Özbudun olarak destek vermem."

"Anayasa hukuku alanında duayen hocam ve aynı zamanda eşim Ergun Özbudun hocamızın kemiklerini sızlatacak hiçbir adım atmam. Ayrıca parlamenter sistem benim için kırmızı çizgi”

*  *  *

İşte böyle. Başka birinin sabah ayazında kapısının çalınarak derdest edilmesine sebep olabilecek bir dolu sözün sahibi, önceki gün AKP’ye geçti.

Bir söyleşisinde, "Ben bir hukuk insanıyım ve temel özelliğim de asla adaletten taviz vermememdir." demiş, eşi Ergun Özbudun için şu aktarımı yapmıştı:

"Vefatından önce, 28 Mayıs seçiminden sonra bana şunu söyledi: 'Serap artık benim Türkiye'de yeniden demokrasiye dönüşü, hukuk devletine dönüşü, insan haklarına dönüşü görmeye ömrüm vefa etmeyecek. Seninki eder mi bilmiyorum, tereddütteyim. Ama sen mücadeleci bir insansın. Bu yöndeki mücadelene devam et.'

Doktorasını “Otoriter Sistemlerden Demokrasiye Geçiş” konusunda tamamlayan Serap Hoca, öyle görülüyor ki mücadelesine, eşinin söylediği "Türkiye'de yeniden demokrasiye, hukuk devletine dönüş" mücadelesine bundan böyle AKP saflarında devam edecekmiş.

Serap Hanım, partisinden ayrılıp tüm söylediklerine rağmen “otoriterizmi kurumsallaştıran” bir partiye geçerken iyimserliğini hâlâ koruyor mu, bilemem.

Belki de Ergun Özbudun'un dediği gibi "mükemmeli ararken mümkün olanı kaçırmamak" için verdi kararını.

Şimdi artık yeni partisinde o. Ya ülkeyi zifiri bir karanlığa sürükleyen kurumsallaşmış otoriterizm koşullarında "içinde bulunduğumuz karanlık tünelde bize ışık sunacak" adımlar atacak ya da aynı otoriterizme boyun eğerek bunca kötülüğe ortak olacak.

Yolun açık olsun Serap Hoca.

Not: Aktarımların çoğu Cansu Çamlıbel’in Serap Yazıcı Özbudun’la 11 Aralık 2023’te yaptığı söyleşiden alıntılanmıştır.

https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/omurga,48740


 

24 Ocak 2025 Cuma

Bizi kim öldürdü?

Yusuf Nazım
T24 | 24 Ocak 2025


2016 yılıydı.

Bir kongre için Kanada’nın Toronto şehrindeydik.

Ateşten, ölümden, kandan bir coğrafyanın yolcularıydık.

Gün geçmiyor ki büyük bir kötülük üstümüze üstümüze yürümesin, gün geçmiyor ki kalbimizin tuğrasında yeni bir yara daha açılmasın…

Adını Ergenekon koydukları operasyonlar, fırtına gibi esen gözaltı ve tutuklama furyaları, ev baskınları, derdest edilenler, kumpaslar, hileler, tuzaklar…

Biter mi? Sonrasında darbe girişimleri, toplu işten çıkarmalar, binlerce akademisyene soruşturma, cezaevine atılan bilim insanları, gazeteciler, yazarlar, sanatçılar… Ardı arkası kesilmeyen patlamalar, onlarca, yüzlerce ölü; kayyumlar, siyasetçi avı, Cumartesi Anneleri, taş ocakları, orman kıyımları, biber gazı, plastik mermi, cop, taciz, tecavüz…

Tesellimiz o ki cennet ülkemizin cehenneminden bir hafta uzak kalacağız.

Ottawa’dan dostlar gelmiş ziyarete, söyleşiyoruz.

Küfemizde ülkenin onca kahır yükü, paylaşmak kaçınılmaz oluyor.

Bir ara merak edip arkadaşıma soruyorum:

“Söylesene, sizde en çok neler haber oluyor?”

Arkadaşım gülümsüyor:

“Vallahi bizde at bahçeden kaçtı, kedi ağaca çıktı, ördek suya düştü gibi şeyler haber oluyor…”

İçim acıyarak gülümsüyorum.

*  *  *

Odamda çalışmaya dalmışım.

Başımı kaldırıyorum, bir haber!

Kelimeler hoyratça hücum ediyor üzerime!

Yangın, ateş, feryat ve ölüm sözcükleri dökülüyor ekrandan.

Korkarak taramaya başlıyorum haber ajanslarını…

Bolu’da bir otel yangını: 10 ölü!

Ne olmuş, nerede olmuş, nasıl olmuş, anlamaya çalışırken fark ediyorum; ışık hızında çoktan harekete geçmiş bile bizim beyler!

Hakkımızda hüküm verilmiş, gereği düşünülmüş!

Tez elden sıralanmış kanun hükümleri: Anayasa’nın 28/3 ve 26/2 maddeleri, bilmem kaç sayılı basın kanununun falan filan maddeleri… Kamu düzeni, halk sağlığı, devletin ve milletin güvenliği…

Her türlü haber, röportaj, eleştiri ve benzeri yayınların yapılması yasaklanmış!

Yangından daha hızlı yayılıyor yasak!

Gerçeğin üzerine sis perdesi çöküyor. Her şey ve her yer karanlık… Ölüm ve bilinmezlik kol kola. Saatler geçiyor, ülke ayakta, insanlar bilmek, gerçeği öğrenmek istiyorlar.

Oysa haber metinleri taş kesilmiş, sözler kelepçeli, kelimeler tutsak.

Radyo Televizyon Üst Kurumu boş durur mu hiç?

Görevi gereği anında devreye girmiş:

“Yayın yasağına uymayanlara en ağır yaptırımlar uygulanacak.”

Haaa!

Yani?

Yani otele ruhsatı kim vermiş?

Sormak yasak!

Denetlemesi kimin yetkisinde?

Merak etmek yasak!

En son güvenlik kontrolleri ne zaman yapılmış?

Haddine mi, öğrenmek yasak!

Yangın merdivenleri yeterli mi?

Zinhar, araştırmak yasak!

Otelin içinde yangın söndürme sistemi devreye girmiş mi?

Devletin bekasını kurcalamak, soruşturmak yasak!

Otelin denetlenme yetkisi itfaiyeden ne zaman alınmış?

Milletin güvenliğini riske atmak olur mu, konuşmak yasak!

*  *  *

2012 yılı, Bangladeş.

Tazreen Moda Fabrikası yangınında 112 işçi öldü.

İşte bu yangından başka, dünyada son 50 yılın en büyük yangın faciasına ev sahipliği yapıyor bu ülke.

Acıyı bir kader gibi üstümüze giydirmeye çalışıyorlar.

Gerçeğin karşısında korkak, yasak getirmekte cevvaller!

Ölümü de acı gibi kader bilelim istiyorlar.

Yaşama değil, ölüme alıştırmak istiyorlar bizi.

Ve biz hep ölüyoruz.

Birer birer, onar onar, yüzer yüzer ölüyoruz!

Ölüm her yerde, her an ve her şeyde, sinsi bir pusuda bizi bekliyor.

Bir dağın ıssızlığında, bir tren garının sahipsizliğinde, dümdüz ovada bir demiryolunda; yerin yedi kat derininde, gözden ırak bir madende, bir çocuk parkının masumluğunda ya da bir otelde, sessiz bir uykuda…

İstiyorlar ki merak etmeyelim, istiyorlar ki bilmeyelim, istiyorlar ki öğrenmeyelim!

Oysa sormak doğamızda, vazgeçilmez bir eylemin adı.

Ve bilmek hakkımız.

Bu yüzden avazım çıktığınca, gücüm el verdiğince, nefesim yettiğince bağırıyorum!

2 yaşındaki Bekir'in, 5 yaşındaki Muhammet'in, 7 yaşındaki Mavi'nin ağzından soruyorum:

Söyleyin, bizi kim öldürdü?

https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/bizi-kim-oldurdu,48242


22 Ocak 2025 Çarşamba

Gazze’de büyük geri dönüş: “Aslında ev de yoktu!”

Yusuf Nazım
T24 | 22 Ocak 2025

Dile kolay, tam 417 gün!

Sokağa çıkma yasağı kısmen kaldırılmıştı.

Duyar duymaz çadırdan dışarı fırladı.

Bir anda, etrafta heyecanla toplanan çadır kalabalığının arasında buldu kendini.

Aylardır uzak kaldıkları şehirlerine bir an önce yetişme, mahallesinden, evinden, eşyasından bir haber alma telaşıydı bu.

Üzerine atladığı pikap, şehrin girişine kilometrelerce kala kolluk kuvvetlerince durduruldu.

Yüreği yerinden fırlayacakmış gibiydi.

Uzaktan, üzerine kümelenen siyahi bulutların altında hiç olmadığı kadar gri gözüküyordu Gazze.

Asfalt yolu tüketip şehre vardıklarında, yol birden toprağa dönüşmüştü.

Araçtan inmek zorunda kaldılar.

Üzerinde yürüdükleri inişli çıkışlı toprak yığınının, bir zamanlar Gazze’nin ana caddesi olduğuna inanmakta zorluk çektiler.

Kalabalık bir anda dağılmış, herkes kendi mahallesinin yolunu tutmuştu bile.

İlk saptığı yoldan bir süre sonra geri döndü, önü kapalıydı!

Sonra, iş makineleriyle açılmış başka bir toprak yola girdi. Biraz ilerledi, sağa sola hamle yaptı, çevresini tanımaya çalıştı. Kafası karışmıştı. Bastığı toprak altında dalgalandı, başı döner gibi oldu. Yönünü çıkaramadı, tekrar gerisin geri yürümeye başladı.

Şırnak 2016                        Gazze 2025
Birçok denemeden sonra uzakta, taş ve toprak griliğinin ortasındaki camii siluetine takıldı gözü.

Delik deşik olmuş duvarları, parçalanmış kubbeleri, yara bere içindeki haliyle Agit Uğur Camii, bunca griliğin ortasında, depremde ayakta kalmayı başarmış yegâne bir anıt gibi duruyordu! Çifte şerefeli minaresi nasıl olmuşsa sapasağlamdı.

Camiye göre yön bulmak, işini kolaylaştıracaktı. Düşündüğü gibi de yaptı. Kısa sürede istediği yere varmıştı bile.

O güne dek hayatında, görmüş ve göreceği en büyük şaşkınlığın onu beklediğindense habersizdi.

Tanınmaz halde, bir moloz yığınından ibaret mahallesini inanmaz gözlerle süzdü.

“Sokağı bulmalıyım!” diye geçirdi içinden. Sağa sola çaresizce koştu, moloz yığınlarından oluşan irili ufaklı birçok tepeciği, onların arasındaki çukurları aştı.

Nihayet, bir süre sonra evinin bulunduğu sokağın başındaydı. Yalnızca silik bir iz kalmıştı sokağından geriye!

İçinde, ölmeye yüz tutmuş bir umudun cılız beklentisiyle önünde kıvrılan taşlı toprak izini takip etmeye koyuldu...

*  *  *

Şırnak 2016                        Gazze 2025
Birden “Evim, evim!” diye bağırdı!

Sonunda bulmuştu onu!

Yıllardır, harcına emeğini katarak, çimentosuna terini akıtarak yaptığı evinin kapısındaydı.

Yorulmuştu. Ama olsun, sonunda değmişti buna!

Dış kapı aralıktı, sessizce süzüldü içeri.

Merdivenleri bir solukta çıktı.

Gözü, merdiven boşluğunda yan yatmış, tamir edilmeyi bekleyen, küçük oğlunun kırık bisikletine takıldı.

Dudaklarından acı bir gülümseme düştü.

Ayakkabılarını çıkardı, köşedeki rafa özenle yerleştirdi.

Karısının kapı pervazına astığı mavi nazar boncuklarına ilişti gözleri.

Bakışları onu, 22 yıl öncesinden kopup göçtükleri o dağ köyüne götürdü.

Zemheri bir kış soğuğunda, yangınlar ve alazlar içinde terk etmek zorunda bırakıldıkları köylerine!

Sonraları, zoraki sığındıkları bu kentte, nice meşakkatlerle sahip oldukları evin kapısında bir süre bekledi.

Nazar boncuğundaki gülümseyen bakışlarını sessizce çekip aldı.

*  *  *

Birazdan, anahtarıyla kapıyı açacak, sessizce süzülecekti içeriye.

Eve adımını atar atmaz, bedenini tatlı bir hararet saracak, yüreğindeki sıcaklık yüzüne vuracaktı.  

Biliyordu, küçük oğlu yine bisikletim diye atlayacaktı üzerine. Yine mahcup olacak, yine kızaracaktı yüzü. Her zamanki gibi imdadına eşi yetişecek, “Sıkıştırma babanı, yorgundur, gelecek ay” diye arka çıkacaktı ona.

Salona açılan sofayı iki adımda geçecek, mutfaktan gelen mis gibi kokuların baştan çıkarıcı davetine aldırmayacaktı.

Zemini, kök boyalı bir halı, duvarları şahmaran desenli kilimle kaplı salona akacaktı ayakları.

Gözleri kucaklar gibi saracaktı, beşikte uyuyan üç aylık çocuğunu.

Soğuk kış günlerinde, kemiklerini ısıtmak için önünde herkesin sıraya girdiği sobaya doğru yönelecekti ardından.

Sıcaktan mest olmuş anacığının pamuktan ellerini şefkatle öpecek, yanaklarını koklayacaktı.

Oğlu, bir kış günü getirmişti onu. Tek gözü görmüyordu kedinin. O günden beri, her daim yurt eylemişti keçi postunu. Malum yerinde, kıvrılmış uyuyor olacaktı yine. Titreyen kulağına hafifçe dokunacak, gözünü kaygısız bakışlarla hafifçe aralayacaktı.

Şırnak 2016                        Gazze 2025
Sonra balkona çıkacak, akşamın serin havasını derin derin çekecekti ciğerlerine. Sabah suyunu çoktan tüketmiş saksıların, pıtrak pıtrak açmış çiçeklerine hayran hayran bakacaktı.

Yemeğin ardından, her akşam yaptığı üzere, demli bir çay isteyecekti küçük kızından. Yüzünde apak bir gülümseme, elinde tepsiyle çıkıp gelecekti mutfağın kapısından.

Üzerine bağdaş kurup oturacaktı el dokuması halının. Çayı beklerken, desenleri renk renk, ilmek ilmek bezeli halının yumuşak püskülleri arasında dolaşacaktı parmakları.

Uzaklardan, Gazze’de İsrail tarafından bombalanan Büyük Ömeri Camii’nden belki de bir ezan sesi duyulacaktı. Çok sevdiği halı seccadiyesini yere serecek, akşam namazına duracaktı birazdan anacığı.

*  *  *

Elini uzattı.

Parmaklarını ovuşturdu, uçlarındaki tozları silkeledi.

Koyun yününden dokuma, desenli halının üzerine, her gün bağdaş kurup oturup, püsküllerini okşadığı halı yoktu!

Akşamları, çocukların borularında ellerini ısıttığı çıtır çıtır yanan kuzine soba da yoktu; sobanın arkasındaki keçi postu, keçi postuna kıvrılmış mır mır uyuyan tek gözlü kedi, kedinin bir dokunuşta kendinden geçmeye hazır sevimli hali… Hiçbiri yoktu!

Peki ya oğlunun içeri girer girmez ok gibi fırlayarak üzerine atladığı, sofaya bitişik odanın kapısı? Onu niye göremiyordu? Hâlbuki orada olmalıydı, bakıyor ama göremiyordu.

Yorgundu. Belli ki, kötücül bir perde inmişti gözlerine. Gördüğü hemen her şey bir bir siliniyordu.

Derken karısı da çekip gitmişti; sonra birer birer çocukları, ona tepsiyle demli çay getirmeyi bekleyen kızı, sobanın arkasında ileri geri mürgüleyen yaşlı anası… Hepsi gitmişti!

Şırnak 2016                        Gazze 2025         

Beşiğiyle birlikte üç aylık bebeği de terk etmişti evi; duvarda şahmaran desenli kilim, yanında asılı kuran, altında namaz saatini bekleyen derli toplu seccade… Birer birer gitmişlerdi. Hâlbuki az önce hepsi buradaydı!

Burada ve hazırdılar; sevmeye, sevilmeye, okşanmaya; sobanın karşısında ısınmaya, karşılıklı sohbete etmeye, demli çay içmeye, bakışmaya, pıtrak pıtrak açmaya, sulanmaya, beşikte ağlamaya, keçi postunda mırlamaya, kucağa fırlamaya… Hazırlardı hepsi!Oysa şimdi… Oysa şimdi, pazar pazar dolaşıp, tuğla tuğla ördüğü evinin içerisinde sessizce duruyor; şaşkın, inanmaz, anlamaz gözlerle etrafa bakıyordu. Evin içinde kimsecikler yoktu!

Yirmi yılda ne zorluklarla tüttürmüştü bacasını! Kendi elleriyle daha yeni yapmamış mıydı badanasını? Niye böyle her yer, kirli bir toz bulutu gibi griydi? Mesela pencereler niye yoktu?

Karısının her sabah sevgiyle suladığı balkondaki çiçekler neredeydi, hani şu kahverengi, kırmızı, yuvarlak saksıların içindekiler? Ya o, içinde renk renk çiçeklerle saksıların sıra sıra dizildiği mermer küpeşteli balkon, o niye yoktu?

Evin giriş kapısına bakıyor, bir şey göremiyordu; korkuluklarla çevrili merdiven boşluğunu, köşedeki ahşap ayakkabılığı, orada aylardır tamir edilmeyi bekleyen kırık bisiklet… Niye yerinde durmuyordu hiçbir şey?

Üzerine şahmaran desenli kilimin çivilendiği salon duvarları, tavanda sağlam olsun diye iki demir daha fazla attıkları kirişler, üzeri kahverengi parke kaplı zemin, dış cephe duvarları…  Hiçbiri, hiçbiri yerinde değildi, evin içi yoktu!

Eğreti, bir beton parçasının üzerinde, ayakta öylece bekliyordu. Yavaşça yere çömeldi, elini kederle dizine koydu. Bildiği bütün sesler, sözler, kelimeler boğazında erir gibi oldu.

Arkasına döndü, üzerine tünediği moloz yığınına anlamsız gözlerle baktı.

İçine girdiği şey bir taş yığınından ibaretti, aslında ev de yoktu.

Not: Bu yazı, Şırnak için kaleme alınmış ve 18 Kasım 2016 tarihinde T24’de Aslında ev de yoktu başlığıyla yayımlanmıştır. Metinde, sadece 3 değişiklik yapılmıştır; 246 yerine 417; Şırnak yerine Gazze; Agit Uğur Camii yerine ise Büyük Ömeri Camii kullanılmıştır. Amaç, gerekçesi ne olursa olsun, devletlerin dâhil olduğu savaşlarda zarar gören sivil insan kaybı ve yerleşim alanlarının gördüğü zarara ve savaşların sonuçlarının ne kadar çok birbirine benzediğine dikkat çekmektir. Fotoğraflara gelince; soldakiler aynı yazıdaki 2016 Şırnak’a ait olanlar ve sağdakiler 2025 yılı Gazze’nin bugüne ait fotoğraflardır.

https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/gazze-de-buyuk-geri-donus-aslinda-ev-de-yoktu,48209

20 Ocak 2025 Pazartesi

Şeytan’la muhabbetler!

Yusuf Nazım
T24 | 20 Ocak 2025

Şeytan’la dokuz yaşımda tanışmıştım.

Babamı kaybettiğim 1970 yılı yazında, Adana’nın Haruniye kasabasında gittiğim Kur’an kursu vesile olmuştu buna.

Annemin, ölmüşlerime daha çok sevap kazandırıp bizlerin de erken yoldan Cennet’e gitmenin kestirme yolu olarak gördüğü bu kurs, önemli bir yaşam tecrübesi sağlamıştı bana.

Birkaç günde Elifbayı sökmüş, on beş günde Kur’ana geçmiş; sonrasında birkaç kez hatim indirmiş, kurstaki öğrencilere hocalık yapmış; ezan okumuş, cemaate namaz bile kıldırmıştım…

*  *  *

İnternet ilginç bir mecra.

T24 yazılarımın, dünyanın her tarafından okurları var. Zaman zaman hiç ummadığım yerlerden, hiç tanımadığım insanlardan mesajlar alıyorum. Bireyin, toplumum, doğanın ve insanlığın geleceğine duyarlı, naif, duygudaş insanlar…

Yazıştığımız oluyor onlarla.

Asya, Avrupa, Amerika ve Avustralya kıtasından okurlar. Aralarında ilginç ülkeler de oluyor; Yeni Gine, Venezüella, Meksika, Letonya, Güney Afrika, Suriye vb…

*  *  *

Geçenlerde Türkiye’den bir okurumla yazışıyorduk.

"Yapay Zekâ’ya bir soru sordum." dedi.

"Ne sorusu?" diye, merakla yazdım.

"Eğer sen bir ülkeyi yöneten şeytan olsaydın o ülkenin günden güne bataklığa düşmesini sağlamak için neler yapardın?"

Şaşırmıştım!

Hiç aklıma gelmeyecek bir soruydu bu. Ne de olsa gençlerin kıvrak zekâsı.

Soru ilginçti ama yanıtı dehşete düşürecek gibiydi.

Bu yanıta geçmeden önce, Şeytan hakkında biraz araştırma yaptım.

*  *  *

“Şeytan” kavramı, ilk olarak İbranice’de Satan sözcüğüyle, yani “karşı çıkan”, “suçlayan” veya “düşman” anlamında yazılı hâle getirilmiş. Buna karşılık, bu tür kötülük ve karşıtlık kavramları Mezopotamya, Zerdüştlük ve Mısır gibi antik medeniyetlerde de farklı adlar ve bağlamlarla mevcut olduğu görülüyor. Teologlar, Mezopotamya’daki Lamashtu ve Pazuzu figürlerinin, bu kavramın kültürel öncüllerinden sayılabileceğini söylüyorlar.

Şeytan, günümüzde olduğu gibi tarihte ve mitolojilerde de farklı ad ve özelliklerde ortaya çıktığı görünüyor.

Antik Yunanda hem iyi hem kötü anlamında Daimon kavramıyla; Mısır Mitolojisinde kaosun ve karanlığın sembolü Apophis ile; Hinduizm’de metin olarak asura ve rakshasa adıyla Rigveda’da (MÖ 1500-1200) geçiyor.

Ve son olarak geç Hristiyanlık dönemi ve İslamiyet’te Şeytan kavramlarıyla tanışıyoruz.

İslam’da Şeytan, özellikle İblis adıyla Kur’an’da geçer. İlk defa insanın yaratılışı sırasında Tanrı’ya isyan eden varlık olarak anlatılır (Bakara Suresi 34. ayet).

*  *  *

Bense dokuz yaşında tanışmıştım onunla.

Kur’an kursu hocamızın, bizleri kötü şeylerden uzak tutmak için her fırsatta hatırlattığı korkunç, karanlık, baştan çıkarıcı bir ucubeydi o.

Korkuyordum ondan!

Her yerde ve her an karşıma çıkıyordu. Şeytanı demlemek amacıyla, sabahın dördünde koşarak gittiğim camii yolundaki çalıların arkasında, evden çıkarken adım attığım eşikte, su içtiğim çeşme başında, odama giderken geçtiğim holün zifiri karanlığında hep o vardı. Her türlü aykırı düşüncede, aklıma gelen sorularda, merak ettiklerimde, kuşkularımda daima onun korkusuyla yaşıyordum…

*  *  *

Okurumun, Yapay Zeka’ya sorduğu soruya gelince.

Şeytan’ın verdiği yanıtı olduğu gibi aktarıyorum:

Eğer bir şeytan olarak bir ülkeyi yönetip onu bataklığa sürüklemek isteseydim, şu stratejileri kullanırdım:

1. Eğitimi Zayıflatmak

Taktik: Eğitim sistemini yozlaştırarak eleştirel düşünmeyi engellerdim.

Örnek: Müfredatı gereksiz bilgilerle doldurur, bilimsel temellere dayanmayan dersleri zorunlu hale getirir ve nitelikli öğretmenlerin yerine liyakatsiz kişileri atardım. Böylece genç nesiller bilgi yerine dogmalarla büyürdü.

2. Adalet Sistemini Bozmak

Taktik: Hukuku taraflı hale getirir, güçlü olanın zayıfı ezmesine göz yumar, yargıyı siyasi kontrol altına alırdım.

Örnek: Mahkemelerin bağımsızlığını ortadan kaldırır, haksızlık karşısında vatandaşların adalet arayışını sonuçsuz bırakırdım. İnsanlar hukuka olan güvenini kaybedince kaos başlardı.

3. Ekonomiyi Çökertmek

Taktik: Üretimi azaltıp ithalata bağımlı hale getirirdim. Para politikasını kötü yöneterek enflasyonu artırır, zengin-yoksul uçurumunu büyütürdüm.

Örnek: Tarımı ve sanayiyi desteklemek yerine, gereksiz projelere büyük bütçeler ayırırdım. Yerli üretim durunca işsizlik artar, halk fakirleşirdi.

4. Medya ve Bilgi Akışını Kontrol Altına Almak

Taktik: Medyayı propaganda aracına çevirir, özgür haberciliği bastırırdım. Gerçekleri çarpıtarak insanları yanlış yönlendirirdim.

Örnek: Eleştirel gazetecileri susturur, sosyal medyayı sansürlerdim. İnsanlar yalnızca benim istediğim bilgileri duyar ve gerçeklerden uzaklaşırdı.

5. Toplumu Kutuplaştırmak

Taktik: İnsanları farklı kimlikler üzerinden birbirine düşman eder, birlik yerine ayrışmayı teşvik ederdim.

Örnek: Din, mezhep, etnik köken veya siyasi görüş gibi farklılıkları abartır ve her grubu diğerinden nefret etmeye iterdim. Böylece iç savaş potansiyeli oluşurdu.

6. Liyakat Yerine Sadakati Ödüllendirmek

Taktik: Yönetimde ve devlet kademelerinde uzman kişilere değil, kendime sadık ama yetersiz insanlara görev verirdim.

Örnek: Önemli pozisyonlara liyakatsiz kişileri atar, nitelikli bireylerin sistemden dışlanmasına neden olurdum. Böylece kurumlar işlevini kaybederdi.

7. Doğal Kaynakları Talan Etmek

Taktik: Ülkenin doğal kaynaklarını kısa vadeli kazançlar için tüketir, çevreyi tahrip ederdim.

Örnek: Ormanları yok eder, madenleri kontrolsüz şekilde işletir ve çevre felaketlerine neden olurdum. Bu, uzun vadede hem ekonomik hem de ekolojik yıkım getirirdi.

8. Ahlaki Çöküşü Teşvik Etmek

Taktik: Yolsuzluğu, rüşveti ve dürüst olmayan davranışları normalleştirirdim.

Örnek: Kamu ihalelerini şeffaf yapmaz, haksız kazancı ödüllendirirdim. İnsanlar dürüst çalışmanın anlamsız olduğuna inanırdı.

9. Sağlık Sistemini İhmal Etmek

Taktik: Halk sağlığına yeterince bütçe ayırmaz, sağlık hizmetlerine erişimi zorlaştırırdım.

Örnek: Hastanelerde doktor ve malzeme yetersizliği yaratır, ilaç fiyatlarını yükseltirdim. İnsanlar en temel hakları olan sağlık hizmetine ulaşamazdı.

10. Geleceğe Umutsuzluk Aşılamak

Taktik: İnsanlara hiçbir şeyin değişmeyeceği, her şeyin kötüye gideceği hissini verirdim.

Örnek: Her fırsatta "Bizden sonra tufan" zihniyetini yayar, gençlerin ülkeden kaçmasını teşvik ederdim. Beyin göçü hızlandığında ülke tamamen zayıflardı.

*  *  *

Şeytan’ın yanıtlarını okuyunca elbette ki hemen kuşkulandım.

Acaba okurum abartmış ya da başka bir rivayetten alıntı yapmış olabilir miydi?

Kısa bir araştırma yaptım; özgün bir metindi, hiçbir yerde yoktu!

Üşenmedim, internette bulduğum bir yapay zekâ programına aynı soruyu, kelimesi kelimesine olduğu gibi sordum…

Cümleler farklı, yanıt tamamen aynıydı!

*  *  *

Dokuz yaşımda başlayan Şeytan’la olan tanışıklığım uzun sürmedi.

Çukurova’dan memleketim Ardahan’a döndükten birkaç yıl sonra, on üç yaşımda, onunla olan ilişkime son vermiştim.

Tipili bir kış gecesi, uzun bir süre korku ve kaygılarımla koşut giden meydan okumalarımın ardından, sonsuza kadar hayatımdan çıkarmıştım onu.

Daha doğrusu, çıkardığımı sanmıştım!

Yanılmışım!

Sonraki hayat tecrübem bana bunu acı bir şekilde gösterdi.

Şeytan, insanla birlikte var olmuş ve onunla beraber yaşamaya devam ediyordu. Yaşıyor; yakıp yıkıyor, kavuruyor, bombalıyor, öldürüyor ve gezegendeki her toprak parçasına kötülük yaymaya devam ediyordu.

Anlıyordum ki Şeytan, insanın olduğu her yerdeydi.

https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/seytan-la-muhabbetler,48189

13 Ocak 2025 Pazartesi

Kemençeler geçidi

Yusuf Nazım
T24 | 13 Ocak 2025 


Gözlerimde bir ağırlık.

Sanırsın, dünya tüm yükünü bir gecede yüreğime bırakmış.

Bilgisayar ekranının karşısındayım. Ellerim hareketsiz, bakışlarım donmuş. Bir kemençe korosunun tınıları, odamdaki sessizliği bölüyor.

Kulaklarımda Pontus ve Karadeniz’in yürek burkan ezgileri… İçimde, kabardıkça kabaran bir deniz; dalgaları sessiz, durulmaz.

İşte gidiyor: Türkçe ve Yunanca ezgilerin kardeş sesi, gidiyor kemençenin soluk soluğa yankılanan nefesi. İşte onun arkasından son yolculuğuna serenat, işte fani bir ömürden baki kalan en son ezgiler…

*  *  *

Achilles Vasilliadis.

Pontus ve Karadeniz müziğinin sessiz ama etkileyici kahramanı. Trabzon’dan göç eden bir ailenin çocuğu olarak Yunanistan’da dünyaya gelir. Hayatını kemençeye ve halk müziğine adayan Vasilliadis, Pontus kültürünü Yunanistan’da, Türkiye’de ve tüm dünyada tanıtmayı amaç edinir. Ezgileri, yalnızca Karadeniz’in hüzünlü sularını değil, halkların ortak acılarını da yansıtırdı. Kemençe çalarken parmaklarının üflediği notalar, geçmişin izlerini bugüne taşıyan bir köprü gibiydi. Vasilliadis, 5 Ocak 2025’te Selanik’te hayata gözlerini yumduğunda, arkasında unutulmaz bir müzik mirası ve halkların kalbine dokunan derin bir sessizlik bıraktı. Cenazesi bir gün sonra kemençeler eşliğinde toprağa verildi.

Achilles Vasilliadis'in cenaze töreni, Atina, 6 Ocak 2025
*  *  *

Ah Vasilliadis, ahh!

Ardında onlarca kemençeci, telleri bir yas teline dönüştürmüş, geçmişin sinesine sanki bir devri bırakıyor. Her notada yas, her dokunuşta elem, her telde hüzün büyüyor, her tını sonsuz ayırılıkları çağırıyor. Ötekinin tarihi, bir dostun gölgesine çekincesizce sığınıyor.

Nedendir bilmem, gözlerimdeki o sebepsiz ağırlık büyüdükçe büyüyor.

Geçmiş anıların buğusu, apansız zihnimde canlanıyor.

1983 yapımı Rembetiko filminin unutulmaz final sahnesi beliriyor gözlerimin önünde. İçimden bir ses büyüyor.

Ah Marika!

Ege’nin doğusundan parlayan yıldız, acılı toprakların kayıp sesi; yerinden edilmişlerin, köklerinden kopartılanların; hasretin ve ayrılıkların şarkıcısı Marika!

Sene 1957. Marika’nın tabutu, üzerinde güllerle mezara iniyor. Başında mangaslar, rembetisler, buzukiciler, udiler ve santuriler… Kürek, toprak ve sessizlik… Mezar yavaş yavaş kapanıyor, çalgılar inceden inceye çalıyor. Rembetikonun asi melodileri, bir veda mektubu gibi hüzünlü bir serenada dönüşüyor.

*  *  *

Marika Ninou.

Rembetiko müziğinin unutulmaz kadın sesi. Mübadele yıllarında, 1922’de İzmir’den Atina’ya göç eden bir ailenin çocuğu. Ailesiyle birlikte Anadolu’dan Yunanistan’a yerleştiğinde, kendisini bir kimlik ve aidiyet arayışının ortasında bulur. Marika, bu toprakların acılarını, göçlerin ve yerinden edilmelerin bıraktığı yaraları, rembetiko şarkılarında dile getirir. Taverna sahnelerinde başlayan müzik yolculuğunda, Yunanistan’ın en önemli rembetiko ustalarıyla yolu kesişir, rembet müziğinin zirvesine ulaşır.

Onun, Ege’nin doğu yakasından yükselen sesi, rembetikonun hüznünü ve başkaldırısını yansıtırdı. Ancak bu büyülü ses, çok genç yaşta susar; Marika Ninou, 1957 yılında, tıpkı benzer ezgilerin şarkıcısı Kazım Koyuncu gibi, erken yaşta kanser nedeniyle hayatını kaybeder. Bu anıtsal müzik serüvencisi arkasında, her biri birer ağıt olan hüzünlü şarkılar bırakır.

Rembetiko filmi, 1983 - Marika Ninou'nun cenaze töreni
*  *  *

Gözlerim, Vasilliadis’in son yolculuğunda.

Vasilliadis ile Marika’nın vedası belleğimde birbirine karışıyor.

Bir yanda rembetikonun özgür ruhu, diğer yanda Pontus’un kemençesi… Dertlerin, acıların, kayboluşların ortak dili. Farklı coğrafyalarda çoğalmış benzer sızıları, ayrılıkları ve yasları şarkılarla birleştiren köprü… Vasilliadis’in sesi, Marika’nın melodileriyle sarmaş dolaş oluyor. Bu iki ses, coğrafyaların sınırlarını, ayrılıklarını unutup birbirine karışıyor.

Gözlerim kıpırtısız, öylece bakıyorum.

Biliyorum, yüreğimden ruhuma hücum eden o tarifsiz duygu seline teslim olmamalıyım.

Kemençeyi ve buzukiyi dinliyorum.

Bir kez daha müziğin dili beni sarıp sarmalıyor, çalgıların sesi halkların acılarını, sevdalarını,  yaslarını anlatıyor.

Sen ey Vasilliadis! Ayrı dilleri aynılaştıran, ayrı ezgileri kardeşleştiren, farklı coğrafyaların acılarını birleştiren Vasilliadis!

Sen ey dokunaklı türkülerin, acılı ağıtların, içli ezgilerin şarkıcısı Marika!

Ey Vasilliadis! Ey Marika! Size söylüyorum!

Sesleriniz, farklı toprakların ortak acıları üzerinde yükselen kutsal bir anıt gibi… Melodileriniz, bir duygu denizinin iki yakasında esen serin rüzgârlar gibi…

Ezgileriniz, hatıralarınızın mirasıyla bir kez daha dilsiz acıların, suskun hüzünlerin yurdundan çıkıp halkların kimsesizliğine ses oluyor.

Bir cenaze törenini değil, kemençe geçidini izliyorum.

Achilles Vasilliadis’i uğurlayan notalar, yalnızca bir müzisyene değil, bir coğrafyanın yaralı tarihine, halkların acılarına tanıklık ediyor.

Bakışlarım donuk, hareketsiz.

Gözlerim, gittikçe büyüyen bir yağmur bulutu gibi ağır, yaklaşıp uzaklaşıyor.

Ekranda, Vasilliadis’in tabutu bir kez daha görünüyor.

Güller serpilmiş üzerine, tıpkı Marika’nın tabutu gibi.

Kemençelerden yayılan notalar, Vasilliadis’in ardından yükselen bir selam, bir veda gibi… Onlarca müzisyen, melodileriyle ona eşlik ediyor. Tıpkı Marika’nın ardından rembetislerin söyledikleri o son serenat gibi…

Ve ben yalnızca izliyorum.

Yüreğimde yankılanan sessiz bir çığlık; gözlerime hücum eden baş edilmez duyguların ağırlığı.

Ruhumda hüzünlü bir sarhoşluğun çırpınışları, kemençeyle buzukinin ezgileri birbirine karışarak büyüyor.

Dayanamıyor artık bu ağırlığa, gözlerim yavaşça kapanıyor.

Bir damla yaş, yanağımdan aşağıya ağır ağır süzülüyor.

https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/kemenceler-gecidi,48074

 


16 Aralık 2024 Pazartesi

Free Palastine!

Yusuf Nazım
T24 | 16 Aralık 2024

“Free Palestine! Free Palestine! Free Palestine!...”

Onu, işte bu sözleri peş peşe söylerken gördüm.

Elleri arkadan kelepçeliydi. Güvenlik güçleri kollarına girmiş, onu gerisin geri sürüklercesine götürüyorlardı.

68 yaşın verdiği olgun, mütevazı bir sakinlikle sürdürüyordu itirazını. Karşı koymuyor, direnmiyor, sinirlenmiyordu.

ABD’nin en büyük kamu bilimcilerinden olarak, bir üniversite hocasına yakışır şekilde, okul kampüsün amfisinde öğrenci kalabalığına seslenir gibi, 21.yüzyıl arenasında tüm insanlığa ders verir gibi sıralıyordu sözcükleri ağzından:

“Free Palestine! Free Palestine! Free Palestine!...”

*  *  *


Profesör Andrew Ross.

The New York Times, The Guardian, The Nation, Newsweek ve Al Jazeera yazarı.

Guggenheim ABD & Kanada Sosyal Bilimler ödülleri sahibi akademisyen.

Yayınlanmış 17, ayrıca editörlüğünü yaptığı 8 kitabın sahibi.

New York Üniversitesi'nde Sosyal ve Kültürel Analiz Profesörü Andrew Ross, Filistin’e destek olduğu için tutuklanmış götürülüyordu.

Sadece o mu?

Beraberinde Profesör Sonya Pozmentier ve altı arkadaşı olmak üzere. Üstelik aralarında Tarih Profesörü Rebecca Karl’ın da bulunduğu üç Yahudi akademisyen, üniversite yönetimi tarafından istenmeyen kişi ilan edilerek…

Böylece, New York Üniversitesi binalarına girmeleri yasaklanan altı profesör ve düzinelerce öğrenci arasına onlar da katılıyordu.

Bir an için kanım dondu, yüreğim daraldı, yeryüzünün bütün acıları toplanıp bir bir etlerime saplandı.

Bilimin, medeniyetin, modernizmin sona erdiği; insanlığın yüzbinlerce yılda oluşturduğu tüm değerlerin; ahlâkın, erdemin, yüceliğin yerle yeksan olduğu bir andı.

İşimi bıraktım, ruhum paramparça, kendimi sözcüklerin sağaltıcı dünyasına bıraktım.

Kutsal soykırım

Dişlerini, Ortadoğu’nun yanık topraklarına geçiren İsrail savaş makinesi durmak bilmiyor.

Medeniyetin Beyaz Adamı, bir süredir İsrail’in Filistin topraklarında giriştiği kutsal soykırımı alkışlıyor.

Kuş gribine yakalanmış tavukları, bir çiftlikte işe yaramayan erkek civcivleri, kuduza yakalanmış hayvanları topluca imha eder gibi Filistinli çocukları, kadınları, hastaları, erkekleri, adına Gazze denen ölüm çukuruna doldurarak itlaf ediyorlar.

Bu yapılanlar dünya için hiç yabancı değil. Alman faşizminin örgütleyicisi Naziler de Yahudileri, Çingeneleri, Komünistleri, sakatları ve eşcinselleri saf Alman ırkı ve ideolojisine uygun görmedikleri için yeryüzünden silmeye çalışmışlardı.

Bir farkla ki, Naziler bunu gözlerden ırak kurdukları toplama kamplarında; gaz odalarında, fırınlarda gizlice yaparlarken yenidünyanın modern efendileri bunu, yarattıkları ölüm çukuru etrafında toplanan insanlığın gözü önünde gerçekleştiriyor. Adeta yeryüzünün bütün ötekilerine, mazlumlarına, itilmişlerine ibret olsun dercesine…

Avrupa’nın ortasından yeni Hitlerlerin, Goebbelslerin, Himmerlerin isterik çığlıkları yükseliyor.

Avrupa ve Amerika’nın beyaz adamı, bir kez daha sömürgeciliğin küllerinden canlanarak kanlı dişlerini Orta Doğu’nun yumuşak karnına geçiriyor.

Modern Batı sermayesi ve silah şirketleri, Avrupa’nın tam ortasında nasıl ki tarihin en kanlı savaş makinasını; Hitler faşizmini üreterek dünyayı kana buladıysa, bugün de yarattıkları Siyonist savaş aygıtıyla bütün Orta Doğu‘ya da aynı kaderi biçmekte beis görmüyorlar.

New York Üniversitesi hocası ve Amerikan Üniversite Profesörleri Derneği Yönetim Kurulu Üyesi iki Profesör; Andrew Ross ve Sonya Posmentier.

Altı arkadaşıyla birlikte, adına Gazze denilen ölüm çukurunun başında, yaşanan soykırıma seyirci olmayı reddettikleri için tutuklanıp hapse atıldılar. 

ABD üstün aklının 1950'lerdeki McCarthyci anti-komünist cadı avı, bugün Amerikan üniversitelerinde sürmekte. Columbia, Rutgers, New York, New Jersey, George Mason, Harvard, Pittsburgh, Chicago, Pennsylvania, Cornell, Kaliforniya ve Michigan Üniversiteleri ile Massachusetts Teknoloji Enstitüsü, Muhlenberg Koleji ve Moda Teknolojisi Enstitüsü...

Üstün aklın hegemonyası, doğasında biriktirdiği zehiri dünyanın bütün ötekilerinin üzerine kusuyor.

Bu zehre katlanamayan herkes düşman ilan ediliyor.

Bugünün Türkiye’sine geliyor aklım. Daha dün, 2018’de Mart acıdan çalmamış mıydı kapıları? Savaşa karşı çıktıkları için, Türk Tabipler Birliği Merkez Konsey üyesi profesörler; Raşit Tükel, Sinan Adıyaman, Funda Obuz, Taner Gören ile doktorlar; Sezai Berber, Selma Güngör, Hande Arpat, Dursun Yaşar Ulutaş, Bülent Nazım Yılmaz, Şeyhmus Gökalp ve Ayfer Horasan sabahın ayazında bir baskınlar gözaltına alınmışlardı.

Sonraki süreçte Profesör Onur Hamzaoğlu, Profesör Füsun Üstel, Profesör Şebnem Korur Fincancı ve daha niceleri takip etmişti onları…

Her ülke, kendi coğrafyasının mahkûmu, her ülkenin egemen sınıfı kendi halkının celladı, her devlet kendi teröristini yaratmakta mahir.

Bileklerinde kötücül bir çağın kelepçesi

Andrew Ross.

New York Üniversitesi, Sosyal ve Kültürel Analiz Profesörü.

Daha duygusal, daha hoşgörülü, daha empatik olmasının bedelini ödüyor.

Bugünün dünyası için daha nazik, daha iyi, daha insancıl olduğu için alıp götürüyorlar onu.

Bileklerinde kötücül bir çağın kelepçesi.

Giderken, bir okulun dersliğinde değil, yeryüzü amfisinde ders verir gibi sesleniyor insanlığa:

“Free Palestine! Free Palestine! Free Palestine!...”

https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/free-palastine,47669