1 Temmuz 2019 Pazartesi

Verona’da bir tenor


Yusuf Nazım
1 Temmuz 2019


Sene 2006, Esenkent.

İstanbul ‘un biraz uzağında, şehrin kültür, sanat, edebiyat zenginliğinden pek az nasiplenen bir şehir.

Evimizin balkonundayız. Rakı eşliğinde bir sohbet, okunan şiirler, söylenen şarkılar, keyifle ilerleyen bir gece…

Arjantinli tango hocası sevgili Eduardo ile birlikteyiz. O güzel sesini şenliğimize katması için bir türlü ikna edemiyoruz onu.

Üzerinde, çok sevdiği Che Guevara baskılı tişörtü var. Bir aylığına Türkiye’ye gelip tango kursları veren üstat, çoğu kez olduğu gibi yine naz yapıyor.

Gece, diğer yarısına evrilmiştir. Mahalle derin bir uykudadır. Sesimizin tonunu iyice düşürmüş, şiirleri, şarkıları mırıldanarak söyler olmuşuz...

Arjantinli bir tango hocası

Herkesin sustuğu bir andır...

Ansızın bir ses, gecenin sessiz karanlığını bölerek aramızda bir tüfek gibi patlar!

Eduardo’dur bu. Sevgili üstat o ana kadar susmuş, susmuş, susmuş ve sonunda yapacağını yapmış, o muazzam tenor sesini gecenin karanlığında patlatmıştır.

Şaşkınlıktan dona kalırız! Biz şarkılar, şiirler söylerken Eduardo’nun bizlerden esirgediği o muazzam tenor sesi, apartmanların arasında yankılanmakta, içinde yorgun insanlarının derin uykularında olduğu binaların sokaklarından tüm semte yayılmaktadır.  

Koca bir mahalle Eduardo’nun söylediği “o sole mio” şarkısıyla inlemektedir şimdi.


Biz, balkondaki beş kişi, şaşkın vaziyetteyiz.

Bir yandan, büyülenmişçesine Eduardo’nun o muhteşem sesini dinliyor, öte yandan uykularından uyanmış insanların, birazdan balkon ve pencerelerden bize doğru yönelecek itiraz, hakaret ve küfürlerini düşünerek soğuk terler dökmekteyiz…

Derken Eduardo’nun şarkısı biter…

Kısa bir sessizlik olur. Sadece Eduardo değil, sanki tüm şehir susar…

Sonra…

Sonra, hiç beklenmedik bir şey olur…

Ansızın bir alkış tufanı yükselir apartmanların arasından.

O ana kadar derin bir suskunluğa gömülmüş binaların balkonlarından, pencerelerinden yükselen alkışlar dalga dalga ilerler, diğer sokaklara ve tüm semte yayılır...

Bir kez daha şaşkına döneriz!

Şehir ki, devasa bir açık hava tiyatrosuna benzemiştir o an.

Sahnede Arjantinli bir tenor, sesinde güneş açmış, içinde alkış tufanıyla çalkalanan.

Sanattan pek fazla nasiplenmemiş gibi gözüken bir şehirde, içten içe var olan bir hevesin gün gelip canlanmasıdır bu.

Aşkın ve sanatın, insan ruhunun gizli kalmış derinliklerinde apansız dalgalanmasıdır.

Verona’da bir tenor

Murat Karahan Arena di Verona'da
Sene 2018.

İtalya’nın Verona şehri.

Caddenin kaldırımlarına kurulmuş masalardaki insanlar, karşı kaldırımda yürümekte olan bir adamı alkışlamaktadır.

Adam mütevazı bir şekilde eğilir, kalabalığa şükranlarını sunar.

Bir yandan yürümeye devam etmektedir. Yürüdükçe, karşı kaldırımdakiler öbek öbek ayağa kalkarlar; onlara yan masadakiler, diğer barların, kafelerin önündekiler katılmaktadır. Adam yürüdükçe, cadde boyunca alkışlar yükselmeye devam eder.

O ise kâh eğilerek, kâh elini kalbine götürerek, kâh öpücükler göndererek kalabalığın sevgi gösterisine karşılık vermeye çalışmaktadır.

Bu böyle sürer gider…

Adam, Piazza Bra Meydanı’ndaki Arena di Verona Amfi Tiyatrosu’ndan henüz çıkmıştır.

                              Murat Karahan Verona sokaklarında alkışlanırken

Az önce dünyanın en önemli opera festivallerinden birinde, Puccini'nin 'Turandot' adlı eserinde baş tenor olarak oynamıştır.

Temsil bitmiş, tarihi Arena di Verona’da Tiyatrosu’nu dolduran 20 bin kişi, dakikalar boyunca onu ayakta alkışlamıştır.

Adı Murat Karahan’dır. Türkiye Devlet Opera ve Balesi Müdürüdür.

Ülkesinin yeteri kadar tanımadığı bu genç insan, dünyanın en büyük opera festivallerinin birinde binlerce kişi tarafından ayakta onurlandırılmış; yetmemiş Verona sokakları onu alkışlara boğmuştur.

Efes’te bir soprano

Geçenlerde dünyanın en büyük antik tiyatrosundaydım.

24 bin kişilik oturma yeri, 30 metre yüksekliği ile Helenistik dönemin bir şaheseri olarak Efes Antik Tiyatrosu kulağıma tarih öncesinden sesler fısıldamaktadır.

M.S. Romalılar tarafından ele geçirilen kentteki tiyatronun çok iyi bir akustik tasarıma sahip olduğunu duymuştum.

Rivayet odur ki, sahnedeki bir sanatçının konuşması, tiyatronun en yüksekteki arka sırlarından bile rahatlıkla duyulabilmektedir.

Ben bunları düşünürken birden bir sesle irkiliyorum! Tüylerimi diken diken eden bir ses...

Bir soprano sesi bu!

Efes Antik Tiyatrosu’nun içinde bir sopranonun ince, tiz sesi merdivenleri tırmanıyor, taş duvarları çarpıyor, kentin kurulu olduğu vadide yankılanıyor.

Dönüp bakıyorum.

Tiyatronun tam ortasında, eskiden sahnenin kurulu olduğu yerdeki taş zeminin üzerinde genç bir kadın!

Gözlerini kapamış, ruhunda onu sarıp sarmalayan bir tutku, geçmiş bir zamanın tarih kokan labirentlerinden çıkarak gelmiş gibi şarkısını söylüyor.

Ve sonra alkışlar yükseliyor; alkışlar, alkışlar, alkışlar…

Dünyayı güzelleştirecek olan şey

Sanat.

Hayatın güzelliklerini keşfetmek uğruna, insan ruhunun derinliklerinden başlayan o büyüleyici serüven.

İster Verona sokaklarında bir tenorun alkışlara boğulan sesinde olsun, ister Arjantinli tango hocasının bir balkondan şehre armağan ettiği aryada, isterse de içinde mütevazı bir soprano sesinin yankılandığı dünyanın en büyük antik tiyatrosunun görkeminde olsun…

Sanattır insanı iyileştirecek, dünyayı güzelleştirecek olan.

Sanattır bütün savaşlara, bütün kötülüklere, bütün tiranlara meydan okuyacak olan şey.

*  *  *


Murat Karahan’a dönersek.

Dünya opera tarihinin divalarından Leyla Gencer’den sonra İtalya’yı fethe giden ilk Türkiyeli tenor o.

Bu sene 100. Yılını kutlayacak olan Verona Opera Festivali'nde bir kez daha sahne alacak. 

Opera severler onu, 27 Haziran ile Temmuz ayının ilk yarısında “Carmen”, “Tosca”, “Il Trovatore” ve “Aida” operalarında başrolde izleyecekler.

Eminin ki Verona’nın sokakları, onu bir kez daha alkışlarla bağrına basacaktır.

Sanatın iyileştirici gücü sizinle olsun.





25 Haziran 2019 Salı

En az Karadeniz kadar asi

Yusuf Nazım
T24 | 25 Haziran 2019


“Ben bir müzisyenim, ondan sonra biraz Karadenizliyim ama hepsinden öte bir devrimciyim.”






Sene 2005, aylardan Haziran.

Ayın 25. günüdür.

Biliriz ki “Haziran’da ölmek zordur.”

Bir gün sonra Beyoğlu'nda, İstiklal Caddesi'nde hava buruktur. 

Caddeden aşağıya doğru inenler, kulaklarına çalınan içli bir müziğin ezgilerini duymaktadırlar.

Olağan bir şeydir bu.

Çünkü bilenler bilir. O yıllarda İstiklal Caddesi'nin kimi dükkânlarında müzikler çalar. Birbirinden farklı müziklerdir bunlar; özgün, rock, protest, klasik, sanat müziği ezgileri cadde boyunca yayılır.

Fakat o gün şaşırtıcı bir şey vardır.

Caddede yürüyenler hep aynı müziği duymaktadırlar.

Bütün dükkânlardan, kafelerden, mağazalardan hep aynı müziğin ezgileri yayılmaktadır. Bütün iş yerleri sanki sözleşmiş gibi hep aynı müziği çalmaktadır.

*  *  *


Yamaçtaki çay bahçesinin içinde kaybolmuş gibiydi. Yokuşu koşarak tırmandı. Merdivenleri bir çırpıda tüketti. İkinci kata vardığında soluk soluğa kalmıştı. Ayakkabılarını çıkararak sessizce içeri süzüldü. Küçük, çelimsiz vücuduyla, evin salonunda, yere oturmuş kalabalığı arasına sığmakta zorlanmadı.
Kemençeci Yaşar

Yere diz çöktü, elini çenesine koydu. Gözlerini, salonun öbür başındaki sandalyeye oturmuş adama dikti. Çok geçmeden, adamın kemençesinden odaya yayılan ezgilerin büyülü sarhoşluğuna bırakmıştı bile kendini.

Kemençeci Yaşar’dı o. Arhavi’den gelmişti. Köylüleri kıramamış, yatıya kaldığı evde dillere destan hünerini, kemençesinden çıkan Lazca ezgiler eşliğinde odadakilere armağan ediyordu.

Çocuk aklıyla ruhunun kesiştiği, en sevdiği anlardan biriydi bu. Hiç kaçırmazdı. Kemençeci Yaşar’ın köylerine geldiğini duymuş, koşarak gelmişti.

*  *  *

Çocuk büyüdü.

Uzun süre kemençesi olmadı ama amcasının Almanya’dan getirdiği gitarı ile babasının aldığı mandolini vardı. Onları elinden hiç düşürmedi.

Babasının gönderdiği mandolin kursunda, arkadaşları “mini mini kuşları çalarken o, eve dönüp başka şeyler” çalıyordu.

Lakin yaşadığı topraklarda sevmek, tehlikeli bir serüvendi, bunu ise bilmiyordu. Henüz 9 yaşındayken 12 Eylül 1980 darbesinin gadrine uğrayan babasının kelepçeyle götürülüşüne çocuk gözleriyle tanık oldu.


Ne, “büyük şehir” dediği Hopa, ne de onun Pançol Köyü, düşlerini sığdıracak gibi değildi.
Fotoğraf, Alev Aktürk
Çok geçmeden ona, yola koyulmak düşecektir.

Babadan kalma adalet, eşitlik ve isyanla karışık sevme tutkusu, 1989 yılında, 17 yaşında İstanbul’a gittiğinde daha esaslı bir tutkuya dönüşür. Ve İstanbul’u sever. Her türlü kötülüğüne, kirlenmişliğine ve sertliğine rağmen sever. 1992’de Tarlabaşı’na yerleşir.

Bu şehirde “dünyadaki en önemli değer” diye gördüğü emeği keşfeder. Bundan sonra, hayatı boyunca yoksulların, emekçilerin, ötekilerin dünyasında kalmayı tercih edecektir.

Ruhundaki asilik onu, birinci sınıftan sonra üniversiteyi bırakarak müziğin kollarına savurur. Özgün, protest, rock müzikle uğraşır. Seslerin, notaların ve ezgilerin deryasında, Lazca olan kendi dilinde akmaya başlar. Müziğin büyüleyici melodileri onu, giderek kendi köklerine doğru çekmekte gecikmeyecektir. Zamanla Karadeniz’in farklı renklerini keşfeder. Ezgilerine, Lazca’nın yanı sıra Gürcüce, Hemşince, Megrelce şarkılar katılır. Bunlara ise kemençe, tulum, kaval gibi otantik çalgılarla, gitar, davul gibi enstrümanlar eşlik edecektir.

“Bir çocuğun ormanında yürümek” gibidir artık hayatı. Birçok müzik grubunda yer alır, bazılarını bizzat kurar. Birlikte ya da tek başına birçok albüm çıkartırlar. Asla popüler olma derdi yoktur. Tiyatro ve dizi müzikleri yapar. Emeğini ve ezgilerini daima dışlanmışların dünyasına adamaya gayret eder. 

Ülkesinin damarlarından deli dolu, asi, hırçın bir nehir gibi akar. Yurt içinde ve yurt dışında salonları, meydanları doldurur; binlere, on binlere konserler verir…

*  *  *

Adı Kazım Koyuncu’ydu onun.

Hırçın bir deniz gibiydi ruhu. En az Karadeniz kadar asi, bir o kadar dalgalı, isyankâr.
Fotoğraf, Alev Aktürk

Doğru bildiği her şeyi, çok zorlansa dahi hep yapmaya çalıştı. Yurt dışı konserleri sırasında şiddetli öksürüyordu. Arkadaşlarının ısrarı üzerine hastaneye gitti. 2004’ün son aylarıydı, kanser olduğunu öğrendi.

Doktorlar kendisini fazla yormamasını söylüyordu. 

Durur mu? Karadeniz’in asi çocuğu değil miydi o? Bir devrimciydi. Gözünü açtığında, hayat denilen bir kavganın içinde bulmuştu kendini, bir kavganın içinde yürüyordu.

Aldırmadı. Konserler vermeye devam etti.

Haziran’da ölmek zordu, öyle demişti şair. Lakin olursa eğer, hüzünlüydü de.

Nitekim öyle de oldu.

25 Haziran 2005’te 33 yaşında kansere yenik düştü.

Bir gün sonra ölüm haberi duyulduğunda, İstiklal Caddesi hüzün doluydu. Bütün dükkânlardan; kitapçılardan, kafelerden, barlardan, restoranlardan aynı müziğin ezgileri yayılıyordu. Tüm esnaf adeta sözleşmiş gibiydi. İstiklal Caddesi Didou Nana’yı çalıyor, ince, yanık bir ses tüm caddeyi boydan boya kat ediyordu.

Şarkıyı söyleyen Kazım Koyuncu’ydu.

Hırçın dalgaları olan denizlerin, hırçın akan derelerin, hırçın bakan dağların çocuğuydu o.

Kanser denen illetle amansız bir bilek güreşine girişmiş, dünyanın en büyük çevre felaketlerinden biri olan Çernobil’e şarkılarıyla meydan okumuştu.

Bu dünyanın halklarına; dağlarına, derelerine, denizlerine armağan edeceği daha nice şarkıları varken genç yaşta aramızdan ayrıldı.

"Ben bir müzisyenim,” diyordu bir röportajında, “ondan sonra biraz Karadenizliyim…”

“ama” diye ekliyordu…

“hepsinin ötesinde ben bir devrimciyim.”

Evet, bir devrimciydi o.

Yıldızların altında hep “başka” şarkılar söyledi, hırçın bir nehir gibi aktı, bir fırtına gibi esti.

Bir devrimci gibi dolu dolu, seve seve yaşadı hayatı.

Tıpkı Karadeniz kadar asiydi, ayakta öldü.




(*) Video kaydı, Ümit Kıvanç’ın “Şarkılarla Geçtim Aranızdan” isimli halen D&R’larda mevcut olan belgeselinde yer almaktadır. Kayıt, 1999 yılında Zürih’indeki 10 bin kişinin katıldığı bir konsere aittir. Konserde Kazım koyuncu Lazca, Fırat Başkale Kürtçe, Yelda Emek ise Arapça söylemektedir.

https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/en-az-karadeniz-kadar-asi,22932

19 Haziran 2019 Çarşamba

Hasankeyf’ten Çernobil’e ölüm yolculuğu

Yusuf Nazım
T24 | 19 Haziran 2019

Aralarında üç dilde konuşuyorlardı.
Üç dilde türküler söylüyor, üç dilde hüzünleniyor, üç dilde selamlar taşıyorlardı.
Hayallerinden yaralı emanetleri olan dört adamdılar. Kaleye çıkan ve yüzlerce basamaktan oluşan taş merdivenleri güçlükle tırmanmış, soluk soluğa kalmışlardı.
Dicle Nehri’nin kıyısında hava sıcaktı.

El Rızk Camii’nin üzerinde kibirle süzülmekte olan kara kartal bu dört kara noktaya sivri gözlerle baktı.

Birazdan zirveye ulaşacaklardı.

Nitekim öyle de oldu. Üstlerinde maviyle boyanmış bir gökyüzü, altlarında Dicle’nin zümrüt yeşili suları karşıladı onları.

Artık zirvedeydiler. 

Binlerce yıldır nice uygarlıklara bereket taşımış Dicle Nehri, önlerinde kıvrıla kıvrıla akıyordu.

Dört adam, elleriyle güneşi kesmiş, sular altında kalacak bir tarihe kederli gözlerle uzun uzun baktılar.
Göğüslerinde, üç dilde yazılmış dövizler vardı.

Betonla boğulan tarih
Hasankeyf’e saygı

Ata 16 yaşındaydı.

Genlerine musallat olmuş bir hastalık nedeniyle en fazla yirmi yaşına kadar yaşayacağını biliyordu.

Ona, çekeceğimiz belgeselde, dünyada ilk kez bir DMD (*) hastası olarak Hasankeyf’e saygı tırmanışı yapmayı önerdiğimde heyecanlanmıştı.

Nasıl heyecanlanmasın?

O güne dek evinden dışarı çıkmamış Ata, Batman'a gidecek, Hasankeyf’in zirvesine bir tırmanış yapacaktı. Bunun için koca bir ekip seferber olmuştu. Diyarbakır’dan özel yapılmış tekerlekli bir sandalye bile getirilmişti.

Sadece o kadar mı?

Değil tabii! Ata, zirvede uçuracağı uçurtmayla dünya çocuklarına selam gönderecek, üzerinde taşıyacağı üç dilde yazılmış dövizlerle “Hasankeyf’e saygı” duruşunda bulunacaktı.

Dünyanın bütün ajansları bu haberi geçecekti:

“Dünyada ilk kez, bir DMD hastası…”

“Hasankeyf’e saygı…”

“12 bin yıllık tarih…”

“Sular altında kalacak Hasankeyf…”

Kim bilir, dünyada ses getirecek bu eylemle, Hasankeyf sulara gömülmekten, belki de kurtulacaktı…

Olmadı!

Hasankeyf'e saygı
Ata Hasankeyf’e tırmanamadı!

Film çekimleri için gittiğimiz Hasankeyf’te; türbelerde dilek tutup, Dicle Nehri’ne kâğıttan gemicikler bırakırken, kızgın öğlen sıcağının altında yaptığımız çekimler Ata’yı bitkin düşürdü. Onu, nehrin kıyısındaki çardaklarda dinlendirmeye karar vererek, bayrağı biz devraldık.

Bir süre sonra Hasankeyf’in zirvesindeydik.

Göğsümüzde Ata’nın zayıflamış kalbi, ruhumuzda onun heyecanı, ellerimizde ise üç dilde hazırlanmış dövizlerimiz vardı.

“Hasankeyf’e saygı!”

“Ji Heskif’e re rez!”

“Homage to Hasankeyf!”

Türkülerimizi üç dilde söyledik; üç dilde ağıtlar yaktık, üç dilde sorular sorduk, üç dilde sustuk o gün...

*  *  *

Biliyorduk, üzerinde, hasta çocukların izini sürdüğümüz o topraklar ki yanıktı, yaralıydı.

O coğrafya ki, bir zamanlar onlarca dilden söylenirken türküleri, kelimeler tek bir dilde öldürülüyordu artık.

İnsanoğlu ne kadar da doyumsuzdu.

Daha çok buhar istiyordu; daha çok makine, demir ve çelik; daha çok giysi, daha çok telefon, televizyon…

Batman’da, bir nehrin üstünde bir baraj kuruluyor, çağdan çağa koca bir tarih, insan eliyle alenen öldürülüyordu.

Daha çok elektrik istiyordu insan; daha çok enerji, daha çok araba, daha çok uçak, gemi, denizaltı, reaktör…

Hasankeyf sulara gömülmeden önce
12 bin yıllık yaşamı, bir anda, gözünü kırpmadan sulara gömüyordu insan.
Derken, Dicle Nehri’nin kıyısında, Hasankeyf’te bir ölüm yolculuğuna dönüşüyordu yaşam. Açgözlü, sabırsız, aceleci…

İşte o andan itibaren ölüm her şeye bulaşıyordu; dağlara, ağaçlara, kuşlara; börtüye ve böceğe; insanlara…

Tıpkı Hiroşima ve Nagazaki’deki gibi; tıpkı Çernobil ve Fukuşima’da olduğu gibi; Vietnam’da, Afganistan’da, Irak’ta; tıpkı Suriye’de ve dünyanın diğer yerlerinde olduğu gibi…

Geri dönüşü olmayan bir ölüm yolculuğuydu bu.

Dünyanın efendilerinin, bizzat kendi elleriyle başlattıkları.

İnsanlığın bilerek sürüklendiği bir ölüm yolculuğu…

Paranın ve gücün efendileri

Medeniyetin gömdüğü bir tarih
İnsanoğlu, her geçen gün daha fazla elektrik istiyor. Bunun için daha çok barajlar kuruyor, daha fazla rüzgâr ve hidroelektrik santralleri üretiyor; yetmiyor atom santralleri inşa ediyor. Bilim dünyası ve çevre örgütleri ise tüm bunların faydaları ve zararları üzerine hummalı tartışmalar yürütüyorlar...
Geçtiğimiz haftalarda, ünlü Amerikan dizi kanalı HBO/Sky'da, Ukrayna'daki Çernobil nükleer reaktör kazasını konu edinen bir dizi yayınlandı.

Üzerine çokça tartışmalar yapıldı filmin, yazılar kaleme alındı. Kimileri, sosyalist sistemi kötülemenin bir aracı olarak gördü filmi; gerçeklikten kopuşa, tarihsel hatalara, bilinçli çarpıtmalara vurgu yaptı. Kimileri ise nükleer enerjinin tehlikelerine dikkat çektiğini söyleyerek kutsadı filmi.

Gerçekten teknik ve oyunculuk olarak güzel kotarılmış bir filmdi.

Ancak, yönetmenin vermek istediği mesaj neydi? Film, nükleer tehlikeye dikkat mi çekmek istemişti? Yoksa tarihin ilk işçi devriminin ülkesine sinsi bir saldırıya mı niyetlenmişti?

Gerçeği filmin yönetmeni Craig Mazin’in ağzından duymak, belki de en kolayıydı.

Ona göre, modern nükleer güç tehlikeli değildi. Halkına yalan söyleyen, kibirli ve her türlü eleştirinin bastırıldığı toplumlarda bu gücün kullanılması tehlikeliydi.”

Elbette ki doğruydu söylediği. Ancak, nedense Craig Mazin bunu, ABD ve müttefiklerinin büyük yalanlarıyla Irak’ta öldürülen 1 milyon insan üzerinden anlatmayı denememişti…

Ya da 2.Dünya Savaşı’nda, Hiroşima ve Nagazaki şehirlerine yaşatılan tarihsel dram üzerinden. Malum, ABD, bir kazayla değil; bilerek, ama isteyerek, özel olarak planlayarak yüzbinlerce insanı katletmişti! Crag Mazin, ABD’nin bu iki şehre attığı, insanlık tarihinin ilk atom bombaları üzerinden senaryo kurgulamayı tercih etmemişti.

Ya da bir buçuk milyon insanın öldüğü Vietnam Savaşı ve ABD kamuoyuna söylenen diğer yalanlar üzerinden…

Biliyoruz ki her şey, ama her şey onların marifetiydi.

Paranın ve gücün efendileri, doymak bilmez bir iştahla saldırıyorlardı yeryüzüne. Kemiriyorlar, kemiriyorlar, kemiriyorlardı…

Sulara gömülmek istenen Hasankeyf
İnsanlığın bilerek sürüklendiği bu ölüm yolculuğunda hep onların rolü vardı.

İster Hasankeyf’te, Allianoi’de, Zeugma’da yok edilen bir tarihte; ister köklerinden koparılan insanlar, susuz bırakılan vadiler, havasız kalan şehirlerde; isterse kullanılan atom silahları, nükleer reaktörler, bunlardan üretilmiş türev silahlarının topluca ya da yavaş öldürdüğü hayatta; doğada, tüm canlılarda olsun… Hepsinde onların rolü vardı.

Hasankeyf’in son nefesi

Ata’ya gelince.

Hep umut ederek yaşamış, hayatın ona sunduğu talihsiz oyuna aldırmamıştı.

Tırmanmaya niyetlendiği zirveden dünyaya karşı, Hasankeyf için bir saygı gösterisinde bulunmak istemişti.

Ata ve Hamza kardeşler
En büyük isteği, Hasankeyf’in kurtarılmasındaki derya deniz çabalara küçük bir damla olabilmekti.

Ama olamadı! Buna ne gücü, ne zamanı elverdi.

Aradan 5 yıl geçtikten sonra ölüm, önce, aynı hastalık tarafından bedeni tutsak edilmiş kardeşi Hamza’yı aldı aramızdan.

Sonra Ata’ya döndü yüzünü. 22 yaşındaydı. Daha çok elektrik peşinde koşan bu dünya ona, gençliğini yaşatacak nefesi çok gördü.

Geçen hafta ise bir haber düştü ajanslara. Hasankeyf’i sular altında bırakacak Ilısu Barajı’nda su tutulmaya başlanacaktı. Bütün hazırlıklar tamamdı. Ata’dan sonra Hasankeyf’te son nefesini verecekti.

Son anda alınan bir kararla şimdilik ertelendi.

Ne demeli; umut ve umutsuzluk…

Tıpkı bir yarışa benziyordu bu ikisi. Umutsuzluğu yenmedikçe, umudu yakalamak zor oluyordu.


https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/hasankeyf-ten-cernobil-e-olum-yolculugu,22860

22 Mayıs 2019 Çarşamba

Ramazan-ı Şerifiniz mübarek olsun


Yusuf Nazım
T24 | 22 Mayıs 2019


Siz de gördünüz mü?

Dumanlar püskürüyordu havaya.

Bir yangın ormanından tutuşmuşçasına değil, bir alev topu gibi ilerliyordu caddenin ortasında.

İnsanlar açtı, oruçtu. Muhtemelen siz de oruçtunuz!

Çünkü aylardan Ramazan’dı.

Caddenin kenarında, belediyenin bir tabelası göze çarpıyordu. Üzerinde, “Ramazan-ı Şerifiniz mübarek olsun”, diye yazıyordu.

Eyüp işsizdi. Muhtemelen açtı. Üstelik, belki, o da oruçtu.

Evli miydi, çocukları var mıydı, onlara okul harçlığı veriyor muydu? Haber metinleri bunları yazmıyordu.

İnsanlar bilemezdi; belediyenin önünde, işsiz bir insan niye cayır cayır yanardı?

*  *  *

Eyüp Dal.

Eski bir hükümlüydü.

Beş yıldır iş arıyordu.

Az zaman değil, tam beş yıl!

Beş yıldır tüneller kazılıyordu ülkede. Camiler tıklım tıklım dolu beş yıldır; beş yıldır Emevi Camii’nde namaz, beş yılda beş milyon arttı bile nüfusumuz.

Beş yılda beş seçim yaptık mesela; meydanları süsledik, milyonlarla doldurduk alanları.
Beş yılda, nice seferler düzenledik kendi şehirlerimizin üzerine!

Beş yılda, yanı başımızda, komşu bir ülkeyi baştan aşağı yıktık, mahvettik!

Beş yılda, geçim derdine düştü daha nice canlar. Tıpkı Eyüp gibi, Eyüpler gibi; aşsız, işsiz, çaresiz kaldılar.

*  *  *

Beş yıldır işsizdi.

Onun gibi, daha nicesinin anasını ağlatmıştı bu toplum.

Beş yılda iş bulamadı Eyüp.

Ne yedi, ne içti, kaç kapıyı çaldı, hangisinde umutla bekledi, kimse bilemedi.

Oysa bahardı.

Aylardan güzel bir aydı, Mayıs’tı. Mayıs’ın on altısıydı.

Beş yıldır çaldığı kapıların cümlesi, yüzüne kapandı Eyüp’ün, yoruldu Eyüp.

En sonunda, tak etti canına, sıtkı sıyrıldı, yaşamaktan bıktı Eyüp.

Antep’in, Şahinbey beldesinde, şehrin ana caddesinde, üstüne benzin döktü, kendini yaktı Eyüp!

Çok değil, ömrünün baharındaydı.

Dört gün uykuda kaldı; dört gün hiç konuşmadı, gözünü açmadı, ses vermedi.

Dalı kırıldı o baharın.

Dört günde teslim etti canını, bir daha iş aramadı.

Tıpkı Urfa’da “işsizim ve açım” diye bağırıp üzerine benzin dökerek yakan genç gibi…

Borcu yüzünden, Karasi Belediye binası önünde intihara kalkan Mustafa gibi…

“Geçinemiyorum” diye meclisin önünde bedenini ateşe veren Sıtkı gibi…

Açlıktan, işsizlikten, yokluktan ve borçtan dalı kırılan daha niceleri gibi.

*  *  *

İşte yeni bir yıl geldi.

Yeni bir yılla birlikte Ramazan da geldi.

Saraylarda, saltanat sofraları kurulmaya devam etti.

Şadırvanlarda alınan abdest, 63 bin müminle dolan camiler, secdeye varan 63 bin alın; 4,5 ton alem altında kılınan namaz, işlenen 63 bin sevap…

Ve Eyüp’süz yaşayan bir dünya.

Eyüp’süz kılınan namazlar, Eyüp’süz işlenen sevaplar.

Bundan böyle Eyüp’ün olmadığı bir dünyada yapılacak pazarlıklar; 2 milyar 400 milyon dolarlık S-400’ler mi olsun, yoksa 11 milyar dolarlık F-35’ler mi?

Ne yardan geçmek adabınca, ne de serden olmak usulünce.

Alsak, hem nereye koyarız ki bu S-400’leri? Katar’a mı yerleştirsek, yoksa Azerbeycan’a mı?

Eyüp’e iş bulamadık ne de olsa.

Ancak, Taksim’e camiyi diktik bile. Bir de üstüne, övünç kaynağımız; Çamlıca Camii... Üstelik ülkenin en büyüğü, en şahanesi. 72 metreden bakıyor gökyüzüne kubbesi. Koysan, içine Sultanahmet Camii’nin sığacak gibidir minaresi.  

*  *  *

Eyüp Dal.

Bir defa geldi bu hayata, bir daha gelmeyecek!

Birçok kez iş aradı, birçok kez çaldı kapısını Şahinbey Belediyesi’nin, bir daha çalmayacak!

Bürokratlar, sırça köşklerine, ballı mevkilerine, makam araçlarına gömülmüş yağlı gövdeleriyle artık, rahat nefes alacaklar.

Bir daha, çaresiz, boynu bükük önlerine çıkmayacak, yollarını kesmeyecek onların.

İş aramayacak artık o.

*  *  *

Şimdi Ramazan’dır.

Düşürmeyin dilinizden besmelenizi.

Sahura kalkmayı unutmayın, iftarınızı hac hurmasıyla açın, ihmal etmeyin zekâtınızı, sadaka niyetine verin fitrenizi.

Korkmayın, on bin dolarlık, elli bin dolarlık çantalarınızla inin lüks makam araçlarınızdan.

Çekinmeden çökün; ejder sulu, starex meyveli, zencefilli somon suşi menülü iftar sofralarına.

Eski bir hükümlünün iş arayan hayaleti dolaşmayacak artık gecelerinizde.

Cılız elleri, esans kokulu yakalarınızda, kolalı gömleklerinizde olmayacak bundan böyle.

Ramazan-ı Şerifiniz mübarek olsun

Gözünüz aydın!

Eyüp öldü!

Gözünüz aydın!


https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/ramazan-i-serifiniz-mubarek-olsun,22599

1 Mayıs 2019 Çarşamba

Yerde kan izleri yoktur

Yusuf Nazım
T24 | 1 Mayıs 2019

Eynesil.

Karadeniz’in sessiz, sakin bir kıyı kasabası. Ekmeğini fındıktan, çaydan; rızkını taştan, topraktan, gündelik işlerden çıkaran insanların beldesi…

On bir yaşında bir kız çocuğu. Okuldan henüz çıkmıştır. Dersi Türkçe ya da matematik; belki din kültürü de olabilir. Malum, hayat bilgisi öğretilmiyor artık okullarda.

Kız çocuğu, birkaç arkadaşıyla bir markete girmiştir. Ardından, eczanede çalışan annesine uğramış, sonra yola koyulmuştur. Elinde dondurması, evine doğru yürümektedir…

Zaman, kameradan kameraya hızla akmış, bir sokağın ortasında saat 17.15 ‘i bulmuştur bile.

Hava kapalıdır. Nisan serinliğindeki Eynesil evleri akşam ıssızlığındadır.

Gümüşçay Mahallesi, Dedeli Semti, Ören Yolu üzerinde bir apartman. Sanki umarsız, kötü talihine hazırlanmaktadır. 52 Numaralı evin önünde, sırt üstü bir çocuk uzanmaktadır.  

Çocuk yaralıdır! Elinde dondurması yoktur. Yanında, koyu pembe desenli çantası da… Üstünde kereste, saman talaşı; atardamarı parçalanmış, bir ayağı, ha koptu kopacak, bileğinden sallanmaktadır. Üzerinde yara ve bere izleri, çizikler vardır. Yerde kan izleri yoktur!

Biraz ileride, bir sokağın birkaç on metre içerisinde, zemin katında saman ve talaş parçaları, metruk bir evin ıssızlığı sırıtmaktadır.

*  *  *

 Çok değil, az önce 16.37 sularında bir çocuk, arkadaşlarıyla bir marketten güle oynayarak çıkmıştır. Neşelidir, gülmektedir, cıvıl cıvıldır. Ecel, sinsice, nerede ve nasıl yanına yaklaşmıştır, bilinmez. Uzandığı yerde bir süre sırtı üstü yatmış, inlemiş, sızlanmış, nefessiz kalmıştır çocuk! Sonra, kaldırıldığı hastanenin acil servisinde hayatı, 11 yaşında apansız sönmüştür.

Savcılık kayıtlarında “düşme ya da intihar” diye geçmiştir olay.

Oysaki 6 ay sonra, Hacettepe Üniversitesi’nin raporu alınacak; muayene bulguları ve adli tıp otopsi incelemesine dayanılarak, “trafik kazasına bağlı çarpma sonucu” olabileceği yazılacaktır.

Adı Rabia Naz’dır.

Giresun’un Eynesil ilçesinde, ömrünün ilk çağında, 11 yaşında bir çocuktur.

Ölüsü, hala yatıyordur evlerinin önünde.

Yerde kan izleri yoktur!

*  *  *

Sonra iddialar, karşı iddialar sıralanacaktır peş peşe.

Babaya göre, bir bürokratın çarptığı çocuğunun, evininin bulunduğu apartmanın önüne, terastan düşme görüntüsü verilmek suretiyle gelişmiştir olay. Yaralı bulunan Rabia, hastanede kan kaybından ölmüştür.

Önce bürokrasi, sonra devletin çarkı harekete geçecektir.

Anne Atika Vatan’a, polisler tarafından kızının intihar ettiği çoktan söylemiştir bile.

Müfettişler gönderilecektir Eynesil’e.

Küçük kızın, yaralı halde üstündeki saman ve odun talaşları, bir anda temizlenmiş olur. Savcılığın ivedilikle yıkımın durdurulması kararından 3 gün sonra, içinde saman ve talaş kalıntıları olan metruk ev yıkılmış, yerinde yeller esmektedir…

Bir de “hatırlı insanları” vardır ilçenin, yanına kolayca yaklaşılamayan…

Malum bir hikâyenin mükerreridir, bir süredir Eynesil’de yaşanan.

Öyle ya, sırtını devlete dayamışsan eğer bu ülkede, ya “iyi çocuklara” çıkabilir adın, ya da “hatırlı insanlara.”

Kazara müfettişler gönderilir, ifadeler alınırsa eğer, bir bakmışsın, belediye bürokratının oğlu “hatırlı insanlardan” çıkabilir. Elden gelse semtine bile uğranılmaz, ifadesi en son alınabilir.

Ola ki müfettişler gider de, kolluk tarafından inceleme yapılırsa, olay yerinde inceleme yapan polislerin hakkında soruşturmalar bile açılabilir.

*  *  *

Olaydan sonra yıkılan metruk bina
Ne de olsa, “iyi çocukları” vardır bu ülkenin. Bir de “iyi çocukları” yakından tanıyan; yeri geldiğinde en yüksek mertebeden onları taltif eden devletlû büyükleri…

Örneğin, bir Mehmet Ağar’ı vardır. Susurluk çetesiyle, faili meçhullerle anılmıştır adı. Söylemeye gerek yoktur, her devrin efendisi, hatırlı bir insandır.
 
12 Eylül 1980 Darbesi’ni hatırlayalım. Darbeci suç örgütünün elebaşlarından Kenan Evren, hatırlı değil midir? Bakarsanız eğer, Çankaya Köşkü’ndeki bir duvarda, 7.sıradaki yerini hala koruyor olabilir…

Kadir Mısırlıoğlu’nu hiç söylemeyelim. Eli öpenleri çok olsun. Canlı yayınlarda cumhuriyete ve kurucu değerlerine küfretmekle nam yapmıştır. Üstelik en yüksek mevkilerden, en yüksek derecede el üstünde tutularak…

Sedat Peker’i de söylemeden geçmeyelim. O da, hatırlı insan olmayı hak ediyor! Hem de nasıl; bir gün barış isteyen akademisyenlerin kanlarında banyo yaparak, başka bir gün yakaladıklarını ipe çekip ağaçlarda, bayrak direklerinde sallandırarak.

*  *  *

Bir de hatırlı olmayan insanları vardır bu ülkenin.

Örneğin ömrünü cüzzamla mücadeleye adamış, LEPRA’nın kurucusu; ÇYDD’ni kurarak yoksul kız çocuklarını okumasını sağlayan Prof.Dr.Türkan Saylan. Hiç hatırı olamaz, müfettiş sorgusuna bile gerek yoktur onun! Bir tarikat liderinden alınan talimatlar yeter. Bir sabah vakti polis, hasta yatağında bile olsa, erkenden evini basabilir.

Ya da 47 yıllık gazeteci, İlhan Selçuk... Uydurma gerekçelerle hakkında suçlamalar yapıp gözaltına alınabilir. Sabahın 04.30’unda kolluk, 83 yaşındaki yazarın, evinin kapısına dayanabilir.

Ülkenin en saygın halk sağlığı uzmanlarından Prof.Dr.Onur Hamzaoğlu’nun da pek hatırı yoktur. 8 tezin yöneticisi, 16 projede görev almış, 5 bilimsel kuruluşun üyesi; uluslararası alanda 1, ulusal çapta 9 ödül sahibi; 18 kitap yazmış, ulusal/uluslararası hakemli dergilerde yayımlanmış sayısız makalesi olmasının da hiç önemi yoktur! Hatırsızdır! Çünkü o da barış istemiştir. Bir sabah vakti, onun da kapısı çalabilir, tutuklanıp 5,5 ay hapis yatabilir.

TTB Merkez Konsey üyesi 11 hekim de hatırlı insanlardan sayılmazlar. Keza, sayısı binleri bulan “barış akademisyenleri” de öyle. Çünkü barış istemek gibi, büyük bir suç işlemişlerdir! Konsey üyesi saygın hekimlere, sabah operasyonları yapılarak ellerine kelepçe vurulabilir, akademisyenler için eşi benzeri görülmemiş bir cadı avı başlatılabilir.

Cumhuriyet’in yazarları ise hiç hatırlı değillerdir. Çoğu, hayatlarını cemaatlere karşı mücadeleyle geçirmişlerdir; Kadri Gürsel, Akın Atalay, Ahmet Şık, Murat Sabuncu, Bülent Utku, Mustafa Kemal Güngör, Musa Kart, Güray Öz, Turhan Günay, Önder Çelik ve Hakan Kara… “Cemaate” destek olmak suçundan tutuklanıp yıllarca hapis yatabilirler.

Yeniden cezaevine giren Cumhuriyet Gazetesi yazarları
Bir de ülkenin 3.büyük partisinin lideri Selahattin Demirtaş vardır; bir de diğer 9 HDP ‘li, 2 CHP’li vekil… Örneğin bir Figen Yüksekdağ, İdris Baluken, Gülser Yıldırım, Nursel Aydoğan

Yeter mi? Yetmez tabi; bir de Leyla Birlik, Selma Irmak, Ferhat Encü, Abdullah Zeydan, Sırrı Süreyya Önder; bir de CHP li vekiller; Enis Berberoğlu ile Eren Erdem tabii…

Hiçbiri, ama hiçbiri hatırlı insan sayılmaz bunların! Dokunulmazlık da neymiş? Birer birer tıkarak cezaevine, yıllar yılı hapislerde çürütebilirsiniz!

Gültan Kışanak ‘ı anmadan geçmeyelim. Elbette, 77 seçilmiş belediye başkanıyla birlikte. 12 Eylül darbecilerinin Diyarbakır zindanlarında, bir köpek kulübesinde 6 ay ağırlanmıştır kendisi...

Diyarbakır Büyükşehir Belediye başkanlığına büyük bir oy oranıyla seçilmiş olması onu hatırlı insan yapmaya yetmez! 17 yıl sonra, bu sefer evine baskın yapıp başka bir zindana tıkabilirsiniz.

Kısacası, say say bitmez yani. Adını söylemediklerim ise cabası…

Hep aynı devlet çarkının marifeti, hep aynı çarkın dişlileri arasında adaletin sınanması.

*  *  *

Şimdilerde, ölü bir çocuğun arkasından dönüyor dümen, belki de yine aynı “hatırlı insanların” eliyle sınanıyor çark.

Baba Şaban Vatan. Demirden, çelikten bir zırha bürünmüş devlet çarkının karşısında, bir yıldan çoktur, sadece adalet için çırpınmakta.

Çark ağır ağır gıcırdıyor; ilerliyor, hızlanıyor, geriliyor, duruyor. Hatırlı insanların marifetli ellerinde mütemadiyen dönmeye devam ediyor çark.  

Adı Rabia Naz.

Giresun’un Eynesil ilçesinde 11 yaşında bir çocuktur.

Etrafta, hatırlı insanlar çoktur.

Dedeli Semti, Ören Yolu üzerinde, evlerinin önünde ölüsü hala yatıyor. Yarası, ılgıt ılgıt kanamaya devam ediyordur… 

Yerde kan izleri yoktur!

https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/yerde-kan-izleri-yoktur,22399