Yusuf Nazım
T24 | 11 Nisan 2025
Yusuf Nazım
Yusuf Nazım
“Açım” dedi, “aç!”
İşte beni vuran bu sözdü.
Kırçıl sakalları akça pak, uzun beyaz saçları ıslaktı. Az önce, kalabalığı dağıtmak için TOMAların sıktığı soğuk sudan nasibini almış olmalıydı. Çökmüş avurtlarından ancak tahmin edilen dişlerinin yokluğu, konuşurken ortaya çıkmıştı. Öfkeyle bağırıyordu:
“Açım aç! 40 yıl bu ülkeye hizmet ettim, bu iktidar beni aç bıraktı.”
Ağzını sonuna kadar açtı, çökmüş avurtlarının içinden damaklarını gösterdi:
“Bakın, dedi, dişlerimi yaptıramıyorum! Bizi hayvanlar gibi sokakta açlığa terk ettiler. Karnımı doyurmak için Kent Lokantalarında saatlerce kuyruk bekliyorum. Bizi açlıktan kurtaran adamı hapse atıyorlar!”
Yüreğimin duvarları titredi.
Kamera birden sarsıldı, uzaklaştı. Kadrajda, üzerlerine püsküren suya aldırmadan duran kalabalığın görüntüsü kaydı.
* * *
21 Mart günü, İstanbul Saraçhane Parkı’nda toplanan kalabalığa dair videoları izlerken rastlamıştım ona. Her taraftan protesto haberleri geliyordu. Merakla sosyal medyayı taradım.
Dünyanın nüfus olarak 5.büyük şehrinin belediye başkanı gözaltına alınmış, başkanlarına yapılan bu hoyratlığa itiraz eden İstanbullular Saraçoğlu’na akın etmişti. Yaptığı tek dönem belediye başkanlığı döneminde Ekrem İmamoğlu, iktidarın açlığa, yokluğa, yoksunluğa mahkûm ettiği İstanbullular için yüzlerce kreşi hizmete sunmuş, bütün ilçelere yaydığı Hak Ekmek Büfeleriyle muhtaçlara ucuz ekmek sağlamış, açtığı Kent Lokantalarıyla bir nebze olsun açların karnını doyurmaya çalışmıştı. Bu politikalarıyla halka yakın durmuş, kısa sürede umut olmuş, dört kez girdiği seçimlerden, oyunu daha çok arttırarak zaferle çıkmıştı.
İşte şimdi, İstanbul için umut olmuş başkanları gözaltındaydı. Saraçoğlu’nu dolduran on binlerin itirazı bunaydı. İstanbul adeta ayağa kalkmıştı. Sadece İstanbul mu? Sosyal medyadan kalabalıklar akıyordu:
Ankara ve İzmir de ayaktaydı; Edirne, Antalya, Adana, Kocaeli, Antalya ve Eskişehir de öyle. Anadolu’nun her tarafından görüntüler düşüyordu önüme. Soğuğa, karanlığa, yasaklara aldırmadan sokaklara dökülmüşler:
Sinop’tan, Aydın’dan, Hopa’dan, Hatay’dan, Muğla’dan; yetmiyor Çorum’dan, Amasya’dan, Sakarya ve Malatya’dan yükseliyordu sesler. Kimi yaşlı, kimi genç, kimi çocuk yaşta; kimi köleliğe mahkûm işçi, kimi açlığın sınırında işsiz, kimi öğrenci, kimi çiftçi perişan.
Baktıkça yeni görüntüler akıyor bilgisayarımdan. Yıllardır muhafazakârlığa kale olmuş şehirlerden geliyordu görüntüler; Yozgat’tan, Rize’den, Fındıklı’dan, Kastamonu’dan, Bolu’dan devam ediyor; Konya’dan, Bursa’dan, Urfa’dan ve Niğde’den sürüyordu.
Gösteriler devam ederken başka bir haber geçti haber ajanslarından:
Hoyratlık sınır tanımıyordu. Dünyanın en büyüğü; İstanbul Barosu yönetimi iktidar yargısı tarafından görevden alınmıştı!
Kalabalıklar işte bu hoyratlığa karşı sokaklara akın ediyordu. Onlara bu sefer üniversiteler de katılıyor, İstanbul Üniversitesi, ODTÜ, Hacettepe, Bilkent’in öğrencileri de itirazın sesi oluyordu.
Korkuysa alıp başını gidiyor; kentlerde gösteriler yasaklanıyor, sokaklar tutuluyor, duraklar kapatılıyordu.
Şehirler ise susmak bilmiyordu.
Yıllar yılı hak yemek sıradan hale gelmiş, adaletin hükmü kalmamış ülkenin yurttaşları sokaklardaydı. Emekliler geçinemiyordu artık, asgari ücretliler de öyle; öğretmenler atanmıyor, öğrenciler barınamıyor, sofralarda lokmalar küçüldükçe küçülüyordu.
Sesler şehir şehir, kasaba kasaba, sokak sokak giderek büyümekteydi.
Şaibeli seçimlerle iktidarları gasp edilmiş, kayyumlarla belediyelerine el konulmuş, hayatları örselenmiş, sevinçleri köreltilmiş, varlıkları yok sayılmış, gelecekleri çalınmış olanların kentleri çalkalayan sesiydi bu.
Belli ki bu duyulan, sadece bir belediye başkanına yapılan adaletsizlik için yükselen bir ses değildi. Sadece bir partinin üyelerinin bir araya getiren bir itiraz da değil.
Yıllar yılı yok sayılmış, ötekileştirilmiş, lokmaları küçülmüş, hor görülmüş, haksızlığa uğramışların sesi bu.
Barınamayanların, geçinemeyenlerin, et alamayanların, süt içemeyenlerin sesi.
Açların ayak sesleri bu.
https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/aclarin-ayak-sesleri,49138
Yusuf Nazım
[2] Temma Kaplan On
the socialist origins of International Women’s Day Feminist Studies 11, No. 1
(1985), pp. 163-171.
[3] Alexandra
Kollontai: Selected Articles and Speeches, Progress Publishers, 1984
[4] Alexandra Kollontai: Selected Articles and Speeches, Progress Publishers, 1984
(https://www.marxists.org/archive/kollonta/1907/is-conferences.htm#n12)
[5] Cornell
University, Web site, https://trianglefire.ilr.cornell.edu/
[6] - The Triangle
Shirtwaist Factory Fire: The History and Legacy of New York City's Deadliest
Industrial Disaster Paperback – October 1, 2014
-
Triangle: The Fire That Changed America Paperback – August 16, 2004
- The Triangle Shirtwaist Factory Fire: Core
Events of an Industrial Disaster (What Went Wrong?) Paperback – January 1, 2014
[8] Harvard Üniversitesi, http://ocp.hul.harvard.edu/ww/lawrencestrike.html
[9] Kitap: The Great
Lawrence Textile Strike/New Scholarship on the Bread & Rose Strike
[10] - https://www.marxists.org/archive/lenin/works/1921/mar/04.htm
- The Universty of Chicago,
https://iwd.uchicago.edu/page/international-womens-day-history#1909 The First
National Woman's Day in the US
[11] Türkiye’de Sol
Akımlar-I (1908-1925) Belgeler 2 (1991). sayfa 513, İstanbul: BDS Yayınları.
https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/ekmek-de-istediler-gul-de,48930
T24 | 4 Mart 2025
-En iyi savaş hiç başlamamış olanıdır-
T24'teki son yazımı (“Terör” bitti!) tamamladıktan sonra kendi gündemime döndüm. Önümde yazmakta olduğum yeni romanım duruyordu. Büyük bir keyifle satırlarının arasına daldım.
Mola vaktim geldiğinde dünyada neler oluyor diye haberleri karıştırmaya koyuldum. Bir de ne göreyim.
Devlet Bahçeli'den DEM Parti eş başkanı Tuncer Bakırhan'a telefon:
“Bu ülkeyi birlikte demokratikleştireceğiz.”
Gülümsedim…
Romanı bırakmış, kendimi yeni bir yazının içinde bulmuştum bile.
Kurtlarla dans
Kurtlarla
Dans (Dances with Wolves, 1990) filminde Teğmen John Dunbar’ın bir kurtla olan
dostluğu anlatılır. Filmde onun bir kurtla ilişkisi, Sioux yerlileriyle –bir bakıma
ötekiyle- geliştirdiği bağın küçük bir yansımasıdır. “Kurtlarla dans etmek”,
ilk başta korkulan ya da anlaşılmaz bulunan bir şeyle zamanla derin bir bağ
kurmayı temsil eder. Dunbar, hem fiziksel hem de ruhsal olarak kendi korkularını
ve önyargılarını aşar, yeni bir kimlik kazanır. Dunbar’ın kurt ile dostluğu,
Sioux halkıyla olan ilişkisinin de metaforik bir ön izlemesi gibidir.
Dunbar’ın
askerî kimliği, Batı medeniyetini ve beyaz adamın yayılmacı politikasını simgelerken,
Sioux yerlileri doğayla uyum içinde yaşayan özgür bir toplumu temsil eder. Adeta
bizim dağlarımızda “kart kırt” sesleri çıkararak yürüyen Kürtler gibi. Dunbar,
Sioux’larla yaşadıkça, Batı’nın dayattığı değerlere yabancılaşır ve doğayla,
özgürlükle iç içe bir yaşamı benimser.
Bozkurtlar
1968’de MHP’nin gençlik teşkilatı olarak kurulan Ülkü Ocakları, kısa sürede ‘Bozkurtlar’ adıyla anılmaya başlandı. Bir yıl geçmeden MHP, parti sembolü olarak “Bozkurt” sembolünü seçecekti. Ülkenin bazı yerlerinde gizli “ülkücü komando kampları” nın kurulmaya başlandığı yıllardı. Bu kamplarda silahlı eğitim, saldırı, suikast planları öğrenip komünizmle mücadeleye hazırlanıyorlardı. ABD tarafından, CIA eliyle komünizme karşı mücadelede kullanıldığı iddiaları yaygındı. Bu bağlamda sık sık Gladio, Kontrgerilla, Özel Harp Dairesi gibi gizli yapılanmalarla anıldı adları.
Ülkeyi 12 Eylül darbesinin karanlığına sürükleyen birçok kanlı cinayette Bozkurtların parmak izleri vardı. Doç. Dr. Bedrettin Cömert, Prof. Dr. Cavit Orhan Tütengil, Doç. Dr. Necdet Bulut, Prof. Dr. Bedri Karafakioğlu, Milliyet Gazetesi Baş Yazarı Abdi İpekçi, Prof. Dr. Server Tanilli, TÜRK-İŞ Başkanı Kemal Türkler, Yazar Ümit Kaftancıoğlu bunlardan bazılarıydı. Maraş, Çorum, Sivas, Bahçelievler, İstanbul Üniversitesi gibi katliamlarda yine hep Bozkurtların parmak izleri görülüyordu. Mahkeme ifadesinde biri, canımız sıkıldıkça, solcu avına çıkardık diyecek kadar açık sözlüydü.
İçlerinde, bu gizli ve kirli ilişkilerden bihaber, milli duygularla hareket eden milliyetçiler de elbette yok değildi. Belki de, çoğu neye alet olduklarını bile bilmiyorlardı.
90’lı yıllarda bazıları kimi mafya gruplarına karıştı. Çek senet mafyası olarak nam yapanları bile oldu. Bizim kuşağın malumudur. En ünlülerinden biri, cezaevinden kaçırılmış, Papa’yı öldürmeye bile kalkmıştı. Bozkurtların en önemli liderlerinden bir diğeri ise devletin gizli adamı olmuştu. Uyuşturucudan silah kaçakçılığına varıncaya dek kirli işler yaparken ülke ülke dolaşmış, yurt dışında devlet adına operasyonlar yapmıştı. Susurluk Kazasıyla ortalığa saçılan cerahatin içinde aşiret reisi bir milletvekili, bir polis okulu müdürünün yanı sıra onun da adı vardı. Kazada emniyet mensubu, ülkücü bozkurt ve sevgilisi ölmüştü. Ele geçen ruhsatsız ve gizli silahlar, mermiler, susturucular, sahte kimlikler, kokain ise cabasıydı… Devletin raporlarına böyle geçmişti. Üstü bantla kapatılarak gizlenmiş olanları ise kimse öğrenemedi…
Devlet nezdinde çoğu kez makbuldüler. Belediye başkanı da oldular, milletvekili ya da bakan da. Yargılandıkları da oldu, kendileri için özel af çıkarıldığı da. Bakan olmuşlardan biri, yeri geldi, söz söyledi. Dağda silahlı gezmektense insin, ovada siyaset yapsınlar, dedi. Buna kulak veren Kürtler oldu. Parti kurup siyaset yapmaya yeltendiler. Sonuç mu? Millet Meclisi'nde iki kelime Kürtçe söz söylediler diye enselerinden tutulup, on yıl kalmak üzere cezaevine tıkıldılar.
Bugünkü ülkücülerin, eski bozkurtlarla ne kadar bağı kalmıştır bilinmez. Ancak aynı Bozkurt sembolünü kullanmaya devam ediyorlar hâlâ. Ve eski Ülkü Ocakları Başkanı Sinan Ateş cinayetinde olduğu gibi katillerin ayak izleri eski bozkurtların ayak izlerini andırıyor.
En iyi savaş hiç başlamamış olanıdır
En iyi savaş hiç başlamamış olanıdır. Keşke bu savaş hiç başlamasaydı. Keşke 40 yıl önce, bu ülkenin anayasasını silah zoruyla askıya alıp meclisi kapatanlar, siyasetçileri zindanlara tıkmasaydı. Asmayıp da beslemeyecek miyiz diyen katiller, keşke bu ülkede Kürt yok, dağda kart kırt diye yürüyen dağ Türkleri var demeseydi. Keşke Diyarbakır zindanlarından çıkan gençler, yüreği atıp dağa çıkmasaydı. Keşke bu savaş hiç başlamasaydı. On binlerce insanın kanı gereksiz yere akmasaydı…
Bu savaş 40 yıl daha sürmemeli. 40 yıl değil 1 yıl dahi ve hata 1 dakika bile sürmemeli.
Kürtler, sosyolojik olarak 100 yıllık yalnızlıklarında çok acılar çektiler. Birçok kez başkaldırdılar, çok kaybettiler. Ve çok da öğrendiler. Ne kadar iyi ki sivil alanda, hiçbir zaman Türklere karşı bir düşmanlık gütmediler. Hiçbir Kürt ilinde bir Türk, Kürtler tarafından hor görülmedi, omuz vurulmadı, linç edilmedi. Kürt’ün coğrafyasında çokça dolaştım, çok anılar biriktirdim onlara dair. Gidip sofralarına oturdum, gözlerine baktım. İnsan sıcağı vardı bakışlarında. Ellerini sıktım, kucaklaştım. Hep dostçaydı sarılmaları.
Çok kaybettikleri gibi çok da kazandılar. O topraklardaki gericiliğe, cemaat ve tarikatlara karşı büyük bir direnç gösterdiler. Her şeyden önce güçlü bir kadın hareketi yarattılar. Kürt siyasal hareketinin yarattığı aydınlanma, çağdaşlık, inançlara saygı; kimliklere, cinsiyetlere, mezheplere, dinlere karşı geliştirdikleri eşitlikçi tutumla o toprakların modern bir damarı oldular.
Dönüşüm mü, zoraki bir dans mı?
MHP’nin
tarihsel olarak kullandığı “Bozkurt” sembolü, Türk milliyetçiliğinin en
belirgin simgelerinden biri olmaya devam ediyor. Kürt meselesinde yıllarca sert
bir duruş sergileyen Bahçeli’nin bugün DEM Parti’ye “ülkeyi birlikte
demokratikleştirme” vaadinde bulunması, geçmişteki söylemleriyle açık bir tezat
oluşturmakta.
Kurtlarla
Dans filminde ana karakter, farklı bir kültüre adım attıkça dönüşüme uğrar ve
ona uyum sağlar. Ancak Bahçeli’nin siyasetinde böyle bir içsel dönüşümden söz
etmek olası mı? Yoksa bu sadece konjonktürel bir manevra mı? “Kurtların
Kürtlerle Dansı”, taraflar arasında gerçekten bir uyuma mı işaret ediyor, yoksa
daha büyük bir satranç tahtasındaki oyunun, birbirini kollayan rakipleri arasında,
yapılan hamlelerden sadece biri mi?
Filmde
John Dunbar’ın yerlilerle olan ilişkisi, karşılıklı güven ve zaman içinde
gelişen bir anlayış üzerine kuruluydu. Ancak burada “Bozkurtların” Kürtlerle
dans etme isteğinin nasıl karşılandığı önemli bir soru işareti. DEM Parti
cephesinden bu dansa gerçekten ortak bir adım atılacak mı, yoksa geçmişte
yaşananlar nedeniyle ihtiyatlı mı yaklaşılacak?
Açıktır
ki Bozkurtlar, Türk milliyetçiliğinin en sert kanadını temsil etmekte. Kürt
siyasi hareketi ise uzun yıllar boyunca milliyetçi-devletçi politikaların
baskısı altında. Bugün “birlikte demokratikleşme” söylemi, bu tarihsel zıtlığı
aşabilir mi? Yoksa bu, bin odalı sarayın kapalı kapıları ardında planlanan kısa
vadeli bir “dans” olarak mı kalacak?
Bekleyip
göreceğiz.
Barış üzerimize olsun.
https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/kurtlarin-kurtlerle-dansi,48871
Yusuf Nazım
Sonunda beklenen haber geldi.
Kürt sorununun nihai çözümü için PKK lideri Öcalan beklenen
çağrısını yaptı.
Çeyrek asırdır cezaevinde tutulan; 2011-2019 arasında 8 yıl,
2009-2024 arasında 5 yıl boyunca avukatlarıyla görüştürülmeyen Abdullah Öcalan
örgütüne silah bırakma çağrısı yaptı:
“Tüm gruplar silah bırakmalı ve PKK kendini feshetmelidir.”
Sevinin a dostlar “terör” bitti!
Siz de duydunuz mu, kayyum sistemi sona eriyor. Bütün seçilmişler serbest, ülkeye demokrasi geliyor. 8 yıldır tutsak olan Selahattin Demirtaş, 7 yıldır tutuklu Osman Kavala; 18 yıla mahkûm Gezi Parkı’nın tutsakları Can Atalay, Tayfun Kahraman, Çiğdem Mater, Mine Özerden serbest bırakılıyor…
Kart kırt dönemi de sona erdi, “terör” bitti!
Türk’ün sokağında teni kara, alnı esmer, dili kırık olana yönelen nefret sona erecek. Amedspor’a uygulanan ırkçılığın sonu geliyor artık. Çocuklara ana sütü gibi helâl olan ana dilde eğitimin önü açılıyor.
Duyduk duymadık demeyin, “terör” bitti!
Karşılığında, iktidar hızla demokratik adımlar atmaya
başladı bile. Süratle demokratikleşiyoruz. Özgürlüklerin önü açılıyor. 12 Eylül
darbesinin ürünü YÖK kalkıyor, rektörler ve dekanlar bundan böyle atamayla
değil, seçimle iş başına gelecekler. Üniversite özerkliğinin önü açılıyor.
Adaletin kırılan çarkı hızla tamir ediliyor.
Akbelen ormanları
Atanmayan öğretmenler, depremzedeler, evsizler, işsizler; İzmir’in, Manisa’nın, Aydın’ın köylüleri; Gölcük’ün, Gödence’nin, Efemçukuru’nun sütünü satamayan çiftçileri siz de duydunuz mu, “terör” bitti!
Mazot ve gübre ucuzlayacak, süte devlet desteği gelecek, mülâkat sistemi kalkacak, atanmayan öğretmenler öğrencilerine kavuşacak! Terörle mücadele yasası değişecek. Grev hakkı serbest olacak, 12 Eylül darbesinin Cumhurbaşkanına tanıdığı grev erteleme hakkı rafa kalkacak.
“Terör” bitti! Şimdi değişim ve dönüşüm zamanıdır dostlar.
Bütün siyasi tutuklular, gazeteciler, yazarlar, düşünce suçluları serbest. CHP, HDK, DEM Parti’si ve Zafer Partisi’ne yönelik cadı avı sona eriyor. Sosyal medya yasakları kalkıyor. RTÜK eliyle özgür basına kesilen cezalar iptal ediliyor…
İşittiniz mi, “terör” bitti!
Analar ağlamayacak, Galatasaray Meydanı’nın adı Kayıplar Meydanı olacak, Cumartesi Anneleri kayıp evlatları için yas tutmayacak, bundan böyle mezarsız çocukların kemikleri sızlamayacak, bütün faili meçhuller bir bir aydınlanacak.
Savaş sona erdi artık, “terör” bitti!
Sevinelim dostlar, on yıllardır ülkenin kaynaklarını tüketen savaş sona eriyor. Savaş bir halk sağlığı sorunudur dedikleri için kürsülerinden edilen binlerce akademisyen kürsülerine geri dönüyorlar. Her sene ülke bütçesinin yaklaşık %11’ını yutan silahlanmaya veda ediyoruz.
Emekliler, asgari ücretliler, dar gelirliler müjde! “Terör” sona erdi!
Bundan böyle silahlar susacak, anaların gözyaşı dinecek. Savaşa, savunmaya ve güvenlik harcamalarına ayrılan 1 trilyon 608 milyar liralık bütçeye gerek kalmayacak. “Terör” ün bitmesiyle asgari ücret artacak, en düşük emekli maaşı asgari ücrete eşitlenecek. Depremzedeler size de müjde! 500 bin konut yapılacak, evi olmayan depremzede kalmayacak.
Kaz Dağları’nın çamları, Latmos’un meşeleri, Çayırlı’nın zeytinleri
Büyük kentin barınamayanları, kenar semtlerin açları; köyün
yoksulları; etin, sütün, odunun ve kömürün muhtaçları; öğrenciler, emekliler,
asgari ücretliler sevinin, yaşama sırası sizde, “terör” bitti!
Akbelen direnişi
Aydın Ovası’nın köylüleri, Çayırhan’ın işçileri, Tire’nin
yoksul çiftçileri; Latmos’un, Beş Parmak’ın, Madran Dağı’nın mağdurları sizler
de sevinin! Duydunuz mu “terör” bitti artık!
Sevinin! Akdeniz’de, Ege’de; Marmaris’te, Kızılbük’te o
güzelim koylar inşaatla dolmayacak, termik santral için ormanlara kıyılmayacak,
olur olmaz yerde JES yapmak için tarım arazileri katledilmeyecek!
Duyduk duymadık demeyin. Kürt sorunun çözümünde dev adım atıldı; “terör” bitti!
Bergama’nın köylüleri, Munzur’un kadınları, Hopa’nın gençleri; Akbelenli Nejla, Rizeli Havva, Cerattepeli Neşe, Fındıklılı Melahat, İkizdereli Ayşe siz de sevinin!
Kaz Dağları’nın çamları, Latmos’un meşeleri, Yırca’nın
zeytinleri “terör” bitti artık! Rahat bir nefes alın, sevinin, bundan böyle
size kıyan olmayacak!
Yusuf Nazım
T24 | 31 Aralık 2025
“İyilik iyidir.”
Ona, pandemide kaybettiğim büyük ablamın mezarına gittiğim o sıcak yaz gününde rastlamıştım.
Gözlerim mezarların üzerinde gezinirken, bir mezar taşının kitabesinde görmüştüm o yazıyı: “İyilik iyidir”
Bakışlarım mezar taşının üzerinde, derin hülyalara daldığım bir andı.
Bedenini, Akfırat Mezarlığı’nın dingiz sessizliğine bırakmış, toprağın yumuşak bağrında sessizce uyuyan o kişiyi düşündüm.
Yakınları ona, en çok yakışan bir sıfat olarak seçmiş olmalılardı iyilik sözcüğünü.
Ne mutlu ona…
![]() |
| Akfırat Mezarlığı |
Guernica
Gernikako Arbola.
İspanya'nın Bask bölgesindeki Guernica kasabasında yaşayan bir meşe ağacının adı.
Bask halkı için özel anlamı olan bu ağaç; özerklik ve özgürlüğün simgesidir. Bu yüzden İspanya İç Savaşı sırasında Franko faşizmine karşı savaşan Cumhuriyetçilerin direniş ruhunu temsil etmektedir.
Belki de bu yüzden olsa gerek kasaba, iç savaş sırasında faşizme karşı direnen cumhuriyetçilerin kalesi olmuştu.
26 Nisan 1937 günü, Guernica kasabasının sirenleri acı acı çalar.
Biraz sonra, Nazi Almanyası ve Faşist İtalyan hava kuvvetlerinin uçakları kasabanın semalarında belirir. Ağır bir bombardıman başlar. Bombalar direnişçi ya da sivil ayırt etmez. Kadın, yaşlı, hasta, çocuk yüzlerce kişi ölür; nüfusu 5.000 olan kasabanın büyük bir kısmı harabeye döner.
Bombalama, dünya çapında büyük bir öfkeye yol açar. Katliam, İspanyol ressam Pablo Picasso'nun fırçasından modern zamanların en ünlü savaş karşıtı tablolarından birine dönüşür.
Sanatçının Guernica adlı eseri faşizmin, soykırımın, acımasızlığın vahşetine bir yanıt olarak tarihteki görkemli yerini alır.
Kötülüğün egemenlik çağı
Kötülüğün egemenlik çağındayız.
İsrail soykırım makinesi durmak bilmiyor.
F-35 savaş uçaklarını, bomba ve füzelerini ABD’nin sağladığı; uçak malzemelerini İngiltere’nin verdiği; Demir Kubbe parça tedarikçiliğini Fransa’nın yaptığı; çeliğini, çimentosunu, dikenli tellerini, uçak yakıtını Türkiye’nin temin ettiği İsrail devleti cinayetlerine devam ediyor.
Şu ana kadar Gazze Şeridi’nde 45.514 kadın, erkek, yaşlı, çocuk, bebek İsrail soykırım makinesinin kurbanı oldu. Aralarında sayısız bilim insanı, hekim, sanatçı, yazar ve gazeteci da olmak üzere…
Bilimin soykırıma itirazı
Prof. Dr. Sufyan Tayeh.
Filistinli fizik ve matematik profesörü, Gazze İslam Üniversitesi Rektörü’ydü. Filistin'deki, Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü'nün (UNESCO) Fiziksel, Astrofizik ve Uzay Bilimleri Kürsüsünün sahibi ve dünyanın önde gelen matematik bilimcilerinden biriydi o.
İsrail devletinin Gazze’deki saldırılarında geçen yıl aile bireyleriyle birlikte öldürülmüştü.
Yeryüzünün iyi insanları onu unutmadı.
Geçen hafta, dünya çapında 1078 matematikçi, Profesör Sufyan Tayeh’i de anarak İsrail devletine açık bir mektup yayımladı.
Mektup, dünyadaki bilim insanlarını, özellikle matematikçileri, Gazze'deki soykırımı ve Filistin'in yasadışı sömürgeleştirilmesini açıkça kınamayan İsrail kurumlarıyla tüm bilimsel işbirliğini durdurmaya çağırıyordu.
İmzacılar devamla, uluslararası topluma yaptıkları çağrıda, ülkeleri ve kurumları, İsrail’e karşı mümkün olan her türlü yaptırımı uygulamaya davet etmekteydi.
Kalplerindeki iyiliği yitirmemiş bilim insanlarının soykırıma itirazıydı bu. Yüreğim kabardı, mutlu oldum.
Guernica’dan Gazze’ye dayanışma
8 Aralık 2024, Cuma.
Bask şehri Guernica kasabası.
Kasabanın Pasialeku Pazar Meydanı’nda diğer zamanlardakine benzemeyen tuhaf bir hareketlilik vardır.
Kadınlı erkekli, gençler ve çocuklardan oluşan suskun kalabalık bomboş olan Pazar Meydanı’na doğru akmaktadır.
Yüzlerinde acıdan, hüzünden ve kederden ibaret çizgiler taşımaktadırlar.
Ellerindeki siyah, yeşil, kırmızı ve beyaz renkli kumaşları alanda işaretli yerlere bırakarak bekleyen, birbirine sarılan, canı acıyan, üzülen insanlardır bunlar…
Meydan tümüyle dolduktan sonra, hava saldırısı sirenleri bir kez daha acı acı çalar.
Alanda ani bir dalgalanma olur. Bir anda, Pasialeku Pazar Meydanı’nda, Filistin bayrağını ve Pablo Picasso'nun ünlü savaş karşıtı tablosu Guernica'nın bir bölümünü tasvir eden bir insan mozaiği ortaya çıkar.
Meydan boydan boya dev bir Filistin bayrağına boyanmıştır ve bir köşesinde Picasso’nun çizdiği Guvernica’dan bir kesit yer almaktadır.
Öyle ki, Gazze ile Guvernica’nın yakaran çığlıkları Pasialeku Meydanı’nda birleşmiş, alanda toplanan binlerce kişinin yüreğinde ortak bir acıya dönüşmüştür.
Gazze...
Çığlıkları hemen yanı başımızdan yükselen acının, kederin ve yalnızlığın coğrafyası.
Avrupa'nın en ırak köşesinden uzanan bu dostluk ve dayanışma elini görünce kendimi iyi hissettim.
Nasıl hissetmeyeyim? Ne de olsa iyilik, iyileştiriyor insanı.
İyilik iyidir sözünü araştırdığımda, ilk defa bir Alevi mezarında görülen bu sözün, zamanla Alevi toplumu tarafından benimsenerek mezar taşlarında kullanılmaya başlandığını öğrendim.
Anladım ki iyilik denen şey, iyi insanlar tarafından sahiplenilmekteydi.
Guernica’nın iyi kalpli insanları, bedenleriyle kasabadaki Pasialeku Pazar Meydanı’na dev bir Filistin bayrağı çizerek göstermişlerdi Gazze’yle olan dayanışmalarını.
Bu anlamlı dayanışmayı görünce aklımın kıvrımlarında dolanan bir soruya engel olamadım:
Türkiye Solu ya da dürüst Müslümanları da, Taksim Meydanı’nı Filistin bayrağına boyayarak Gazze’nin çığlığını çizebilirler mi?
Not: 2025 yılında iyilik üstünüzde olsun.
https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/iyilik-iyidir,47891
Omurgalılar, yaklaşık 530 milyon yıl önce, Kambriyen Dönemi’nde ortaya çıkmıştır. Bu dönemin çenesiz balıkları, beyin ve omurilik sistemine sahip olup kıkırdak iskeletleriyle modern omurgalıların ataları olarak kabul edilir.
300 milyon yıl öncesinden itibaren önce amfibiler ve sürüngenler gelişerek karasal ekosistemlerde baskın hale gelmiş, Mezozoik Çağ’da ise (252-66 milyon yıl önce) dinozorlar, memeliler ve kuşlar evrimleşmiştir.
55-65 milyon yıl önce, Mozaik Çağ’ın sonunda ağaçlarda yaşayan küçük, böcekçil memelilerin evrimleşmesiyle ortaya yeni bir tür çıkar: Primatlar.
Tropikal ormanların kanopilerinde yaşadıkları 50-60 milyon yılda bulundukları coğrafya ve iklim koşullarına bağlı olarak goriller, orangutanlar, bonobolar, gibonlar ve şempanzeler gibi türlere evrimleşir. Yaklaşık 7 milyon yıl önce ise şempanzelerden ayrılarak ağaçlardan yere inmek zorunda kalan bir kol, zamanla iki ayaklılaşarak(bipedalizme) ilk insanımsıların yoluna girerler.
1.9 milyon yıl önce beyin büyümesine de sebep olan bu sürecin sonunda gezegenin, iki ayak üzerinde yürüyen ve omurgası dikleşmiş olan yegâne canlısı, insan ortaya çıkmış olur.
* * *
Ağaçtan yere inip ayağa kalkma süresince, 350 cc’den 1000-1200 cc’ye büyüyen beyin hacmiyle gezegenin tartışmasız en zeki canlısı olan insanın, akıllı canlı olma özelliğinin iki ana yönde evrimleştiği görülüyor.
Birincisi, içine doğduğu gezegene meydan okuyan; doğaya ve diğer canlılara karşı büyük üstünlük sağlayan, yeri geldiğinde acımasız bir yok ediciye dönüşen kötülüğe evrimleşmiş insan zekâsı.
Diğeri, tuttuğu baltanın sapına gül resmi çizmeyi akıl eden, sevgi, tutku, empati, dostluk, dürüstlük, erdem, dayanışma ve paylaşma gibi kavramları geliştiren iyiliğe doğru evrimleşmiş zekâ.
Omurgalı olmak deyimi, iyiliğe evrimleşmiş Homosapiens’e özgü bir kavram. Dik duran anlamındaki insana ait; dirayetli, ilkeli, tutarlı anlamında kullanılıyor. Omurgasız ise duruşu olmayan, tutarsız, ilkesiz davrananlar için…
* * *
Önceki gün CHP’nin ittifak politikaları sonucu milletvekili seçilen biri daha partisinden istifa ederek AKP’ye katıldı. Ben buna CHP kontenjanından seçilen vekil AKP’ye geçti diye yorumluyorum.
Bu vekil, Gelecek Partisi’nden istifa eden Serap Yazıcı Özbudun. Kendisi saygın bir anayasa hukukçusu olarak biliniyor. Yazıcı, 2007 tarihindeki AKP’ye sivil anayasa taslağını hazırlayan Prof.Dr.Ergun Özbudun başkanlığındaki altı kişilik bilim heyetinin de içindeydi.
Aradan yıllar geçti. Dile kolay tam 18 yıl. Ergun Özbudun Hoca’yı kaybettik. 2020'de Gelecek Partisi'ne katılan Yazıcı, İnsan Hakları Başkanı olarak görev yaptı, 2023 seçimlerinde Antalya'da CHP listesinden Gelecek Partisi'ne vekil oldu.
Geriye dönüp Serap Hoca’nın akademik/siyasal serüvenine göz gezdirdim. Bakın neler çıktı:
"Sayın Erdoğan'ın cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine geçiş arzusunu
hiçbir zaman anlayabilmiş değilim."
"Eğer o gün bizlere konuşma hakkı tanınsaydı, bütün bu olasılıkları
anlatma imkânını bulurduk. Ama bizlere ekran yasağı konmuştu."
"Burhan Kuzu dışında hiçbir ciddi akademisyen başkanlık sistemini
savunmadı."
"Cumhurbaşkanı hükümet sistemi, darbe koşullarından daha ağır
koşullarda kabul edilmiştir."
"Bugünkü ortamın 12 Eylül askeri rejiminin yarattığı ortamdan ben
hiçbir farkını görmüyorum."
"Ama bugünkü ortamda eğer ‘Yeni bir anayasa yapacağız’ diye yola
çıkacaksak bunun da sivil ve demokratik olacağı iddiasındaysak ve onu da ‘Askeri
yönetimin vesayetçi anayasasından kurtulalım’ gibi sloganlarla birleştiriyorsak,
ben bunu hiç samimi bulmam."
"Can Atalay aslında resmi seçim sonuçları açıklandığında serbest
bırakılmalı, Meclis'e gelip yeminini edebilmeliydi."
"Can Atalay'ın durumuyla ilgili olarak anayasa ihlal
edilmektedir."
"Ben diyorum ki Can Atalay derhal serbest bırakılmalıdır."
Can Atalay'ın içerde tutulmasına gerekçe gösterilen “14. maddeyi 12 Eylül
generalleri başımıza bela etti.”
Yargıtay Ceza Dairesi'nin Anayasa Mahkemesi kararı üzerine temyiz
mahkemesiymiş gibi söz söyleyemez, "kesinlikle, Yargıtay'ın böyle bir
yetkisi yok."
Cumhurbaşkanı Erdoğan, "Biz bu tartışmada taraf değiliz ama hakem
konumundayız" diyor. "Anayasanın hiçbir hükmü cumhurbaşkanına iki
yargı kuruluşu arasındaki ihtilafı çözme yetkisi vermemiştir."
"Bir anayasa hukukçusuyum ve bir anayasa hukukçusu olarak bugüne kadar
akademik çalışmalarımda ne savundumsa şu ana kadar parlamento çatısı altında da
hep onu savundum, bundan sonra da farklı bir şey olmayacak."
"Mühürsüz oy pusulaları bizim seçim mevzuatımıza aykırı olarak geçerli
kabul edildi. 2017 referandumu üzerinde ciddi bir gayrimeşruluk gölgesi
vardır."
"Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine geçişten sonra biz süratle
fakirleşmişiz."
"Tek bir kişinin elinde sınırsız yetki toplayan, hukuk devletini askıya
alan, yönetimde keyfiliğe sebep olan bu sistemin yarattığı çok ağır sonuçlar
var."
"Türkiye 2016'dan beri, yani olağanüstü halde otoriterizme sürüklendiği
andan itibaren ve cumhurbaşkanlığı hükümet sistemiyle bu otoriterizmi
kurumsallaştırdığı andan itibaren çok ciddi anlamda yoksullaştı."
"Yerli ve yabancı sermaye Türkiye'den kaçtı gitti. Siz onu kapı kapı
dilenerek geri getiremezsiniz. Bugün Türkiye güvenilmeyen bir ülke."
"Herkes biliyor ki Türkiye yürürlükteki anayasasını çiğneyen bir
ülke."
"Sadece Can Atalay tartışması, Osman Kavala tartışması bile Türkiye'nin
hukuk devleti olmadığını bütün dünyaya deklare ediyor."
"Türkiye'nin artık başörtüsü diye bir sorunu kalmadı. Kadınların artık
bu siyasi tartışmalara, bu kör dövüşüne malzeme edilmemesi gerektiğini
düşünüyorum."
"Erdoğan... seçim meydanlarında başörtüsünü bitmek tükenmek bilmeyen
bir propaganda malzemesi haline getirmek istiyor. O yüzden, bu tuzaklara
düşmemek gerekiyor."
"Kayyum yetkisi de 12 Eylül anayasasının ürünüdür, demokratik bir
anayasa İçişleri Bakanı'na böyle bir yetki vermez"
"İçişleri Bakanı'na kayyım atama yetkisini veren 1982 anayasasıdır.
Samimiyseniz hadi gelin bu 12 Eylül kıskacından kurtulalım."
"Başörtüsü konusunu toplumun belli bir kesimini nefret süjesi haline
getirecek bir formülle birleştirmelerine ben Serap Yazıcı Özbudun olarak destek
vermem."
"Anayasa hukuku alanında duayen hocam ve aynı zamanda eşim Ergun
Özbudun hocamızın kemiklerini sızlatacak hiçbir adım atmam. Ayrıca parlamenter
sistem benim için kırmızı çizgi”
* *
*
İşte böyle. Başka birinin sabah ayazında kapısının çalınarak derdest
edilmesine sebep olabilecek bir dolu sözün sahibi, önceki gün AKP’ye geçti.
Bir söyleşisinde, "Ben bir hukuk insanıyım ve
temel özelliğim de asla adaletten taviz vermememdir." demiş, eşi Ergun
Özbudun için şu aktarımı yapmıştı:
"Vefatından önce, 28 Mayıs seçiminden sonra bana şunu söyledi: 'Serap artık benim Türkiye'de yeniden demokrasiye dönüşü, hukuk devletine dönüşü, insan haklarına dönüşü görmeye ömrüm vefa etmeyecek. Seninki eder mi bilmiyorum, tereddütteyim. Ama sen mücadeleci bir insansın. Bu yöndeki mücadelene devam et.'
Doktorasını “Otoriter Sistemlerden Demokrasiye Geçiş” konusunda tamamlayan Serap Hoca, öyle görülüyor ki mücadelesine, eşinin söylediği "Türkiye'de yeniden demokrasiye, hukuk devletine dönüş" mücadelesine bundan böyle AKP saflarında devam edecekmiş.
Serap Hanım, partisinden ayrılıp tüm söylediklerine rağmen “otoriterizmi
kurumsallaştıran” bir partiye geçerken iyimserliğini hâlâ koruyor mu, bilemem.
Belki de Ergun Özbudun'un dediği gibi "mükemmeli ararken mümkün olanı
kaçırmamak" için verdi kararını.
Şimdi artık yeni partisinde o. Ya ülkeyi zifiri bir karanlığa sürükleyen
kurumsallaşmış otoriterizm koşullarında "içinde bulunduğumuz karanlık
tünelde bize ışık sunacak" adımlar atacak ya da aynı otoriterizme boyun
eğerek bunca kötülüğe ortak olacak.
Yolun açık olsun Serap Hoca.
Not:
Aktarımların çoğu Cansu Çamlıbel’in Serap Yazıcı Özbudun’la 11 Aralık 2023’te yaptığı
söyleşiden
alıntılanmıştır.
https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/omurga,48740