21 Şubat 2024 Çarşamba

Kikuyu dilinde imza

Yusuf Nazım
T24 | 21 Şubat 2024


Delikanlı, özenle doldurduğu formu masasında oturan adama uzattı. Profesör, aldığı kâğıdı ondan geri kalmayan bir titizlikle satır satır incelemeye koyuldu. Sonuna gelmişti ki birden kaşlarını çattı. Dikkatini çeken bir şey olmalıydı.

“Bu nedir?” diye sordu.

Parmağıyla formun üzerindeki bir yazıyı gösteriyordu. Okumaya çalıştı:

“Üçüncü dil Kikuyu?”

Başını hafifçe kaldırdı, gözlüğünün üstünden genç adama baktı, yeniden önündeki yazıya döndü:

“Birinci dil İngilizce, ikinci dil Fransızca anladım da bu üçüncüsü ne oluyor?”

Parmağıyla kâğıdın üzerindeki sözcüğü göstererek okumaya çalıştı:

“Kikuyu”

Genç adam Profesör’ün dediğini tekrarladı:

“Kikuyu dili hocam.”

Profesör afallamıştı. Şaşkın gözleri önündeki kâğıtla, delikanlı arasında gidip geldi:

“Böyle bir dil mi var?”

“Evet hocam, benim anadilim, ben bu dili konuşuyorum.”

Profesör bozulmuştu, fark ettirmemeye çalıştı.

“Ha öylemi, tamam.” dedi, “Haftaya gel sonucu öğren.”

Genç adam aynı kapıyı yeniden çaldığında aradan bir hafta geçmişti. İçeri girdiğinde Profesör ayağa kalktı.

“Gel bakalım, otur şöyle.” dedi.

Delikanlı gösterilen yere oturdu. Profesör sakalını sıvazlayarak devam etti:

“Senin her şey tamam. Şu dil konusu da öyle. Birinci ve ikinci dilden sınava girdin. Gayet iyi puanlar almışsın. Yalnız Tituyu dilinden sınav yapacak birini bulamadık.”

Delikanlı gülümseyerek;

“Tituyu değil hocam, Kikuyu.” diye düzeltti.

“Affedersin, Kikuyu…”

Genç adam şaşırmıştı, kaşlarını çattı.

“Peki, ne olacak şimdi?” diye sordu.

Profesör arkasına yaslandı, çaresiz bakışlarını karşısındakinin üzerinde gezdirdi.

“Bu konuda bize yardım edeceksin.” dedi.

Delikanlı, parmağını göğsüne götürdü, şaşkınlıkla;

“Ben mi?“ diye sordu. Sonra gülümseyerek, “Nasıl yardımcı olabilirim ki?” dedi.

“Kolay.” dedi Profesör, “Madem bu dili biliyorsun, bize bu dili iyi bilen birilerini söyleyeceksin, senin sınavın ona yaptıracağız.”

Genç adam iki hafta sonra giriş belgesini aldığında üç dilden de geçmişti. Elindeki dökumanda İngilizce ve Fransızca dilleri için onay veren uzman hocaların adları ve gösterişli imzaları vardı. Kikuyu dilinin altında ise sadece bir parmak izi...

Alfabesi olmayan bir dil: Kikuyu

Kikuyu.

Alfabesi olmayan bir dildi. Afrika’nın kıraç topraklarında kök salmış Kikuyu kabilesine aitti. Doğu Afrika’nın Büyük Rift Vadisi’nde 2 milyon yıl önce ayağa kalkan ilk insanımsı atalarımız olan Homo habilislerin bir kısmı, Afrika’dan çıkıp dünyaya dağılmış ve çevre koşullarına faklı şekilde uyum sağlamışlardı. Zamanla bunlara Homo erectus, Homo sapiens, Neandertal gibi isimler verilmişti. Daha sonraları baskın bir tür olarak Homo sapiens günümüze kadar ulaşmış ve yaşadığı coğrafyalarda farklı diller geliştirmişti.

Diğer bir kısım Homo habilis ise Afrika’da kalmış, iki ayak üzerindeki evrimleşmesini burada sürdürmüştü. Afrika kıtasının her yerine dağılan atalarımızın bu ilk öncülleri ise buralarda, kendi dillerini geliştirmişlerdi.

Kikuyu dili. Belki de 2 milyon yıl önce Afrika’da ayağa kalkan ilk insanımsı atalarımızdan başlayarak gelişen bir dil. Kim bilir, onların sahip olduğu ilk zekâ becerilerinin ürünü olan hırıltı ve seslerden evrimleşerek oluşmuş, asırlardır nesilden nesile aktarılarak bugüne gelmişti. Öylesine kadim, o kadar yaşlı, bir o kadar eski.

Cambridge Üniversitesi giriş sınavında genç adam, bu dili en iyi bilen birisi olarak Profesör’e, kabilesinin en yaşlı üyesi olan şefin adını vermişti. Profesör’ün gönderdiği adam, Kikuyu kabilesinin şefini bulmuş ve ona bu durumu anlatmıştı. Şefse ona, genç adamı tanıdığını, bu dili iyi bildiğini söylemiş, imza atmayı bilmediği için de önündeki kâğıda parmağını basmıştı…

İnsan evrimine adanan bir ömür

1960 yılında Louis, Mary ve 11 yaşındaki Philip, Olduvai Gorge
yakınlarında iki milyon yıl önce ilk insanların yaşadığı bir siti kazarken

1922 yılında, Cambridge Üniversitesi’nde, doldurduğu formda bildiği üç dilden birini Kikuyu olarak yazan bu genç adam, geleceğin insan evrimi araştırılmalarında yeni bir çığır açacak olan ünlü Antropolog & Paleantropolog Profesör Louis Leakey’den başkası değildir. 

Louis Leakey, İngiliz bir misyoner ailenin çocuğu olarak 1903’te Kenya’da doğmuştu. Ailesi, İngiliz sömürgesi Kenya'nın dağlarında bir köyde Kikuyu insanlarıyla yaşamaktaydı. İngiliz anne-babaya karşılık Louis, Kenya'da Kikuyular arasında dünyaya gelmiş, bir beyaz olmasına rağmen onların kültür ve gelenekleriyle büyümüş, kendini hep bir Kikuyu olarak hissetmişti. Çocukluğu hep Kikuyu kardeşlerinin arasında geçmiş; onlarla oyun oynamış; ok atmayı, avlanmayı, iz sürmeyi, kapan kurmayı öğrenmişti. Yalnız kaldığı zamanlardaki uğrak yeri, dere kenarlarındaki oyuntular, ıssız akarsu çevreleriydi. Henüz çocuk yaşta buralardan topladığı cama benzer ilginç taş ve kaya parçaları onu, antropoloji ve fosil bilimin zirvelerine taşıyacak, İngiliz Cambridge Üniversitesi'nden alacağı çifte lisansla insan evriminin kökenlerine doğru bitmek bilmez bir yolculuğa çıkacaktır.

Derin bir tutkuyla çıktığı bu yolculukta, Nairobi’nin dağlarında, dere kenarlarından topladığı ilginç cam taşları, en sonunda onu, Olduvai Gorge adı verilen fosil yatağını keşfetmesine kadar götürecektir.

Eşi Mary Louis’le birlikte burada, milyonlarca yıl öncesine ait el baltaları, soyu tükenmiş hayvan fosilleri ve ilk insanımsılara ait kemik parçaları bulurlar. Kimi 2 milyon yıl yaşında iki ayaklıya, kimi 18 milyon yıl yaşında primata ait kemik fosillerdir bunlar…

Böylece Louis Leakey, insanın Avrupa ve Asya'da evrimleştiğine ilişkin fosil bilimcilerin geleneksel tezini alt üst edecek ve insan evriminin başladığı yerin Afrika olduğunu kanıtlayarak bilim tarihine geçecektir.

Bizim Kikuyularımız

Tarihteki llk Kürtçe gramer kitabı
Bizim de Anadolu ve Mezopotamya topraklarında kök salmış bir Kikuyu dilimizin olduğunu biliyor musunuz?

Adına Kürtçe deniyor. Kimi yerlerde bu dilde konuşanların hor görüldüğü, uzak şehirlerde gençlerine omuz vurulduğu, şarkılarının terör emaresi görülüp, mahkemelerde “bilinmeyen bir dilden” sayıldığı bir dil o.

Bu topraklardan çok uzaklarda, 1787 yılında ta Roma’da yayınlanan bir gramer kitabı vardır. Günümüzden 237 yıl önce yayınlanan bu kitabın adı “Grammatica e Vocabolario Della Lingua Kurda” yani “Kürt Dilinin Grameri ve Kelime Bilgisi”dir. Maurizio Garzoni adlı İtalyan rahip tarafından yazılan eser, ilk Kürtçe gramer kitabı olarak biliniyor.

Bugün ülkemizde hâlâ “bilinmeyen” ancak çeyrek bin yıl önce Avrupa’da gramer kitabı yazılan bir dil; Kürtçe!

Ve ısrarla, inatla “bilinmeyen bir dilden” konuşmaya devam eden bizim talihsiz Kikuyularımız.

Hepinizin Dünya Anadil Günü kutlu olsun.

Kaynak:
Louis Leakey, A.Mardon, Golden Meteorite Press, 2021
www.evrenatlasi.com
www.bilimveaydinlanma.org

https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/kikuyu-dilinde-imza,43641

 


31 Ocak 2024 Çarşamba

Emeklinin ölüm yılı

Yusuf Nazım
T24 | 30 Ocak 2024

Onu, ilaç almak için beklediğim eczanenin önünde, arabanın camından bakarken gördüm.

Bölünmüş yolun ortasında, otların arasındaydı. Eğilip kalkıyor, yerden bir şeyler alıyor, ara sıra başını kaldırıp etrafa bakınıyordu. Belindekini sonradan fark ettim. Avuçlarıyla otları yoluyor, kucağındaki torbaya dolduruyordu.

Dikkatle onu izlediğimi gören yanımdaki esnaf, merakımı anlamış olacak ki;

“Bizim Ramazan.” dedi, “Emeklidir. Bir kaç günde bir gelir, yol kenarlarında yetişen turp otlarını, ısırgan otlarını ve diğer yenilecek bitkileri toplar.”

Ramazan’a bir kez daha baktım, arkasından bir kadın aynı hareketlerle onu izliyordu.

Esnaf devam etti;

“İnsanlar et yiyemeyince ot yemeye başladılar.”

*  *  *

 Emekliler...

 13,5 milyon can; nefes alan, acıkan, canı yanan, evladını özleyen, torununu seven, aybaşını iple çeken, yaşıyormuş gibi yapan milyonlar...

Bir zamanlar sırtlarında bu ülkenin yükünü taşıyanlar.

Kimi öğretmen, kimi memur, kimi işçi ya da çiftçi; hekimi, teknisyeni, mühendisi olarak yıllar yılı çalışmış; ömrünce can vermiş, alın teri dökmüş, göz nurunu akıtmış; üretmiş, beslemiş, değer katmış, yetiştirmiş...

Şimdiyse değersizler.

Tam da, bundan böyle yaşamak zamanı dedikleri anda acımasız bir kapana sıkışıp kalmışlar.

Bir süredir siyasal İslamcı, vahşi bir kapitalizmin çarklarındalar. Yaşayacakları en güzel zamanları, yıllardır bekleyen umutları, ertelenmiş hayalleri bu kötücül çarkların dişlileri arasında acımasızca öğütülmekte.

Posası çoktan çıkartılmış, artık yok hükmündeler.

Devletin eli emeklinin boğazında; sıktıkça sıkıyor, sıktıkça sıkıyor, sıktıkça sıkıyor...

Nasıl olsa örgütsüzler, üretim dışı kalmışlar; nasıl olsa din sosuna batırılmış vaatlerle çoktan dumura uğratılmış düşleri, kolayca gözden çıkarılabilirler. 

Nasıl olsa vicdanı yok rakamların, istatistikler iki dudak arasına sıkışmışlar.

Kanun hükmünde talimatlar, binlerce kez yinelenen vaatler, damardan verilen ayetler, hepsi hazırlar.

Tek bir düdük sesiyle emre amadeler.

Bakın, nasıl da koro halinde bağırıyorlar:

“Emekli et yerine ot yesin” diyorlar!

Emeklinin 26 yılda alacağı maaşı tek bir yılda huzur hakkı olarak cebe indiren şirket yöneticisi bürokrat bağırıyor;

“Et yemesin, ot yesinler!”

Devletin tepesine çöreklenmiş üçer beşer maaşlı, hayır hasenatçı beyefendiler; belediye parasıyla Amerikalara, Avrupalara gidip, bedavadan unvan peşinde koşan hanımefendiler avazları çıktığınca bağırıyor:

“Et yemesin, ot yesinler!”

Memleketin sırtına kene gibi yapışmış doymak bilmez zevat, bir eli yağda bir eli balda kapı kulu bürokrat; liyakatsiz memur, anlı şanlı yönetici, kibirli devlet adamları hep bir ağızdan bağırıyor:

“Et yemesin...”

Sigortasız, sosyal güvencesiz göçmen işçilerin sırtından palazlanan kan emicilerin cümlesi hep bir ağızdan tekrarlıyor:

“Ot yesinler!”

*  *  *

1 Kasım 1918.

Osmanlı Dünya Savaşından yenik çıkmış, toptan bir yok oluşun arifesindedir. Ülke topraklarının tamamının işgal edileceği konuşulmaktadır.

Posta ve Telgraf İdaresi yabancıların yönetimine verilmiş; limanlar, demiryolları ve ulaşım tamamen işgal devletlerinin kontrolüne geçmiş, maliye yönetimi Avrupalı devletlerin idaresine bırakılmış, dış borçlar ve mali gelirlerin kontrolü bile yabancı özel komisyonların denetiminde.

Turan macerası peşinde askeri kırdıran, Anadolu’yu Ermenilerden arındıran, halkı canından bezdirip Osmanlıyı sonu gelmez bir trajediye sürükleyen ittihatçıların kudretli liderleri; Enver, Talat ve Cemal Paşa pılısını pırtısını toplayarak o gece ülkeden kaçmıştır.

Akşam Gazetesi’ndeki köşesinde Refik Halid, geride yenilmiş, harap bir ülke bırakarak kaçan şanlı paşalara şöyle seslenir:

“Yaz başlangıcında sırtı karnına yapışmış, sarı, sıska, cansız birtakım tahtakuruları çıkar, iğne gibi vücudumuza batarlar, derimizi haşlarlar, kanımızı emerler, sonra sabaha karşı etli, canlı, iri yarı şuraya buraya kaçarlar… Galiba şafak attı, güneş doğuyor; tahtakuruları nereye?”

Kaleminin ucunu, mürekkep yerine zehre batıran yazar, bir devrin muktedirleri için zehir zemberek sözlerle devam eder:

“Vurdular, kırdılar; yaktılar, yıktılar; astılar, kestiler; kastılar, kavurdular; nihayet leşimizi meydanlara sererek yılan gibi kaçtılar; memlekete düşmanları sokarak üstümüzden aştılar… Eli sopalı, beli palalı, gözü kanlı paşalar damdan dama nereye?”

Şimdi siz, elinizde ayetler, dilinizden düşmeyen besmeleler, yıllar yılı vatandaşın sırtına basarak tırmandığınız sihirli kulelerinizde, halka yukarıdan bakan efendiler.

Neredeyse çeyrek asrı bulan iktidarınızın sonunda milyonlarca emekliye müjde diye ölüm yılı sunuyorsunuz.

Aslında biliyorum, sayınız göründüğü kadar hiç de çok değil. Hepi topu bir avuç soyguncu müteahhit, faizci bezirgan, yeni yetme zenginsiniz. Çevrenizde mafyacı, yandaş ihaleci, uyuşturucu baronu, haramzade, vurguncu bir elit. Memleketin sırtına yapışmış parazitler gibisiniz. Yıllar yılı halkın sofrasına çöktünüz; tıksırıncaya kadar yediniz, içtiniz, semirdiniz.

Fabrikaları kapattınız; madenleri, barajları, limanları ve marinaları sattınız; üniversiteleri hallaç pamuğu gibi dağıttınız. Güzide kurumların kapısına kilit vurup bilim yuvalarını çökerttiniz; halkın sesini boğmak için demokrasinin boynuna ilmik taktınız. Şehirleri ve kasabaları yağmalayıp parsel parsel sattınız. Ormanları, bağları, zeytinlikleri talan edip dereleri kuruttunuz. Doymadınız, ülkenin en güzel koylarına çöktünüz; el değmemiş her karış toprağına, son damla suyuna; parkına, bahçesine, ağacına kadar göz koydunuz. Gençlerin umudunu ve geleceğini yok ettiniz.

Nice umutlar kırıldı sayenizde, kaç can kurudu, nice ocaklar söndü ihtirasınızla? Sefil perişan oldu halk, kaçının ahını alıp günahına girdiniz?

Doymak bilmez iştahınız sakın ola ki kesilmesin, semirmeye devam edin beyler; görüyorum, yedikçe büyüyor, büyüdükçe şişiyor karnınız, lâkin yükseldikçe çürüyor kuleleriniz.

Merak buyurmayın efendiler, yükseldikçe daha da çürüyecek o kuleler. Bir gün gelecek, bu devir bitecek, şan şöhret balonlarınız bir bir sönecek; bu kulluk dönemi de sona erecek. Refik Halid’in yüz yıl önce dediği gibi, siz de diğerleri gibi pılınızı pırtınızı toplayarak çekip gideceksiniz.

Ne diyordu Refik Halid:

“Ziyafet bitti, fakat ağzınızı silmeden, elinizi yıkamadan, bir de acı kahvemizi içmeden efendiler nereye?”

https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/emeklinin-olum-yili,43319

15 Ocak 2024 Pazartesi

Tarih nasıl affedecek bizi?

Yusuf Nazım
T24 | 30 Aralık 2021

Kadınlar koğuşu kalabalıktı.

Demir mazgallar gürültüyle açıldı. Yanında, vahşi köpeğiyle binbaşının gölgesi beton zeminin üzerinde sivri bir hançer gibi uzadı.

İçerdekiler hep birden ayağa kalktı. Binbaşı, kalabalığın arasında sert adımlarla yürüdü, tavırları küstahtı. Hoyrat, kıyıcı bakışları kalabalığın arasında tek bir kişinin üzerinde kilitlendi.

Kadın on dokuz yaşındaydı. Ayaktaki kalabalığın arasında, oturduğu yerde kıpırdamadan durdu! Gözlerinde, aylardan beri işkence görmüş, gururu kırılmış, ruhu incinmiş olmanın öfkesi vardı. Omuzlarını düzeltti, meydan okur gibi binbaşıya dimdik baktı.

Faşizmin, ülkede yeşil bir kasırga gibi estiği yıllardı. Darbeciler tarafından üniversite sıralarından alınmış Diyarbakır zindanlarına atılmıştı.

Hani şu, insanların lağımlarında fareler gibi süründürüldüğü, dışkı yedirildiği, salt bu yüzden kimi mağdurların hapis sonrası dişlerini çektirdiği, işkencenin akla hayale gelmeyecek her türünün denediği Diyarbakır Zindanları...

 Kadının, bu davranışının bedeli ağır oldu. Binbaşı onu, vahşi köpeği Co’nun kulübesine kapattı. Nefes almanın dahi güç olduğu, pislik içindeki o kulübede tam alt ay kaldı; dayak yedi, eziyet çekti, işkence gördü…

Genç kadın eğilmedi. İki yıl yattı, çıktı. İzmir’de iletişim, halkla ilişkiler ve gazetecilik okudu. Gazetecilik, yazı işleri müdürlüğü, yayın koordinatörlüğü yaptı. Gazete çıkardı, kadın hareketi içinde yer aldı, hak savunuculuğu yaptı, belediyelerin sosyal projelerinde çalıştı.

Yıllar içinde evlendi, anne oldu. Çalışkanlığı, sabrı, güçlü iradesiyle halkının gönlünü mest etti. 2007’de Diyarbakır, 2011’de Siirt’ten bağımsız milletvekili seçildi. 2014 seçimlerinde, dünyanın en büyük Kürt nüfusunun yaşadığı Diyarbakır şehrinin halkı, %55 oyla onu, kenti yönetmesi için belediye başkanı seçti.

12 Eylül darbecilerinin, Diyarbakır Zindanlarında köpek kulübesine kapatmasından tam 36 yıl sonraydı; Türkiye ‘demokrasisi’ onu belediye başkanlığı koltuğundan aldı, bir kez daha cezaevine kapattı.

Adı Gültan Kışanak; beş yıldır cezaevinde…

 *  *  *

 Hava karanlık ve serin.

Ankara’nın Eylül akşamları bazen ruhsuz olur. 78 yaşında hayata veda eden kadın, vasiyeti üzerine evinin penceresinden seyretmeye alıştığı İncek Mezarlığı’na defnedilecektir.

Kalabalık, merhuma son görevini yerine getirme telaşındadır. Cenaze son yolculuğuna uğurlanmak üzere mezara indirilir, üzeri toprakla kapatılır. Tam bu esnada, bir saattir mezarlıkta peydahlanan serseri bir gürûh, ağızlarında kin ve nefret çığlıklarıyla yaklaşmaktadır.

Havada taşlar, sopalar uçuşmaya başlar. Gözü dönmüş kalabalık Alevilere, Kürtlere, Ermenilere karşı galiz küfürler eşliğinde saldırıya geçerler. Birçok milletvekili, siyasetçi, belediye başkanı da oradadır. Saldırgan gurup mezarlığa bir Kürt’ün, Alevi’nin ölüsünü gömdürmek istemez. Ardından mezara saldırır, söküp parçalamaya çalışırlar.

Ölen kişi bir Kürt Alevi’si olan Hatun Tuğluk’tur. Kızı, izinli olarak cezaevinden çıkıp gelmiştir. 78 yaşındaki annesinin, topraktan alelacele çıkarılarak kaçırılır gibi götürülüşüne tanık olur. Cenaze, yakınları ve sevenleri tarafından Dersim’e götürülerek orada defnedilir… 

*  *  *

 Hatun Tuğluk’un kızı, annesinin cenazesini gömmek için Dersim’e gidemedi, cezaevine döndü.

İstanbul’da hukuk okumuş, avukatlık yapmıştı. İnsan Hakları Derneği üyesi, Yurtsever Kadınlar Derneği kurucusuydu. Toplum ve Hukuk Araştırmaları Vakfı Yönetim Kurulu Üyeliğinde bulunmuş, Demokratik Toplum Partisi kurucu eş başkanlığını yapmıştı. 2007’de Diyarbakır, 2011’de Van’dan bağımsız milletvekili seçilerek HDP ’ye katılmıştı. Son olarak da Parti Meclisi'ne girmiş, Genel Başkan Yardımcılığı görevini üstlenmişti…

Adı Aysel Tuğluk; beş yıldır cezaevinde.

Annesinin ölüsüne karşı yapılan, eşi görülmemiş canavarlığın acısıyla yaşıyor. Öyle bir acı ki bu, Kürt’ün dirisinden sonra, ölüsünü bile rahat bırakmayan zalimliğin, devlet katında hoş görülmesiyle katmerlenen; derin, derin olduğu kadar dilsiz, dilsiz olduğu kadar da sahipsiz hali…

Aysel Tuğluk o gün cezaevine döndü; tüm hapishane, cümle kapılar, parmaklıklar üzerine kapandı; dünyası karardıkça karardı. Ölü bir Kürt’e iki karış toprağı dahi çok gören ırkçı nefretin acısını bir türlü kabullenemedi, dindiremedi. Yaşadığı derin acı onu, dilsizleştirdiği kadar hafızasızlaştırdı.

O bir Demans hastası artık; giderek ağır Alzheimer’a dönüşüyor. Belki de, tüm topluma sirayet eden bu ağır lekeye belleğini kapanmak, üstesinden gelemediği acıyı unutmak istiyor…    

*  *  *

Peki, sadece Gültan Kışanak, Aysel Tuğluk mu?

Çoğu Kürt olan HDP’li kadın siyasetçi de benzer durumda. Hepsi, adeta üzerlerine ateşten bir gömleği giymişler. Geride eşlerini, işlerini, çocuklarını bırakmış zindanlarda ömür tüketmekteler.

1935’te kadınların siyaset sahnesine çıkmasından sonra, 1960 darbecilerinin tutukladığı 7 DP’li kadın vekili saymazsak en çok çile çeken, bedel ödeyen; en çok gadre uğrayan Kürt kadın siyasetçileri olmuştur. Onlar ki yürüttükleri kadın siyasetiyle birlikte 2007’lere kadar %1’lerde seyreden meclisteki kadın vekil oranını %17,1’lere taşımışlardır.

İyi ama karşılığı ne oldu bunun?

Karşılığı hiç kuşku yok, daha çok acı oldu elbette; yerinden yurdundan edilmek oldu, çoluğundan çocuğundan ayrılmak oldu; sürgün oldu, dert oldu, hapis oldu. Hem de öyle beribenzer bir hapis değil. Ömürlerinin en güzel yıllarını zindanlarda tüketti bu insanlar.

1994’te TBMM kapısında tutuklanan 7 vekilden biri kadındı. Leyla Zana ’ya, kürsüde ana dilinde konuştuğunda, et-tırnak hoşgörüsünü gösteremedik. Bir tek linç edilmediği kaldı. Sonraki yıllarda da Kürt kadın siyasetçileri benzer nefretin kurbanları olmaktan kurtulamadılar. Bağımsız ya da HDP üyesi 18 kadın milletvekili tutuklandı; cezaevine girdi, çıktı; söyledikleri her sözcük, kurdukları her cümle, attıkları her adım aleyhlerine delil olarak kullanıldı. Haklarında üst üste yüzlerce davalar açıldı, açılmaya devam ediyor.

Onlarsa, yaralarına tuz basmayı yeğlediler. Mayınlarla dolu siyaset yolundan ayrılmadılar, üzerlerindeki ateşten gömleği çıkarmadılar. 

*  *  *

Hâlbuki ne insan öldürmüş, ne cana kıymışlardı.

Hiçbiri katil değildi, ellerine silah almadılar.

Uyuşturucu kullanmaktan, kokain kaçırmaktan; hırsızlıktan, rüşvetten, mala çökmekten hapis yatmadılar.

Mafya ve çek senet işlerine bulaşmadı; cezaevlerinden, kendilerine özel çıkarılan afla serbest kalmadılar.

Köylünün deresini kurutup üzerine HES yapmak mı?

İmar planlarıyla oynayıp şehirleri betona boğmak m?

Dağlara siyanür ekip ormanları tarumar etmek mi?

O taraklarda bezi yoktu hiçbirinin.

Sorarsan, sevdaları vardı, öyle diyorlardı.

Sadece insana dair miydi?

Değildi tabii!

Börtünün böceğin yaşadığı toprağa, toprakta büyüyen ağaca, ağaçta öten kuşa dairdi sevdaları.

Üzerinde yaşadıkları coğrafyada on yıllardır süren bir ateş vardı. O ateşi söndürmek için yollar aradılar. Söz kurdular, itiraz ettiler, soru sordular; yanıtlar aradılar. Onlara bu görevi halkları vermişti, yaptıkları her şey, bu görevi layıkıyla yerine getirmek içindi.

Belki kusurları da oldu, yanlışlar da yaptılar; öyle büyüktü ki acıları, heyecanlandıkları da oldu, yalpaladıkları, öfkelendikleri de…

Lâkin hiçbir zaman bir köpek kafesine kapatılmayı hak etmediler.

Ölülerinin, mezardan çıkartılarak kendi toprağından sürgün edilmesini hiç hak etmediler.

Milyonlarca seçmenin iradesinin yok sayılarak ömürlerinin, zindan zindan çürütülmesini ise hiç mi, hiç hak etmediler! 

*  *  *

İki binli yıllar…

Yeni bir yüzyıla girdiğimizde biraz umutluyduk kuşkusuz.

Dünyaca kutladığımız milenyumdaydık. Ay’ı bırakmış Mars’a, yıldızlara gidiyorduk. İçinden ışık hızıyla geçtiğimiz bu çağa isim vermekte bile zorlanıyorduk; bilgi çağı diyorduk; uzay çağı, robot çağı, sibernetik çağı…

Oysa öylesine uzağındaydık ki çağın!

Halâ diline kilit vurmakla meşguldük bir halkın. Ezgileri hep yabancı geliyordu bize; renklerini yasaklıyor, düğünlerini basıyor, partilerini kapatıyorduk... Kendi halkının şölenlerle meclise uğurladığı vekillerini, enselerinden tutup zindanlara atıyor, bununla övünüyorduk.

O bile yetmiyordu; ölülerini topraktan çıkartıp diyar diyar sürüyor, en yüksek devlet katından yetkililerle, tarihe utanç fotoğrafları bırakıyorduk.

Sahi kimdik biz?

Nereden geliyor, nereye gidiyorduk?

Son çağın lanetlileri miydik yoksa?

İnsanlığa bu kadar zulmü nasıl reva görüyorduk?

Tanrı bu kötülük fermanını ne zaman buyurmuştu bize?

Bu deli gömleğini hangi ara giymiştik üzerimize?

Bakın, tüm dünya durmuş, nasıl da utançla seyrediyor eserimizi.

Öyle bir günah çukuruna yuvarlandık ki; karanlık, dipsiz.

Bilmiyorum, tarih nasıl affedecek bizi?

        

Not: Yeni yılda Sayın Aysel Tuğluk’un, Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Kurumu’nun verdiği ‘cezaevinde kalamaz’ raporuna uygun şekilde ‘infaz ertelemesi’ yapılmak suretiyle serbest bırakılmasını umut eder, tüm okurlarıma kavgasız, savaşsız, incinmesiz, huzurlu bir yıl dilerim.

https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/tarih-nasil-affedecek-bizi,33643



19 Aralık 2023 Salı

Tohumdan toprağa çığlıklar

Yusuf Nazım
19 Aralık 2023

Telefondaki ses ağlamaklıydı.

“Mahvolduk biz” dedi, “mahvolduk!”

Şaşırmıştım. Doğrusu, bu denli acınası bir tepki beklemiyordum.

“Biz ne yaparız o zaman?” diye devam etti, “Abi biz yandık, öldük! Bunca hayvana nasıl bakacağız, çoluk çocuk ne yiyip ne içeceğiz?”

Sırtına bir hançer saplanmış, canı yanmış, güçlükle nefes alıyor gibiydi…

*  *  *

Yazları iki yıl kaldığım Seferihisar’ın dağ köyü Gölcük’te geceleri penceresinden ışık sızan tek ev benimkiydi. Sabaha kadar çalışır, saat 04.00 civarında evin arkasındaki yoldan gelen çıngırak seslerine kulak verirdim. Koyunların, patırtılı ayak seslerine çobanın ıslıkları eşlik ederdi.

Çoban dediğim evli, üç çocuk babası komşumuz Mehmet’ti. Mehmet, anne babasıyla paylaştığı aynı evde yedi kişinin geçimini sağlamak için, ancak 20 hane kalmış köyde tutunmaya çalışıyordu. Bunun için koyun besliyor; hastalığıydı, salgınıydı, ilacıydı, suyuydu samanıydı uğraşıp duruyor; hayvanlarına çobanlık ediyor, geceleri dağlarda sürüsüyle koyun koyuna yatıyordu.

Onca çabanın karşılığı mı?

Köylü Mehmet, ithal etle rekabet edemezdi. Etini zararına satar, sütünü ise özel mandıracıya beş paraya kaptırırdı.

Evinin sofrasındaki lokma her geçen gün azalan Mehmet, hayat denilen bu kavganın yorgunuydu.

Sayıştay, belediyelerin köylüden ürün alımını durduruyor

Telefonda konuştuğum işte bu Mehmet’ti.

Sorduğum bir soru üzerine, Kooperatifin bu yaz sütün litresini 21 liradan aldığını, yılbaşından sonra 30-35 lira olmasını beklediklerini söylemişti. Bunun çok iyi bir fiyat olduğunu, pazardan kendi sütümüzü aynı fiyata alan bendeniz de çok iyi biliyordum.

Mehmet’in, yeni çıkan Sayıştay kararından haberinin olmadığını o an anladım. Ona, sırtına keskin bir bıçak gibi saplanacak o haberi vermek maalesef bana düşmüştü. Sayıştay, İzmir Büyük Şehir Belediyesi’nin, kooperatifler aracılığıyla köylüden, diğer ürünlerin yanı sıra süt alımını da rekabete aykırı bularak durdurulmasını istemişti!

“Abi biz mahvolduk!” diyen Mehmet’in telefondaki sesi kısılmış, soluğu kesilmiş, ağzı kurumuştu.

“Biz öldük, biz yandık, biz mahvolduk…”

Başka Bir Tarım Mümkün mü?

2014 yılında yerleştiğim Seferihisar’da, o dönemki Belediye Başkanı Tunç Soyer’in başlattığı yerli tohumları destekleme projesini bir panelde dinlemiş, Karakılçık buğdayının Gödence köyünden başlayan hikâyesini bir avuç tohum adlı yazımda anlatmıştım.

2006 yılında yerli tohum ticaretini yasaklayan kanuna karşı, tohum bankası kuran, yerli tohum ve fidanlarla ilgili takas şenlikleri düzenleyen belediye, 2019’dan itibaren projeyi ileri bir aşamaya dönüştürür. Başka Bir Tarım Mümkün diyerek, kurulan Tarımsal Kooperatifleri aracılığıyla köylünün ürününü ederi fiyatlardan almaya başlar.

Sadece Gölcük’ün sütünü mü?

Değil tabii. Diğer pek çok köyün etini, sütünü, zeytinini, çiçeğini, fidanını, lavantasını…

Bu yeni süreçle birlikte küçük üretici, ürününü emeğinin karşılığını alarak satar. Elinde kalan ise kooperatife verir, zarar etmez. Paketleyemediği, işleyemediği mahsulünü kalkınma kooperatifinin kurduğu işletmelerde değerlendirir.

Böylece köylü üretir, üyesi olduğu kooperatife satar, İzmir Büyük Şehir Belediyesi de bu kooperatiflerden satın alarak il ve ilçe belediyelerinde, diğer kamu kurumlarında, okullarda tüketime sunar.

Bunlardan, Süt Kuzusu adı verilen projeyle paketleyip markalaştırdığı sütleri İzmir’deki 0-5 yaş arası çocuklara ücretsiz olarak dağıtır.

Köylünün benzine renk gelir, toprağına tutunmak için umutlanır. Zamanla kooperatiflerin sayısı çoğalır, 120’ye çıkar.

Köylüler, Başka Bir Tarımın Mümkün olduğunu yaşayarak görürler.

Büyükşehir Belediyesi, ihtiyaç duyduğu ürünleri köylülerin kurduğu bu kooperatiflerden sağlamayı ilke edinir. Öyle ki; 2015-2018 arası 15 kooperatiften alım yapılırken bu sayı 2018-2023 yılları arasında, 72’si İzmir’de, 26’sı diğer illerde olmak üzere 98 kooperatife yükselir.

Çiftçiliği bırakmanın eşiğine gelmiş olan köylünün yüzü gülmeye başlamıştır.

2023’de, Toprak Mahsulleri Ofisi’nin 8,25 TL alım fiyatı açıkladığı Karakılçık buğdayını, Büyükşehir Belediye Şirketi olan İztarım 16 TL’ye köylüden alır.

Örneğin hayvancılık memleketi Ardahan’ın köylerinde özel mandıraların 10 ila 16 TL’ye aldığı sütü, İzmir’deki kooperatifler üreticiden 21 TL’ye satın almaktadır.

Zeytin üreticisi, her 100 litre zeytinyağının sıkım bedeli için özel fabrikalara 12-20 litre yağ verdiği günlerden, kooperatif işletmelere, %8 karşılığında sıkım yaptırdığı günlere gelmiştir.

Aynı kooperatif destekleri koyun, keçi, çiçek, fidan, mandalina, domates, üzüm gibi pek çok üründe de gerçekleşir.

İzmir Büyükşehir Belediyesi, tüm çiçek ve fidan alımlarını, fahiş fiyatlara, ne idüğü belirsiz şirketlerden değil, bu kooperatiflerden yapar.

12 Eylül darbesi sonrasında, tarımda sübvansiyonların azaltılarak ülke tarımı ile hayvancılığının baltalandığı Özallı yıllardan sonra ilk kez, İzmir’in köylerinde Başka Bir Tarım’ın meyveleri yetişmeye başlamıştır.

İşte bu kooperatifler aracılığıyla, tarım ve hayvancılığın bir büyük şehir belediyesi tarafından desteklenmesiyle alınan meyvelerdir bunlar.

Serbest rekabetin kirli çarklarına girmeksizin köylüden aracısız alınan ürünlerin bir kısmı da, Halkın Bakkalı, Halkın Marketi, Halkın Kasabı gibi market ağlarda GDO’suz ve sağlıklı bir şekilde İzmir genelinde tüketiciyle buluşur.

Kooperatif örgütlenmesi giderek gelişmektedir. İzmir’deki 70 kooperatifin ortalama üye sayısı 125’tir. Bunların dışında 2000 ortaklı, erken başarıyı yakalamış birkaç kooperatif de mevcuttur.

Anadolu’dan yükselen çığlıklar

Bu yazıyı kaleme alırken İzmir’den Manisa’ya; Manisa’dan Ardahan’a, Hanak’a; oradan Diyarbakır’a ve Bingöl’e birçok yeri aradım; küçük üreticilerle, muhtarlarla görüştüm.

Mehmet’in çığlığını arayıp görüştüğüm tüm köylülerden işittim.

Bu çığlık, sadece köylü Mehmet’ten değil, Anadolu’nun her köşesinde, tohumdan toprağa yükselen çığlıklardı.       

Sayıştay, belediyenin ihalesiz olarak köylü kooperatiflerinden mal alamayacağına hükmetmişti.

Yasa açıktı; 24 Ocak 1980 kararlarıyla IMF/Dünya Bankası politikaları uygulanmaya başlanmıştı. 12 Eylül darbesi sonrasında Turgut Özal dönemiyle birlikte tarım ve hayvancılık gözden çıkarılmış, ardından 2003 yılında AKP iktidarının Kamu İhale Kanunu’na getirdiği istisnalarla, belediyelerin üreticiden kooperatifler aracılığıyla işlenmiş ürün alımı yasaklanmıştı.

İsteniyordu ki üretici tarladaki ürününü, hiçbir katma değer ilave etmeksizin yok pahasına satsın.

İsteniyordu ki köylü aracının, tüccarın, tefecinin insafına kalsın.

İsteniyordu ki, köylünün rekabet gücü zayıflasın, ülke büyük çaplı tarım ve hayvansal ürün ithalatçılarına mahkûm olsun.

İsteniyordu ki yerli tohumların bile yasaklandığı bu ülkede Başka Bir Tarım Mümkün olmasın!     

https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/tohumdan-topraga-cigliklar,42772

18 Aralık 2023 Pazartesi

Bizim Çağ Soruyor

12 Aralık 2023

-Kızak kitabımın hikâyesi-

Hep hayatın içindeydik. Hep yolculuklardaydık ve içinden hep hayat geçiyordu bu yolculukların. Duruyor, şaşırıyor, tanık oluyorduk.

On beş yaşımda, şiirle başlayan yazınsal yolculuğum üniversiteli yıllarda da devam ediyordu. Şaşkınlığım ve tanıklığım, en çok sözcüklerin büyülü dünyasında dile geliyor, ya bir şiire, ya da bir öyküye dönüşüyordu.

Ankara’da, Hacettepe Üniversitesi’nde mühendislik okuyup mezun olmuş, heyecanla İstanbul’a gelmiştim. Telekomünikasyon sektöründe Türkiye’nin yabancı ortaklı büyük bir firmasında çalışıyordum. Toplum olarak 12 Eylül travmasıyla baş etme yıllarıydı. Yenilmiş, dağılmış, ancak umutlarımızı yitirmemiştik. Yüreğimiz yalnızca kendi toprağımızın değil bütün yeryüzü parçalarının acılarıyla kardeşti. Gün oluyor binlerce bilgisayarı besleyen kompüter merkezindeki devasa ana bilgisayar kabinlerinin arkasında, bir arkadaşıma, Filistin’in acılı topraklarında kolu kırılan bir çocuğa dair yazdığım şiir okurken buluyordum kendimi. Gün oluyor, 12 Eylül darbesinden sonra yapılan ilk grevin seslerine kulak veriyordu kalbim. Başka bir gün oluyor ülkemin yanık topraklarından fısıltılar çalınıyor kulağıma, sözcükler hikâyelere dönüşüyordu parmaklarımda.

İşte 1990’lı yıllar bu yıllardı. Bilişim sektöründe, teknolojinin tam ortasında, kompütürlere saniyeler ölçüsünde milyonlarca hesap yaptırmaya çalışırken ruhumda şiire ve edebiyata dair başka bir nehir akmaktaydı. Özgür Gündem, Özgür Ülke, Yeni Politika, Evrensel Kültür, Gerçek gibi gazete ve dergilerde denemelerim yayınlanıyordu. Özellikle Özgür Gündem’de yazmak ateşten bir gömleği giymek gibiydi. Malum, yazarlarının patır patır faili meçhullere kurban olduğu yıllar o yıllardı.

Sessizdi oranın çığlıkları

Yaşadığımız topraklara, kulağınızı değil de kalbinizi dayadığınızda birbirinden yakıcı hikâyeler akıyordu sinenize.

“Yaşlı kadın” diyordu karşımdaki, “koşarak çıkmış dere yatağından. Yanmakta olan evini görünce çılgına dönmüş. Evin etrafını kuşatan askerler arasından kendini, can havliyle evine atmaya çalışmış, askerler engel olmuş ona.” Alnını kırıştırarak devam ediyor anlatmaya; “Her taraftan dumanlar yükseliyor. Kadının evi gözlerinin önünde cayır cayır yanmakta. Çırpınmış, kendini paralamış, kurtulmaya çalışmış en sonunda asker kalabalığın ortasında yere yığılıp kalmış. Kısa süren bekleyişten sonra, bir anda yerdeki bir kaya parçasını iki eliyle kaptığı gibi ayağa fırlamış. Askerler silahlarını namlusunu korkuyla ona çevirmişler. Yaşlı kadın kendi etrafında dönmüş, dönmüş, dönmüş… Bir anda kaya parçasını kendi kafasına indirivermiş…”

Boşaltılarak yakılan bir köyde yaşanan bu olayı anlatan, memleketi Dersim’e giden bir doktor arkadaşımdı. Olayı sesi titreyerek anlatmış, sonra bir ölüm sessizliği girmişti aramıza…

İşte o an, aramıza giren o kısa sessizlik, bir çığlık olup saplanmıştı yüreğime.

O yıllar durmaksızın şiire ve öyküye dolaşıyordu parmaklarım. Yine öyle oldu. Olayı öyküleştirip Sessizdi Oranın Çığlıkları başlığıyla Evrensel Kültür dergisine gönderdim. Yayınlandı.

O an karar vermiştim. İleride, öykülerimi kitaplaştırdığımda kitabın adı Sessizdi Oranın Çığlıkları olacaktı…

2013 yılına geldiğinde ilk öykü dosyam hazırdı. Bir yazar arkadaşıma okuması için gönderdim. Görüşlerini aldım. Öyküleri beğendi ama maalesef, o benim çok sevdiğim kitap adını beğenmedi. Başka bir isim düşünmelisin diye öneride bulundu.

Yağmur saçlı gece

Öykülere göz gezdirdim. 1992’de İstanbul Hasanpaşa’daki bir kadın cinayetini konu eden öyküyü gözüme kestirdim. Evinde, dokuz yaşındaki çocuğunun gözleri önünde infaz edilen bir kadının hikâyesiydi anlatılan. Kadın, öldürüldüğü gece, incecikten sicim gibi yağan bir yağmurun altında çocuğuyla güle oynaya, mutlu, neşeli bir şekilde gelmişti eve. Öykünün adını Yağmur Saçlı Gece koymuştum. İşte, demiştim, kitabın adı bu olmalı. Dosyanın kapağına kitabın bu yeni adını yazdım.

Evrensel Yayın’la anlaşmıştık, Kitabı basacaklardı. Editörlüğünü ise öykücülüğümüz yaşayan çınarlarından Adnan Özyalçıner yapacaktı. Başka bazı yazar arkadaşlarımın, Adnan Ağabeyin bu iş için biraz yaşlı olacağı yönünde tereddütleri vardı. Ama yapacak bir şey yoktu. Yayınevi böyle karar vermişti.

Nihayet dosya editör incelemesinden geçerek bana geldi. Sevgili Adnan Özyalçıner, öyküleri didik dedik etmiş, çizmiş, karalamış, çok sayıda hataya işaret etmişti. Öylesine çok yazımsal ve anlamsal hatalar vardı ki şaşırdım, inanamadım, itiraz ettim. Altı çizilen her sözcüğü, cümleyi tek tek inceledim, araştırdım. Bazılarında yanılmış olabileceğini bulmaya çalıştım. Ama nafileydi. Yok, bu yanlış olamaz, şu kesinlikle doğru değil, bak bundan eminim dediğim her konuda, yanıldığım ortaya çıktı. Öylesine ince ve titiz bir editörlük yapmıştı ki, öylesine kusursuz bir okumaydı ki sevgili Adnan Özyalçıner’e bir kez daha hayran oldum.

Ancak Adnan Ağabey bir şey daha yapmıştı. Dosyanın kapak sayfasındaki Yağmur Saçlı Gece adının üzerini kalınca çizmiş, altına Kızak yazmıştı. Bu kitabın adı Kızak olmalı diyordu… Kitabın her satırında emeği olan Adnan Özyalçıner’in sunuş yazısını da yazması benim için ayrıca gurur ve mutluluk kaynağıdır.

Kızak, diğer öykülerin tersine kitabın tek çocuk öyküsüydü. Acıların, ölümlerin, çatışmaların henüz küçüklerin yaşamlarına zerk edilmediği, hayatın ve kelimelerin egemen siyaset çarklarında öğütülüp, ergen elleriyle kirletilmediği bir çocukluk dönemi öyküsü.

Kitap yayınlandı. Kızak ise okurlar tarafından en çok beğenilen öykü oldu.


https://bizimcagedebiyat.com/kizak/

 

21 Kasım 2023 Salı

Bizim Çağ Edebiyat : Yusuf Nazım’la Söyleşi

Bizim Çağ Edebiyat
28 Ekim 2023
Aygül Aydoğdu


Aygül Aydoğdu: Yusuf Nazım, küçük yaşlarda şiirle başlıyor yazmaya. Halen birçok gazete ve dergide denemeler, köşe yazıları yazıyor; Kızak ve Leyla’yı Beklerken adlı iki öykü kitabı var.

Yaşamınızdaki yazma çeşitliliğini görünce edebiyatta kendinizi nereye konumlandırdığınızı merak ettim. Hangi türde yazma motivasyonunuz daha güçlü?

Yusuf Nazım: Ben çocukluğunu dört bin yıl önce yaşamış biriyim. Toprağına basıp havasını kokladığım kültür ve üretim ilişkileri dört bin yıl öncesine ait. 1960’lı yıllara kadar da değişmemiş. Bakın bilgisayarların, cep telefonlarının, radyo ve televizyonların, robotların, uyduların, yapay zekânın demiyorum; elektriğin, suyun, akaryakıtın, bakır tellerin, motorlu taşıtların olmadığı bir dünyadan bahsediyorum. Sadece insan ve hayvanlar arasındaki bir dayanışma ile toprağın, buğdayın, ağacın var olduğu bir dünya…

İçinde çocukluğumu büyüttüğüm toplumun gerçeği işte bu. Ama bir şeyler var yine de; sözcükler, ezgiler, deyişler ve yazı… Aslında yazının bile çok geç geldiği bir coğrafya. Düşünüyorum da yaşadığımız köyün yazılı tarihi o kadar sınırlı ki. Binlerce yıl öncesinin insanı taşa, kayaya, papirüse yazarken biz, yaşadığımız kapalı ekonomik alanda yüz yıllık yazılı tarihe bile sahip değiliz. Örneğin benim yüz yıl önceki atalarımın bana bıraktığı yazılı hiçbir miras olmadığını çok sonraları şaşırarak fark ettim.

İşte bu koşullarda kelimelerin büyülü dünyasıyla buluşmam benim kaçınılmaz olarak toplumsal gerçekçi bir alanda düşünmeme, duygulanmama, yazmama sebep oldu denebilir.

Gazete yazarlığına gelince son yıllarda daralttım, sadece T24’te yazıyorum. Bunlar da politik ya da gündemi yorumlayan köşe yazıları değil. Bu tür yazıları sevmiyorum zaten. Benim işim de değil. Benimkiler yine hayatın damarıma basıp da kendimi durduramadan yazdığım yazılar. Çoğu öyküyü andıran, lirik denemeler. Hatta kimilerinde lirizm öyle yoğun oluyor ki kimi okurlarım, bugünkü şiirini okudum, diye yorum yapıyor.

A. Aydoğdu: Sunay Akın, Leyla’yı Beklerken adlı öykü kitabınızın sunuş yazısında “Öykü sanatının güçlü bir yağmuru altına girecek ve sonunda sırılsıklam olacaksınız.” diyor. Gerçekten öykülerinizde fotografik gözlem gücü, kurgunun sağlamlığı, ayrıntıların zenginliği yanında dilin çok renkliliği de göze çarpıyor. Tüm bu bileşenleri besleyen nedir?

Y. Nazım: Sevgili Sunay Akın’a öykü kitabıma bir ön söz yazar mısın, diye sorduğumda benden kitabı istemişti. Yanıt olarak yazılmış bir ön söz geldi. Bir insanın duygu dünyasına bu kadar derinlikli inebilmek, olsa olsa Sunay Akın gibi bir ustaya yakışırdı doğrusu. Beni yazmaya iten o köklü duyguları, geceleri yazarken içine düştüğüm duygu durumunu, coşkuyu, sesli/sessiz attığım çığlıkları bu kadar iyi hissedebilmek herkesin harcı değil. “Bana yağmuru anlatma yağdır!” Tam da yapmak istediğim şeyi, yağmuru yağdırmaya çabalayışımı öyle güzel yakalamış ki… Gördüğüm, tanık olduğum, hissettiğim her şeyin; acının, sevincin, hüznün bendeki kopyasının okura geçmesini ister gibi bir duygu ile yazmak… Dolayısıyla beni besleyen şeyin yaşamın içindeki o derin gerçeklik olduğunu söylemek yanlış olmasa gerek.

A. Aydoğdu: Öykülerinizdeki karakterlerin çoğunda oldukça coşkulu, sıcak, yoğun hatta çocuksu bir insan sevgisi var. Giderek her anlamda kirlenen bir dünyada, birbirine düşmanlaşan insanlar arasında karakterleriniz bu sevgiyi nasıl bu denli diri tutabiliyor?

Y. Nazım: Dünyayı iyi yaşamak, onu güzelleştirebilmek için aşktan ve sevgiden başka neyimiz var ki? Dolayısıyla öykülerimde de, içlerinde bu güzel kavramları diri tutan kahramanların olması çok doğal. Tabi sadece onlar değil. Olumlu kahramanlar kadar bunların karşıtları da mevcut. Hikâyeler onların çevresinde dönüyor. Onlar da yaşamın içinde varlar ve birbirine karşıtlar. Bu karşıtlık ne kadar fazlaysa, çelişkiler o kadar keskin ve hikâyeler de bir o kadar güçlü oluyor.

A. Aydoğdu: Aşk Bir Aldatma, Leylayı Beklerken gibi kadın gözüyle yazılmış başarılı öyküleriniz var. Kadının dünyasına dair yetkinliğinizin kaynağı nedir sizce?

Y. Nazım: Yetkin olmak sözü abartılı olabilir, haddime mi? Oradaki, bilinç akışı yöntemi ile anlatılan bir hikâye. Bir kadının reflekslerini, iç dünyasını, duygularını iyi verebilmişsem ne âlâ. Şöyle diyeyim, kimi zaman karakterle konuşurken onunla aramda duygu alışverişi olur. Başlangıçta tek yönlü gelişen, sonra karşılıklı olan bir etkileşim bu. Eğer bir kurgu karakterle değil de, gerçek kahramanla konuşuyorsam bu duygu geçişi çok daha hızlı olur. Kelimeler adeta kulağından girer bütün hücrelerime, yüreğime bıçak gibi saplanır. Belki de kimi öykülerdeki kadın karakterler gerçektir.

A. Aydoğdu: Ezilenin, sömürülenin, ötekinin yanında sınıfsal bir bakış açısıyla yazıyorsunuz. Dolayısıyla öykülerinizin bir derdi var. Okuyucunuza ne anlatmak istiyorsunuz yani yazar olarak sizin derdiniz nedir?

Y. Nazım: Asıl dert hayatın içinde, gerçekte. Ben onu alıp daha görünür hale getiriyorum. Çoğu zaman o dert, toplumun ve bireyin içinde yaşadığı karmaşa ve kaos içinde kaybolup gidiyor. Aynı zamanda birilerinin işine de yarıyor olabilir bu. İşte bu hengâme ve karışıklıkta kaybolup giden o gerçekliği soyup çırılçıplak hale getirerek toplumun önüne koymak… İşte benim derdim de bu! Sonuçta, dedim ya, aşktan ve sevgiden başka neyimiz var ki? Belki bunu hatırlatmak gibi bir misyonum var benim de…

A. Aydoğdu: Öyküleriniz farklı illerden farklı ülkelere geniş bir coğrafyayı içeriyor. Bu çeşitlilik bana öykülerinizin otobiyografik izler taşıyabileceğini düşündürdü. Yanılıyor muyum, ne dersiniz?

Y. Nazım: Otobiyografik denir mi buna emin değilim. Hayatın içinde yolculuklar yapıyoruz hepimiz. Dokunuyoruz, hissediyoruz, duraklıyoruz; gülüyor, ağlıyor, seviniyoruz… Ben kimi dokunuşlarımda duruyor ve tanık oluyorum. Dolayısıyla çoğunlukla başka hayatlara dair oluyor hikâyelerim.

A.  Aydoğdu: Öykülerinizin arka planında değil tam da göbeğinde toplumca yıllardır yüzleşemediğimiz darbeler, köy boşaltmalar, kadının sömürülmesi gibi konuların yarattığı acılar, çığlıklar var. Öyküleriniz toplumun kendisiyle yüzleşmesi konusunda bir misyon taşıyor olabilir mi?

Y. Nazım: Daha önceki başka bir soruda, farklı bir bağlamda yanıtladım bunu. Doğru, öykülerim bireyin ve toplumun kendine bakmasını sağlamak gibi bir misyon taşıyor olabilir.

“Elbette ki beni de değiştiriyor, geliştiriyor, dönüştürüyor yazdıklarım. Düşündükçe ilerliyor, yazdıkça gelişiyor, kazdıkça daha derine iniyorsunuz.”

A. Aydoğdu: Sanatın, edebiyatın, okumanın ve yazmanın dönüştürücü gücüne inanıyor musunuz? Örneğin yazmak sizi geliştirip dönüştürdü mü?

Y. Nazım: Kuşkusuz ki yazınsal ya da felsefi her edimin toplumu değiştirip dönüştürmek gibi bir gücü vardır. İnsanın duygularına yönelen her etkinlikte bunu görmek olası. Bu anlamda elbette ki beni de değiştiriyor, geliştiriyor, dönüştürüyor yazdıklarım. Düşündükçe ilerliyor, yazdıkça gelişiyor, kazdıkça daha derine iniyorsunuz…

A. Aydoğdu: İlhan Erdost’a ilişkin Sigarası Kol Saati Kalemi Bize Kaldı adlı öykünün ortaya çıkış süreci nasıl oldu, anlatır mısınız?

Y. Nazım: Okurken hissedilmiş ve öyle sorulmuş bir soru gibi geldi bana. Birçoğunda olduğu gibi rastgele ve kendiliğinden bana bulaşan bir hikâye bu. Ankara’da Devrimci 78’liler Federasyonu’ndan arkadaşların her yıl düzenledikleri 12 Eylül Utanç Müzesi sergisi vardı. Ağrılı, karanlık bir geçmişe ilişkin hafızayı canlı tutacak kimi nesnelerin; işkencede öldürülen birinin ceketi, idam edilen bir başkasını ayakkabıları, kimi işkence aletleri, Diyarbakır zindanlarında yaşananları canlı kılacak işkence odalarının… sergilendiği bir müze. Ankara’daki sevgili arkadaşım Yasemin’e de 12 Eylül Askeri Darbesi sırasında işkencede öldürülen yayıncı İlhan Erdost‘un eşyalarını temin etmek görevi düşüyor. Yasemin üstlendiği görev için ağabeyi Muzaffer Erdost‘un kapısını çalıyor. Hüzün dolu bir buluşma. Muzaffer Erdost çıkarıyor kolileri, içindekileri bir bir masaya koymaya başlıyor; ayakkabısı, sigarası, kol saati, kalemi… Yasemin Ankara’da ben İstanbul’dayım, yazışıyoruz… O anlatıyor, ben dinliyorum; o ağlıyor, ben yazıyorum… Sonra ikimiz birden ağlıyoruz… İşte, öykü böyle çıktı.

A. Aydoğdu: Okuruyla buluşmayı bekleyen yeni çalışmalarınız var mı?

Y. Nazım: Bir öykü, bir deneme, iki de şiir dosyam hazır. Ancak bunlardan önce son üç buçuk yıldır üzerinde çalıştığım tamamlanmış üç ciltlik bir roman serisi var.  Bağımsız evrim bilimci Oktay Kaynak’la ortak isimle basılacak. Birinci cilt yeni yıldan önce okurla buluşacak. Adı “aklın ayak izleri-eşik” Zekânın hikâyesi de diyebiliriz buna. İnsan aklının hikâyesini yazarken kazmayı derine, daha derine vurmamız gerekti. Roman, 18 milyon yıl öncesinden başlıyor, yaşadığımız çağın içinden geçip geleceğe doğru ilerliyor… Daha fazlasını söylemeyeyim.

A. Aydoğdu: Bu güzel söyleşi için çok teşekkür ederim.

https://bizimcagedebiyat.com/yusuf-nazimla-soylesi/


Turan Horzum - Yusuf Nazım
15 Temmuz 2023


1992 yılından itibaren gazete ve dergilerde öyküler denemeler makaleler yazıyorsunuz. İlk öykü kitabınız ‘KIZAK’ 2012 yılında okuyucusuyla buluştu. İçeriğinden bolca söz edeceğimiz ‘LEYLA’YI BEKLERKEN öykü kitabınız ise 2017 yılında İnkılap yayınevinden çıktı. Arada kurmaca metin konusunda uzun aralıklar olduğunu görüyorum. Yazma serüveninizden biraz söz eder misiniz?

Önce şairler girdi kanıma. Çocuktum. On üç yaşındaydım, şiirle başladı yolculuğum. Ancak bunu mutlaka öncesi olmalıydı. Düşündükçe henüz okusun zamanlarıma kadar gidiyorum.

Benim babam terziydi. Çukurova’nın topraklarında ışık olmuş Düziçi Köy Enstitüsü’nden dönüşme Öğretmen okulunun terzisi. İlkokul mezunu olan babamın her akşam eve, koltuğun altında bir Cumhuriyet ya da Vatan gazetesi ile geldiğini görmek unutamadığım bir şeydi. Yıllar sonra babamın dönemin ilk ve büyük sendikası olan Türkiye Öğretmenler Sendikası’nın (TÖS) üyesi olduğunu ve onun küçük not defterinde şaşmaz bir şekilde sendika aidatlarını ödediğini keşfetmek benim için şaşırtıcı olmuştu. Çocuktum. İlkokula dahi gitmiyordum. Belki de ilkokulun ilk yıllarındaydım. Ailecek misafirliğe gittiğimiz evlerin sehpalarında eksik olmayan dergiler, masal kitapları; dolu dolu raflardan odaya yayılan mürekkep ve kitap kokuları, çay ve kahve sohbetlerinde geçen sözcükler, kulaklarımı okşayan yorga giden atlar gibi uyaklı dizeler… Bütün bunların babamın da terzisi olduğu Düziçi Öğretmen Okulu’nun edebiyat, tarih, kültür ve sanat öğretmenleri olduğunu çok sonraları öğrenecektim. Ne ilginçtir ki ilkokul mezunu babam, kimi şair, kimi öykü yazarı, kimi tiyatro aşığı olan bu seçkin aydın topluluğunun değişmez bir üyesiymiş. Hep beraber katıldığımız bu aile toplantılarında babam, kitap ve mürekkep kokuları arasında sözlerin, anlamların ve kelimelerin sihirli dünyasıyla bizleri buluşturduğunun muhtemelen farkında bile değildi. Kim bilir, edebiyata olan yatkınlığımın kökleri o yıllara gidiyordur. Ona, Çukurova’nın bereketli topraklarından ayrılarak döndüğümüz memleketim Ardahan’da; karın, ayazın ve zemherinin keskin soğuğunda bilinen düşlerimin de etkisi olsa gerek. Bir de bunu, Amerikan ve Rus edebiyatı klasikleri ile olan erken tanışmam; çocukluğunu erken büyütmüş birisi olarak kendim içinde bulunduğum sosyal ve siyasal çalkantılar arasında sosyal ve Siyasal birimleri olan ilgim; iktisat araştırmaları, evrim okumaları…

Şu olayı hiç unutmuyorum: yazın babaannemin odasındaki masada oturmuşum. Kapı açılıyor mahalle arkadaşım içeri giriyor, derin bir of çekiyor; canının çok sıkıldığını söyleyerek bana, senin niye canın sıkılmıyor diye soruyor. Şaşkın gözlerle arkadaşıma bakıyorum. Önümde, üst üste dizilmiş, birçoğu Nazım Hikmet’e ait ondan fazla şiir kitabı. 15 yaşında bir bacaksız olarak büyük şairin şiirini araştırmaya koyulmuşum…

Her yazar kendisine uygun bir anlatı dünyası seçer. Belki mizacına, belki yaptığı okumalara, yetişme biçimine göre… Siz kendi anlatı dünyanızı nasıl açıklarsınız?

Benim anlatı dünyamın temel motivasyonu duygulardan oluşuyor. İçinde duygu olmayan hikâye benim için hikâye olmaktan çıkıyor. Keza şiirler, gazete yazıları, denemeler de öyle. İllaki bana bir duygu geçişinin olması gerekiyor. O duygu geçişi olmuşsa eğer, yazmadan edemiyorum. Bu benim yazma serüvenimin olmazsa olmazı. Ben asla ve asla hadi bugün oturup da şunu yazayım; ya da bugün bir hikâye kurgulayayım veyahut iki şiir yazayım demiyorum, diyemiyorum. Duygu bir yerden bulaşıyor bana; bir çiçeğin açışından, bir yağmur damlasını düşüşünden, sahilde tek başına oturan bir kadının gözlerindeki hüzünden, tanık olduğum ve etlerimi lime lime eden herhangi bir ötekileştirmemin yüzünden.

Diyebiliriz ki, insan ilişkileri hikâyelerinizin ana omurgasını oluşturuyor. Bu ilişkiler üzerinden günümüz toplumunun geldiği noktayı eleştiren bir bakışınız var. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Hani önceki soruda duygular dedim ya; duygular olmadan benim için yazın faaliyeti de olmuyor. Bu duygular en çok, insandan başka nereden geçebilir ki? Yaşadığımız gezegenin en çok etkileyen; değiştiren, iyileştiren, harap eden ve aciz erk eden yegâne canlı insan. Dolayısıyla duygularımıza sirayet eden de kaçınılmaz olarak insan ilişkilerinde yatan hikâyeler oluyor. Bu hikâyelerin yatağı ise içinde büyüyüp geliştiği toplumdan başkası değil kuşkusuz. Toplumun tamamına hâkim olan sistematik ilişkiler ve kurumsallaşma bu hikâyelere yol açıyor, kışkırtıyor ya da seyrini belirliyor. Yani insan olan çoğu hikâyenin eninde sonunda gelip toslayacağı yer genellikle toplumsal örgütlenmenin kendisi oluyor. Tabii, benim de son yıllarda üzerine iyice düşündüğüm gibi bu örgütlenmelerin mucidi de yine insanın kendisi. Bu konunun ucunu burada açık bırakarak bitireyim…

Tam burada Leyla’yı Beklerken öykü kitabınıza girmek istiyorum. Bu kitabı iki kez okudum. Her ikisinde de ağladım, üzüldüm, içimi yedim, sesimi çıkarmadan bağırdım tüm insanlık duysun diye. Hikâyelerde gerçek ve kurgu öyle harmanlanmış ki samimiyet hiç elden bırakılmıyor.

Hikâye temalarının yaşanmışlıklar olması mı bu samimiyeti ortaya çıkarıyor?

Dediğiniz gibi öyküleri okuduğunuzda bu duygulara kapılıyorsanız bir parça başarılı olmuşum demektir. Yoksa okur kitabı bitirdikten sonra kaldırıp sıradan hareketlerle rafa koyuyorsa öyküler olmamış demektir. Ve ben başaramamışımdır. Ben, bana geçen duyguyu olabildiğince öyküye aktarmaya çalışıyorum. Bir olaya tanık olduğumda ya da yazamaya koyulduğumda, ne yaşıyorsam, ne hissediyorsam, nasıl duygulanıyorsam okuru da buna ortak ettiğim ölçüde başarıya ulaştığımı düşünüyorum. Benim ağladığım kadar okur ağlamalı, acı çektiğim kadar o acıyı hissetmeli, haykırabildiğim ölçüde oda haykırmalı diye düşünüyorum. Sunay Akın’ın Leyla’yı Beklerken öykü kitabımın önsözünde aktardığı Victor Hugo’nun sözündeki gibi “ey şair bana yağmurdan söz etme, yağdır!” İşte tam da bu! Yağmuru öyle anlatmalıyım ki okur sırılsıklam olmalı; onu öyle bir ayazla baş başa bırakmalıyım ki iliklerine kadar üşümeli; ona bir ananın sokakta yalnız yatan ölü bedenini öyle bir anlatmalıyım ki okur, kendi annesinin öldüğüne inanmalı… Böyle olunca, öykülerimin bir ucunun gerçeğin ta kendisine dokunması doğal oluyor. Bu benim için böyle tabii. Bir başkası çıkar, pekâlâ aynı olayı bir kurgu olarak da tasarlayabilir. Başarılı da olur. Ancak benim için hayat, içinden sayısız hikâyeler çıkarmaya yetecek kadar zengin. Burada asıl olan hikâyenin özü. Bu öz bazen duyduğum bir sesten, otobüste işittiğim bir cümleden, ormanda dinlediğim bir ezgiden ya da tanık olduğum kısacık bir an’dan ibaret. İşte o kısacık an, duyduğum o ses, kulağıma çalınan ezgi ya da otobüsteki cümle öykünün kendisidir. O anda öz ortaya çıkıyor. Sonrasında bana, onu kelimelerle sarıp sarmalamak, imgelerle beslemek ve hayal dünyamda zenginleştirerek hayata sunmak düşüyor.

İkinci öykünüz için Bir Dersim hikâyesi diyebilir miyiz?

Kesinlikle öyle. Yine, hayatın apansız karşıma çıkardığı gerçek bir hikâye bu. Belgeselci dostlarım Nezahat ve Kazım Gündoğan çifti yıllardır Dersim'in kayıp kızlarının izlerini sürüyorlar. Elinde kamera ve ses kaydıyla şehir şehir, kasaba kasaba, köy köy dolaşan sevgili kazım yaptığı sözlü tarih araştırmasının hikâyelerini eve döndüğünde bana anlatırdı. Tabi her seferinde duygu yüklü, dolmuş taşmış olarak gelirdi kazım. Anlatarak, paylaşarak sanırım bir parça rahatlardı muhtar boşalırdı. Ben de bu hüzünlü hikâyeleri büyük bir dikkatle dinlerdim. Geçmişini hatırlamakta güçlük çeken Dersimli bir kadının izlerini süren Kazım, bir gün onun sisler içinde kalmış çocukluğunu anımsayıp; saklandığı çalılıklar arasında, elinde silahıyla askeri görüşünü “babamın da makinası vardı” diye anlatması, benim için hikâyenin başladığı ve bittiği andı. O anda bütün hikâye zihin dünyamda sökün etmişti. İşte o an, tüylerim diken diken olmuş olarak Kazım’a bunu yazmalıyım, demiştim. O da yaz diye desteklemişti beni. Sonradan Kazım ve Nezahat bu olayın Dersim’in Kayıp Kızları isimli belgeselini çektiler, ben de Babamın da makinesi vardı adlı hikâyesini yazdım.

Kitaptaki ‘Aşk Bir Aldatma’ hikâyesi diğer hikâyelerden tema olarak çok farklı. Diğer öykülerde; sürgün, köy boşaltmaları, darbe günleri, ucuz işgücü, gurbet, paylaşma gibi konular işlenirken bu öykü de ince bir ironi ve mizah harmanlamasıyla yine toplumsal bir konudan söz ediyorsunuz. Yazma biçiminizle ilgili bu öyküden yola çıkarak neler söyleyebilirsiniz?

Mizah, öykülerimde pek az yer verdiğim bir olgudur. Bu bir eksiklik olarak görülebilir. Katılıyorum da. Zira en dramatik bir olayın içinde bile ince bir mizah olabilir. Bu da hayatın bir gerçeği. İşkenceye giderken ya da çıktıktan sonra espri yapan insanlar bilirim. Ya da işkence sırasında… Hayatın içinde var olan bu naif yönleri öykülerden esirgemek doğru olmaz. Bunları da öykünün bir unsuru olarak kullanmak, okuru hayatın kendisine biraz daha yaklaştırmak, güldürmek, sevindirmek ve rahatlatmak önemli. Kaldı ki bunu yapmakla öykünün eksenini kaydırmış olmuyorsunuz. Sadece beslemiş, zenginleştirmiş oluyorsunuz. Bu öyküde de kurgunun yanı sıra olayın diğer ucunda yaşanan çıplak bir gerçeklik var. Yine yaşayan bir karakter geziniyor öyküde. Mektuplar yazılıyor karşılıklı, hediyeler gönderiliyor; naif, mütevazı, incelikli. Bu arada söylemeliyim ki, bir ucu gerçeklikle başlayan öykülerin, kitapta yayınlandıktan sonra da hikâyesi sürebiliyor. Çünkü karakterler canlı, onlar yaşıyorlar, bazen okurla, bazen yazarla karşılaştıkları oluyor. Üstelik yeni öyküler yaratarak. Hatta yaşayan bir karakterin, hiç beklenmedik bir anda, bir kitabı okurken, o kitabın içinde kendi kendisi ile karşılaştığı bile oluyor.

Anlatıda en belirgin yanlardan biri, ayrıntılara verdiğiniz önem. Adeta dantel işler gibi ince ince örüyor yaşanan bir çevreyi odak alırken, o eksendeki insan ilişkilerine yöneltiyorsunuz bakışınızı. Gözlemci bir bakışınız var. Bireyin ve toplumun iç dünyasına, ruhsal yapısına yoğunlaşmanıza nasıl yöneldiniz?

On yıl yaşadığım Karadeniz Ereğlisi’nde çalışma odamdaki masamın üzerinden eksilmeyen çerçeveli, siyah beyaz bir fotoğraf vardı. Yüzündeki sayısız kırışıklıklarda derin hikâyelerin izlerini sakladığı belli olan yaşlı kadın, sırtında yüzü gözü kir içinde sevimli bir çocukla objektife bakmış gülümsüyordu. Fotoğrafı gören hep sorardı; kim bu diye… Annem derdim. Şaşarlardı. Çünkü annem olmadığını bilirlerdi. Evet, sırtında taşıdığı o küçük çocukla gözlerindeki parıltısı yüreğime işleyen o kadın annem değildi. Ama gerçekte annemdi o; hepimizin annesiydi! Yüzündeki çizgilerin sakladığı acılara, gözlerindeki ışıltıya baktığımda annemi görüyordum onda; herhangi bir anneyi, hepimizin annesini görüyordum. O kadına baktığımda onun iç dünyasına giriyor; kaçınılmaz olarak derin bir empati yapıyor, ruhu ruhuma işliyor, onunla bir aidiyet kuruyordum. Dolayısıyla, öyküleri kaleme alırken beni, bireyin ve içinde yaşadığı toplumun ruh ve anlam dünyasına yönlendiren en çok da bu derin empati duygusu oluyordu.

Hikâyelerinizi okuyup bitirdikten sonra, Yusuf NAZIM bir hikâye anlatıcısı diye düşündüm. Katılıyor musun? Ayrıca hikâyelerini yazmadan önce kafanda kurgulayıp birilerine anlattığın olur mu?

Her yazanın bir anlatı tarzı vardır. Belki de benimkisi sözcükleri fırça gibi kullanarak duyguları bir tuvale işlemekten ibaret. Hiçbir zaman bir öyküyü baştan kurguladığım olmuyor. Hayat inanılmaz öykülerle dolu ve onlar bana geliyorlar, ben sadece onları ayıklıyorum. Bazen bir ses, bir cümle; bazen bir ezgi, bir resim olarak geliyorlar. Öykünün hedefi, nereye varacağı baştan belli oluyor. Ben hızla o hedefe doğru yol alıyorum. İlk anda kafamda öykü oluştuğunda paylaştığım insanlar elbette ki oluyor. Anlatıyor ve al sana bir öykü diyorum. Hatta buradan bir roman, bir film çıkar diyorum. Hemen notlarımı alıyor, sıraya koyuyorum. Genellikle yazmaya sıra gelmiyor. Beş öykü taslak olarak not almışsam, belki birini yazıyorum. Ancak bu arada yeni beş taslak öykü daha not alınmış oluyor. Dolayısı ile yazılmayı bekleyen öykülerin sayısı çoğaldıkça çoğalıyor. Ve onlar bekliyorlar; sabırsızca yazılmayı bekliyorlar; beni bekliyorlar…

https://www.izgazete.net/hayat-inanilmaz-oykulerle-dolu-onlar-bana-geliyorlar