30 Ekim 2022 Pazar

Saraybosna’dan Güney Afrika’ya hakikat yolculuğu

Yusuf Nazım
T24 | 28 Ekim 2022


Bir kadın.

Cerrahpaşa Tıp Fakültesi mezunu.

Adli Tıp’ta uzmanlık eğitimi yanı sıra İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde Klasik Arkeoloji Lisans Eğitimi aldı.

1992’de kurulan Adli Tıp Uzmanları Derneği’nin kurucularından olup 1993-1996 arasında derneğin yönetim kurulu başkanlığını üstlendi.

Türk Ceza Hukuku Derneği kurucu üyelerinden.

Mesleki ömrünü işkenceyle mücadeleye adadı. Hazırladığı işkenceyi belgeleyen sayısız rapor ve tıp etiği üzerine yazılarıyla devletin sivri oklarını üzerine çekti.

Uğur Mumcu sanıklarıyla ilgili verdiği rapor nedeniyle tehdit edildi, görevden alınmasına dair yazılan gizli yazılar açığa çıktı, 90’lardaki Susurluk Çetesi’nin adli tıp üzerindeki baskılarına karşı mücadele etti.

1997’de İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı Başkanı oldu. Bu görevinden ve yürüttüğü Adli Tıp Kurumu İhtisas Kurulu Başkanlığından çeşitli defalar uzaklaştırıldıysa da her seferinde yargı kararlarıyla geri döndü.

İngilizce, Almanca ve Klasik Yunanca biliyordu.

Birleşmiş Milletler Uluslararası Savaş Suçları Mahkemesi adına, 1996’da Bosna’nın Kalesija bölgesindeki toplu mezarlardan çıkarılan cesetlerin otopsi çalışmalarına katıldı.

1999’da, Birleşmiş Milletler ’in İstanbul Protokolü olarak bilinen işkencenin saptanmasında dair uluslararası standart kılavuzun hazırlayıcıları arasında yer aldı; bu protokolün uygulanması konusunda birçok ülkede eğitim verdi.

İnsan Hakları İçin Hekimler ’in 2000’de Güney Afrika’daki uluslararası çalışmasında, 2002’de ise Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) Kadına Yönelik Cinsel Şiddet Araştırması ve El Kitabı çalışmalarında yer aldı.

Uluslararası İşkence Rehabilitasyon Merkezi (IRTC) adına gittiği Bahreyn’deki bir ölüm olayında, yaptığı otopsiyle ailenin iddiaları doğrultusunda gencin gözaltında işkenceyle öldürüldüğünü kanıtladı.

Yaş haddinden emekliliğine 7 yıl kalan zorunlu emekli edildiği 2019 yılına kadar İstanbul Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı’nda, Galatasaray Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde adli tıp lisans ve yüksek lisans dersleri verdi; İstanbul Üniversitesi Adli Tıp Enstitüsü’nde yüksek lisans ve doktora tez danışmanlığı yaptı.

Türk Tabipleri Birliği ve İstanbul Tabip Odası yanı sıra Türk Patoloji Derneği, Forensic Science Society of UK, Académie Internatıonale de Médecine Légale et de Médecine Sociale, International Academy of Legal Medicine, New York Academy of Sciences, İnsan Hakları Eğitimi On Yılı Ulusal Komitesi Cezaevleri Çalışma Grubu, Association de Droit Penale Internationale, Başbakanlık İnsan Hakları Danışma Kurulu gibi kurumlarda görev yaptı.

Son olarak 2009’dan beri sürdürdüğü Türkiye İnsan Hakları Vakfı’nın (TİHV) başkanlığını bırakarak 2021’de Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi başkanlığına seçildi.

Aynı zamanda 1997 IRCT Bent Sorensen Grant, 1999 İstanbul Üniversitesi Uluslararası Bilime Katkı, İstanbul Tabip Odası Sevinç Özgüner İnsan Hakları, 2000 yılı Barış ve Demokrasi, 2000 yılı Açık Sayfa Barış, Demokrasi ve Hukuka Katkı, 2000 International People’s Lawyers Eminent Person Grant, 2001 BEKSAV, 2014 Uluslararası Hrant Dink Vakfı ve daha birçok ödülün sahibi bir bilim ve onur insanı...

26 Ekim 2022’de bir TV kanalında sorulan soru üzerine, uzmanlık görüşünü paylaştığı için gözaltına alındı, sonra tutuklandı.

 

*  *  *

 

Asıl olan hakikati aramaktı.

Oysa ki bir bilim insanı konuştu, yer yerinden oynadı.

En yüksek perdeden başlayan nefret söylemi, hedef gösterme, medyada koparılan linç fırtınası…

Bir anda ülkenin şerefi lekelendi, orduya iftira atılmış oldu!

Öyle ya, yumurtalar hiçbir koşulda çürümez, ya da aralarından çürükleri çıkmazdı. Toplum ve kurumlar olarak ari bir ırktan çoğalmıştık, hepimiz pürü paktık.

Örneğin, bu ülkede askerler 1961’de darbe yapmamıştı! Elinde bulundurduğu silah gücünü kullanarak seçilmişleri içeri atmamış; içlerinde bir başbakan ile iki bakanı asmamıştı!

Doğruydu, 1971 olduğunda askerler bir kez daha parlamenter rejimi yıkarak anayasayı askıya almamıştı! Silah zoruyla aydınları, sanatçıları, sendikacıları, öğrencileri hapse tıkmamış; intikam olsun diye fidan boylu üç genci idam sehpasında asmamıştı!

Ve yine doğruydu, 1980’in 12 Eylül’ünde silahlı kuvvetler cebir ve şiddet yoluyla seçilmiş iktidarı devirmemiş, bir kez daha demokrasinin canına okuyup meclisi kapatmamıştı; onlarca idam, yüzbinlerce gözaltı, 2 milyona yakın fişleme yapmamış; gazete ve dergileri, sendika ve dernekleri kapatmamış, tonlarca kitabı yakmamıştı!

Devletin raporlarında bile yazsa 90’lı yıllarda ülkenin doğusunda binlerce köyü ve mezrayı yakıp yıkarak boşaltmamış; Roboski/Uludere’de kendi yurttaşlarının üzerine bomba yağdırıp çoluk çocuk, genç yaşlı demeden 34 köylünün canına kıymamıştı!

2016’nın 15 Temmuz‘unda örneğin; askerin içinden birileri Ankara’da TBMM üzerine bomba yağdırmamıştı!

Velhasıl, Susurluk Çetesi’nin artıklarıyla emekli ya da emekli olmayan generallerin resimleri de gazetelerde boy boy basılmamıştı!

 

*  *  *

 

Peki, şimdi ne oldu?

Bir hakikat yolculuğu yarım kaldı.

Birileri çoktandır bir cadı kazanını kaynatıyordu, içine atılacak kurban ise hazırdı.

Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi Başkanı ve onun meslek örgütü hedefe konuldu…

Profesör Doktor Şebnem Korur Fincancı.

Ömrünü insan haklarına adamış bir bilim kadını. Hipokrat Andına bir bayrak gibi sarılmış kâh devletin derinliklerinde, kâh Bahreyn sahillerinde; Filistin’den Yeni Zelenda’ya, Abu Gharib’ten Güney Afrika’ya, Saraybosna’dan Güney Afrika’ya bir hakikat yolcusu o.

Tıpkı meslek etiğinden ödün vermeyen; insan ve haklarını savunduğu için daha önce gözaltına alınan, tutuklanan; özgürlüğünden edilen ve sonunda beraat eden diğer hakikat yolcuları gibi.

Sadece son birkaç yılda olmak üzere gözaltına alınan ya da hapse atılan/çıkan/çıkamayan Profesör Raşit Tükel, Profesör Funda Obuz, Profesör Taner Gören, Profesör Onur Hamzaoğlu, Profesör Füsun Üstel, Profesör Beyza Üstün ve daha niceleri gibi…

https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/saraybosna-dan-guney-afrika-ya-hakikat-yolculugu,37239 


18 Ekim 2022 Salı

Güneşi göremeyenler

Yusuf Nazım
T24 | 18 Ekim 2022


Sene 1999. Zonguldak şehri.

 

Nam-ı diğer kara elmas diyarı. Bu kentin kömürle hayat bulmuş, adı sonradan Kandilli olarak değiştirilmiş olan Armutçuk beldesindeyim. Bir zamanlar hayata rengini veren kara taşın, insan yaşamına bulaşmış serüvenini merak ediyorum.

 

99 sonbaharında Kandilli ’de işte bu serüvenin peşinden gitmiştim.

 

Yapmaya çalıştığım şey kömüre bulaşmış hayatların, bir daha geri gelmeyecek olanın, her şeye rağmen umutlarını heybelerinde umutla taşıyanların hikâyelerinde bir iz sürmeydi…

 

Toprağın beş yüz seksen beş metre altına inmiştim. İki asansör değiştirmiş, bir motora binmiş, kömür vagonları içinde kilometrelerce yol almış, domuz damı direkleri arasında sürünerek ciğerlerime kömürün tozunu solumuştum…

 

Adeta yerin altında esrarengiz ve karanlık, başka bir dünyaya gitmiş gibiydim.

 

Derin galerilerde saatlerce ilerlemiş; hayalleriyle taşı kayayı yontarak küfelerinde umudu ve yaşama sevincini taşıyanların hayatlarına tanık olmuştum.

 

Yerin derinliklerinde çoğu kez yarım kalmış hayallere, birbirinden ilginç hikâyelere, sönüp gitmiş hayatlara devam eden unutamadığım bir yolculuktu bu yaptığım.

Ocağa kömür işçileriyle birlikte inmiş, galeride beraber vagona binmiş, onların küçük bir çıkından ibaret sofralarının ortağı olmuştum.

 

Orada, yakından tanımıştım madencileri. Çokça anıları vardı onların. Ve bu anılara bulaşmış ölümleri; Kozlu’da, Armutçuk’ ta, Karadon’da, Üzülmez’ de, Amasra’da ve Çaydamar’da...

 

İndiğim Armutçuk’taki maden ocağında, 7 Mart 1983’de yaşanan bir grizu patlaması sonucu 103 işçi hayatını kaybetmişti. Tam yüz üç işçi yerin altına inmiş ve bir daha geri dönmemişti!

 

Yanımda bir emniyet mühendisi arkadaş, kimi maden işçileri; kazmacısı, barutçusu, oduncusu vardı.

 

Bin bir güçlüğe katlanarak kazmanın kömüre değdiği ayağa kadar inmiş, kapatılan kör kuyuları görmüş, sağ girip ölü çıkan madencilerin yürek burkan hikâyelerini dinlemiştim.

 

Onlar, dönüşü olmayan bir yolun çaresiz yolcuları gibiydiler. Öylesine terk edilmişçesine gitmişlerdi ölümlere. Nice hüzünlerle dolu bu öyküleri dinlerken gözyaşlarımı yüreğime akıtmış, sessizce ağlamıştım…  

 

*  *  *

Şimdi, aradan yirmi üç yıl geçtikten sonra, ülkenin başka bir köşesinde, toprağın yüzlerce metre derinlerinden yine onların acı yüklü hikâyeleri sızıyor yer üstüne. Üstelik 301 Soma madencisinin ölüm tutanakları mahkeme zabıtlarında henüz kurumamışken…

 

Yine ölüm çığlıkları yırtıyor karanlıkları; yine duvarları delen ağıtlar yükseliyor, yine toplu mezarlar kazılıyor onlar için.

 

Ölüm ki kara elmas diyarında her zamanki gibi sinsiydi.

 

Bilenler bilirdi. Yerin altında ışık, hasreti en çok duyulan şeydi. Işığa hasret olunan o yerse damarın damarı kestiği, kazmanın kömürü dövdüğü yerdi.

 

Ateş-nefes yaklaşınca orada, ter domur domur akar, nefes nefese dokunur, ölüm inceden inceye birikirdi.

 

Ve yine öyle oldu!

 

Amasra’da ölüm, karanlık ve yanık galerilerin isli dehlizlerinden çıkarak bürokratların demeçlerinde bir kez daha merhametsiz sayılara dönüşüverdi.

 

Televizyon kanallarında, prime time’da her gün onların hikâyeleri anlatılır oldu.

 

Halâ yaşıyormuş gibi suretleri bir bir düşerek haber ajanslarına, geçen her gün, daha çok sayıda madenci cesedi haber oldu manşetlere.

 

Kader ve fıtrat kelimeleri, acımasız bir ısrarla tekerrür ederken Amasra’nın sokaklarında, tarihin cinayet defterine yeni ölümleri kaydetti hayat.


*  *  *

 

Amasralı madenciler.

 

Güneşi görebilmek için karanlığa kazma sallayanlar.

 

Hayata rengini vermek amacıyla yıllar yılı kara taşın peşinde iz sürenler…

 

Ötekilerin dünyasında bir kere daha yerin üstüne çıkamadan hunharca mağlup edildiler!

 

O madenciler ki, yeraltına her indiklerinde gözlerinde gizli bir tutkuyla parıldayan bir ışık vardır.

 

“Güneşi yeniden görebilsem” diye parıldayan bir ışık...

 

O ışık, kırk bir maden işçisinin gözlerinde son bir kez parlayıp söndü.

 

Madencilerin gözlerindeki o ışık, kırk bir defa anlamını yitirdi.

 

Kırk bir Amasralı madenci yerin altına indi, bir daha gün yüzü göremedi.

 

Onlar için kader, toprağın derinliklerine gizlenmiş karanlık yüzlü bir cellattan ibaretti. Fıtratsa, genç yaşta ömürlerine geçirilmiş bir ilmik gibi daima hazırdı.

 

Adları tarihin cinayet defterine bir kez daha güneşi göremeyenler olarak yazıldı.


10 Ekim 2022 Pazartesi

Bağazımda cam kesikleri

Yusuf Nazım
T24 | 6 Ekim 2022


Bir süre yazmayacağım demiştim, lâkin çalışma odama sığmıyor yüreğim.

Çıkmışım odamdan, deniz kenarında bir iğde ağacına yaslanmışım.

Ege’nin maviliklerinde yüzüm. Karşımda Samos Adası, önümde hafiften çırpınışları dalgaların. Eski zamanlardan hikâyeler fısıldıyor ruhuma. Kulağımda klasik Rembetiko şarkıları, geleneksel Rum ezgileri.

Kim bilir nasıl da özgürlerdir karşı kıyıda…

Sanki dalgalara karışmış, Samos’tan bana ulaşıyorlar.

*  *  *

Ankara’nın Çayyolu semtinde bir sokağa düşüyor yolum. Karanlık ve izbe. Türkülerin, konserlerin, festivallerin yasaklandığı bir zamandan geçiyorum... Şarkıların hunharca boğazlandığı bir zamandan...

Sivri gölgelerini asfalta kanırtyor katil adayları.

Bir müzisyenin peşindeler onlar!

Niye?

Emir buyurdukları bir şarkıyı söyleyemiyor diye…

Emirlerin kanun hükmünde verildiği günlerdeyiz. Her gün yeni bir yasağın burgacında. Her söz terörle iltisaklı ilan ediliyor; türküler sakıncalı, ezgiler suçlu, şarkıcılar şüpheli.

Hoyratlık sınır tanımıyor ülkenin başkentinde.

Failler beyaz yakalı bu sefer. Bir müzisyenin yolunu kesmişler.

Uluorta doğruyorlar onu!

“Sen bizim kim olduğumuzu biliyor musun?” sözleriyle büyüyor gaddarlık.

Onur Şener’in ömrü, kim olduklarını öğrenmeye yetmiyor.

Onu biz öğreneceğiz sonradan. İkisi Çalışma Bakanlığı’nda müfettişmiş faillerin, biri devletin seçkin bir kurumunda mühendis. Kiminin üç suç kaydı mevcut, kimi taksirli yaralamaktan sabıkalı.

Kim bilir hangi liyakatsiz bürokratın emir eri bunlar, nasıl hileli bir mülâkatın eseri.

Oturduğum yerde, bir müzisyenin çığlıkları kanıyor yüreğime.

Yüzünde pançak pançak kan, boğazında cam kesikleri.

*  *  *

 Onur Şener 45 yaşındaydı.

1995 Ankara TED Koleji mezunu, genç bir müzisyen.

Evli, beş yaşında bir çocuk babası.

Bir de, ölen arkadaşının çocuğunu evlat edinmiş olmanın yüce gönüllülüğü var onda.

Zamanla notalar tutkuya dönüşmüş yaşamında.

Hayatını şarkı söyleyerek kazandı. Gitar çaldı, şarkı söyledi, düet yaptı.

“Sınıfın en parlak öğrencisiydi. Basketbol oynar, gitar çalardı. Ona imrenirdik.” diye anlatıyor sınıf arkadaşı İrfan Değirmenci.

Bir zamanlar katıldığı şarkı yarışmasında “Hayatımın sonuna kadar müzik yapmak istiyorum. Müzik benim için bir tutku” demişti.

Hayatının sonuna kadar müzik yapamadı. Hayalleri ve tutkuları karanlık bir Ankara akşamında sel suyuna kapılıp gitti.

Ezgilerin hep emekçisi oldu, lâkin emeklisi olamadı.

Ankara’nın karanlık bir sokağında boğazında cam kesikleriyle öldü.

*  *  *

 1980’in darbe yıllarıydı.

 Çocukluk arkadaşım, dostumdu.

Siyasi görüşlerinden dolayı cezaevine düşmüştü. Hani şu adına, terör dedikleri türden…

Aradan yıllar, on yıllar geçti.

Sayısız af çıktı. Nice katiller, haramiler, soyguncular; ülkenin canına okuyanlar serbest kaldı.

Arkadaşım ne bir haram yemiş, ne cana kıymıştı.

Tek suçu, daha güzel bir ülke hayal etmekti.

35 yıl yattı, geçen yıl çıktı hapisten.

Cezaevinden özgürlüğe adım attığında hayal ettiği ülkeyi bulamadı.

Yerinde siyasal İslam fantezisiyle değerleri aşınmış, örselenmiş; suçla, hunharlıkla, cezasızlıkla kokuşmuş bir bataklık buldu.

*  *  *

 Onur Şener’in katil zanlıları…

 Yeni bir afla serbest bırakılmak üzere yakalandılar.

 Şimdi o bataklıkta, çıkacak bir affın kanatları altına sığınmaya hazırlanıyorlar.

Ülkenin vicdanlı insanları ise onun için, belki de hiç gelmeyecek daha niceleri gibi, adalet aramaya koyuldular bile…

Hep beraber bataklıktaki haşerelerin tek tek izini süreceğiz.

İçi boş sözcüklerden medet umup, afili sözcüklere sığınacağız.

Sosyal medyaya sıkışıp kalmış etiketler açıp lanetler okuyacağız faillere.

Ardı arkası kesilmeyecek mahkemelerden, iyi halden yapılacak indirimlerden, zaman aşımlarından fırsat bulup katil bile diyemeyeceğiz onlara.

Hazırlığına çoktan başlanmış bir aftan yararlanıp yeni görevlerine başlayana dek unutulup gidecekler.

Bizse, hangi karanlık köşe başından, hangi lanetli ölümün apansız yakamıza yapışacağından habersiz, boğazımıza kadar battığımız bu kokuşmuş bataklıkta boğulmamak için debelenip durmaya devam edeceğiz.

*  *  *

 Onur!

Ne zaman bu sözcüğü duysam en hassas yerinden titrer yüreğim, duygulanırım.

Kötülükten, kıyıcılıktan, zalimlikten uzak; doğruluk, haysiyet, vakar içeren bir duygu bu. Kimileri için, hayatta hiçbir şeyle değişmeyecekleri bir değerin ifadesi belki de.

Benim de küçük oğlumun adı Onur…

Bu adı duyduğumda güzel insanlar gelir aklıma. Yürekleri adaletten, eşitlikten, özgürlükten yana insanlar; dürüst, vicdanlı, hak yemeyen…

İnsanlar gibi sözcükler de öldürülür kimi zaman.

İnsanlar öldüğünde en hassas, en dokunaklı, en kırılgan yerlerinden yaralanır onlar.

Hiç düşündünüz mü, sözcükler niye kanamalı olur bazen?

Sözcükler kanadığında, hangi düş gücüne sığar bir çocuğun gülüşleri?

Hangi sonsuz gelecek zamana ertelenir bir babanın öpüşleri?

*  *  *

Sahildeyim.

Bir palmiye ile iğde ağacının kardeşliğine sığınmışım.

Biraz ileride balıkları topluyor martılar.

Bir cümle şimendifer gibi delip geçiyor içimden:

“Ankara’da bir müzisyeni öldürmüşler!”

Ölüm beyaz yakası içinde zuhur etmiş bu sefer, yeni bir affa daha hazırlanıyorken egemen…

Çaresiz, yaralı sözcüklere sığınıyor kalbim.

Göğsümde bir sızı, boğazımda cam kesikleri.

Gözlerim Samos Adası’nın eteklerinde. Kırık dökük cümleler bırakıyorum Ege’nin sularına.

Şu alçalıp denize pike yapan martılar, şu önümde suya pul pul ışıltılar bırakan balıklar…

Hepsi, ama hepsi bana fısıldıyorlar;

“Onur Şener’i öldürmüşler, ne duruyorsun, yazsana!”

Bir babanın yanağında, beş yaşında bir çocuğun öpüşlerini söndürmüşler.

Susmak, cam kırıkları gibi etlerimde şimdi, acılar sızıyor her yerimden.

Yazmamak ne mümkün.

Bir Rembetiko şarkısının incecikten hüznü dağlıyor yüreğimi.

Sessiz, ağır ağır, derinden.

https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/bogazimda-cam-kesikleri,36977


17 Eylül 2022 Cumartesi

16.Karaburun Bilim Kongresi / Tarihin borçlu olduğu topraklarda aforizmalar

Yusuf Nazım
T24, 17 Eylül 2022

“Ölür müyüz? Biz ki, insanlığın geleceği için kavga vermişiz. Ve dahi binlerin, milyonların kalbine girebilmişiz, hiç ölür müyüz?”

Börklüce Mustafa’nın son sözleri

 

Sene 1419, Ayasluğ, bugünkü Selçuk

Çift hörgüçlü deve, Ayasluğ sokaklarının kuru toprağında toynak izlerini bırakarak oynak, ağır adımlarla yürümektedir. Devenin üzerindeki çarmıha çivilenmiş çırılçıplak adam, başı yana düşmüş, etleri lime lime, kan revan içindedir. Aheste aheste salınarak ilerleyen devenin hörgücüne oturtulmuş; bir o yana, bir bu yana salınmakta olan adamın uzun, kırçıl sakallarından sızan kan öğlen güneşinin ısıttığı kızgın toprağa karışmaktadır.

Devenin iki yanında yürüyen kılıç kuşanmış, şalvarlı, mintanlı çığırtkanlar vardır. Ellerinde borazanlarla ahaliyi, sultana başkaldırmış bu isyankâr, bu itaatsiz, bu çulsuz adamın perişan akıbetini, ibret-i âlem olsun diye toplanmaya çağırıyorlar.

Adı Börklüce Mustafa’dır.

O bir Türkmen Alevi’si, bir halk önderi olarak haksızlığa ve eşitsizliğe karşı Osmanlı Sultanlarına başkaldırmış, Anadolu’da büyük köylü isyanlarına önderlik ederek Sultan’ın ordularını Karaburun’da iki kez mağlup etmiştir. Karaburun’da, Sultan Mehmed’in ordularının dört yandan kuşattığı üçüncü savaşını kaybederek sarayın efendilerine meydan okumanın bedelini hayatıyla ödemiştir. Börklüce’nin binlerce müridi, gözlerinin önünde “iriş dede sultan iriş” nidaları arasında vahşi yöntemlerle katledilmiştir. Fikrinden dönmesi için Börklüce Mustafa’ya türlü işkenceler yapılmış, işe yaramayınca da öldürülerek cesedi çarmıha çivilenmiş halka ibret olsun diye Ayasluğ sokaklarında dolaştırılmıştır…

Şeyh Bedrettin, Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal…

600 yıl önce Anadolu topraklarında bir büyük ütopyanın peşinden yalın kılıç ölüme yürüyenler.

Osmanlı idaresinin yönetimi ve fahiş vergilerinden hoşnutsuz olan köylüleri, yoksul dervişleri etrafına toplayarak; toprağı ortaklaşa işleyip, hasadı ortaklaşa gerçekleştirmek, tasada ve kıvançta bir, dertte ve devada hep beraber olabilmek amacıyla büyük bir köylü hareketi ve isyanının örgütleyicileri onlar.

Din ve mezhep, ırk ve dil ya da mevki ayrımı yapmadan. “Yârin yanağından gayri her şeyde, her yerde, hep beraber” olabilmek istediler.

En sonunda “mübalağa cenk olundu.”

Yenildiler…


Eski Havagazı Fabrikası, İzmir
Sene 1864, Alsancak’ta bir sokak.

Şehir siyah örtüsünü üzerine çoktan çekmiştir. Karanlık sokağın köşesinde, üzerlerinde siyah redingotları; kimi şalvarlı, kimi poturlu, kimi çakşırlı, kimi de pantolonlu bir erkek kalabalığı köşedeki bir direğin etrafında toplanmıştır. Bazıları yakalı, kravatlı; kimi fesli, kimi sakallı, kimi sinekkaydı traşlıdır.

Bir el patlama sesi duyulur. Bunu gökyüzündeki bir işaret fişeğinin parıltısı izler. Birden kalabalığın ortasındaki direğin tepesinde bir ışık canlanır. Şiddeti giderek artan ışık, oradakilerin yüzünde parlar ve tüm sokağı aydınlatır.

40 yıllık imtiyazla Londra merkezli kurulan İzmir Havagazı Kumpanyası’nın kurduğu Gazhane çalışmaya başlamış, ilk sokak lambası aydınlatma denemesi başarıyla sonuçlanmıştır.

Böylece İzmir’de, taş kömürünün yüksek sıcaklıkta damıtılması yoluyla üretilen havagazı önce yabancıların oturduğu semtler olmak üzere sokakları aydınlatmaya başlar.

Yakılan kömür tozlarının birikmemesi için şehrin en çok rüzgâr alan bölgesi olan Alsancak’ta kurulan fabrika 1904 yılına kadar İzmir’in evlerini ve sokaklarını aydınlatmaya devam edecektir.

Sene 2006, Karaburun, İzmir

Bir grup insan İzmir’in Karaburun ilçesinde bir araya gelerek dünyanın yoksullarının, ötekilerinin, dışlanmışlarının hikâyelerini anlatmaya koyulur. Sesleri onların sesine karışıyor, kelimeleri yeni bir çağ arayışında, kazmayı daha derine, daha derine vuruyorlar. Bilimle yapıyorlar bunu; sosyolojiyle, felsefeyle, sanatla ve estetikle… Ülkenin ve dünyanın sorunlarını masaya yatırıp hararetli tartışmalara giriyorlar. Adına, 1.Karaburun Bilim Kongresi diyorlar.

Geçmişi gelecekle harmanlamak alışkanlıkları. Kuşku duymak, soru sormak, tartışmak vazgeçilmez yöntemleri. İtaat etmemek ise en temel değerleri.

Ülke karanlıktan karanlığa savrulurken, her sene yineliyorlar kongrelerini. Yeni tartışmalar açarak, yeni arayışlar yaparak, yeni sözler geliştirerek…


Gazhane'de Bilim Kongresi
Sene 2022, Alsancak, İzmir, Havagazı Fabrikası.

Dökümhanedeyiz.

Sözcükler tavında dövülüyor burada, sanat felsefeyle tartışıyor, umut ile düş birbirine karışıyor, bilim üretiliyor.

Ekranda “yarınların şafağında ezilenlerin seçimi” yazısı, altında “16.Karaburun Bilim Kongresi” Heyecanlı, cıvıl cıvıl bir kalabalık var içeride.

Her sene Karaburun’da yapılan, geçen yıl ise pandemi koşullarında yapılamayan kongre, bu kez mekânsızlıktan Karaburun’da değil; İzmir, Alsancak’taki Havagazı Fabrikasında yapılıyor. Bacası tütmüyor; katran havuzu, fırınları, gazometresi yok artık bu mekânın; ambarı, sayaçları, makine dairesi, su deposu ve atölyeleri yok! 2007’de bir kültür sanat kompleksine dönüştürülmüş Gazhane. İçeride Adorno’nun sesi dolaşıyor, kulaklarda “bilim itaatsiz olana ihtiyaç duyar” fısıltısı…

Bahçeye çıkıyoruz, Makine Dairesi’nin bir tarafında kütüphane, diğerinde modern tuvaletler. Hepsi tam erişebilir. Ortadaki meydanda sıra sıra dizilmiş stantlar, üzerinde poster ve bildiriler, tarih ve felsefe kitapları; etrafında kadınlı erkekli kalabalık, etik ve sosyoloji söyleşileri. Üzerlerinde serin bir rüzgâr, içinde Bedrettin’den, Börklüce’den, Torlak Kemal’den fısıltılar.


Modern Gazhane
Ekonomi politiğin ustaları Korkut Boratav ve Taner Timur’un sözleri saçılıyor bu sefer ekrandan. İkisi 62 yıllık arkadaşlar. Bugünlere birbirinden öğrenip, birbirini eleştirerek varmışlar. “Sermaye ve iktidar işçi sınıfına karşı” diye konuşuyor Borotav. Son üç yılda reel ücret kaybı yüzde ise %7 diyor. Son 7 yılda sömürü oranı %93 artmış. Aynı dönemde üretici fiyatlarıyla %15, milli gelir esas alındığında ise %25 gerileme olmuş ücretlerde. Sermayenin altın çağı diye niteliyor son yılları. OHAL’n kanatları altında semiren patronlar, TC tarihinin en eşitsiz ve derin bölüşüm sorunu, sürdürülemez sınıfsal gaddarlık, çaresiz ve örgütsüz bırakılmış emek, siyasal İslamın acımasızlığı altında inleyen çalışanlar, korona günlerinde dahi bütçesini emekçilerden esirgeyen dünyadaki nadir ülkelerden biri…

Konuşmalar birbiri ardına devam ediyor. Yeni arayışların ürettiği yeni sözler, yeni kavramlar dolduruyor salonu. Hintli bir filozofun sözleri geliyor dile;

“Her ülke tarihsel olarak hak ettiği faşizmini yaşar.”

Bölüşüm ilişkilerini rakamlara vuruyor bir diğeri; Avrupa’da %5 olan asgari ücretle çalışanların oranı Türkiye’de %57 diyor; gerçekte ise tüm çalışanların üçte ikisi. İslamcı faşizmin iktisadi koşullarını sıralıyor; grevsiz iş yaşamı, ucuz mülteci işgücü, sendikalara egemen olan iktidarın emek sermaye ilişkilerine hâkim olma hali…


Karaburun Civa Madeni
Saip Dağı’nda bir Civa Fabrikası

İzmir’in çağdaş yüzü, yeni başkanı Tunç Soyer.

Simavna Kadısıoğlu Şeyh Bedrettin’in sesine kulak verip Börklüce Mustafa’nın ayak izlerinden yürür mü, bilmem?

Yürürse eğer, orada Saip Dağı’nın eteklerinde, bir manastırın gölgeliklerinde eski bir cıva fabrikasının tarihe göz kırpan siluetinin görür mü?

Sahipsiz bir tarih yatıyor orada, eski bir cıva fabrikasının kalıntılarında Bedrettin ruhuna lâyık bir kültür merkezi yaparak 604 yıllık bir tarihe selam durur mu?

Kaybeder miyiz?

 Onlar ki Karaburun sırtlarında bir avuç aydındılar.

 Onlar ki insanlığın geleceği için sözlerini, 16 yıldan beri dağlara, taşlara fısıldarlar. Ve dahi cümle gayretleri binlerin, milyonların kalbine umut olsun çabasındadırlar.

Hiç kaybeder miyiz?

https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/16-karaburun-bilim-kongresi-tarihin-borclu-oldugu-topraklarda-aforizmalar,36743

24 Ağustos 2022 Çarşamba

Orada bir köy var mı uzakta?

 

Yusuf Nazım
İmece Zamanı | Nisan 2022

Karın ve zemherinin topraklarında edebiyatın karıncaları iş başında! Teşekkürler Metin Kaya.

Orada bir köy vardı, uzakta. 

Adı Sulakçayır’dı, Yünbüken ya da Maçvet; Saskara ya da Piklop da olabilirdi; Hoçvan, Ölçek ya da  Yaylacık da; Ahaşen olsa da fark etmezdi…

Orada bir köy vardı eskiden, uzakta... 

Hep aynı coğrafyada yeşeren hayatın adıydılar; hep aynı suların can verdiği, aynı toprağın bağrında büyüttüğü; hep aynı umutların yeşerdiği hayatın adı…

Bir zamanlar hayalleri olan; çayırlarında öbek öbek sürülerin toplandığı, harmanlarında kazların, tavukların otladığı…

Orada bir köy vardı eskiden.

Uçsuz bucaksız bozkırları olan; şırıl şırıl akan dereleri, soğuk pınarları, yeşilin her rengine boyanmış bayırları… 

İşte, o köy bizim köyümüzdü! 

Renk renk çiçeklerle bezenmiş, beline kadar çayırları vardı çocukların, genç kızların... 

Damların saçak altlarında, ikindiüstü sohbetlerinde şen şakrak hikâyeler anlatan, kırmızı yanaklı insanları vardı…

Atını yorga süren, düğünlerde papağa binen; öfkesi haksıza, yalana, dolana sert; paylaşmada cömert, dayanışmada mert; yağız, deli kanlı gençleri vardı. İşte o yağız deli kanlı gençlerin cüretkâr hayalleri vardı.

Ve tarlada ekin eken, derede çamaşır yuyan, kuşlukta aheste aheste su taşıyan; sırtında dünya yüküyle yaşayan çilekeş kadınları vardı. Dertleri çok ama neşesi eksiksiz, bitmeyen çeşme başı sohbetleriyle genç kızları vardı...

* * *


Şimdi o köy yok! 

Şimdi uzaklarda başka bir köy var! 

Öyle uzaklarda ki, o köy benim köyüm değil artık!

Bir görsen, nasıl da değişmiş mevsimleri. Suları azalmış, yok olmuş koyun sürüleri. Yolları dersen hala taşlı, toz toprak içinde. Dağları dertli, yaylaları viran; süreni yok, keder içinde kalmış tarlaları. 

Bakmayın elektriğin gelmesine, traktörün sürmesine, evinde çeşmenin akmasına. Sen ki halâ toprağımsın, toprağım gibi kokuyorsun. Lâkin hala yoksunsun; eksen para etmeyecek tahılın, ekmesen açsın! Çocukların sofrada boynu bükük, ele-güne muhtaçsın!

Bilirim, bir süredir haramiler kol geziyor oralarda. Paraları çok, kanunları destursuz, vekilleri iş başında.

Bulunca fırsatını, el koymaya hazırlar; bağına, bahçene, toprağına; son damlasına dek suyuna. 

Öyle kurumuş ki sofran, öyle küçülmüş ki lokman, öyle azalmış ki mecalin. 

Hele biraz daha bekle, hele biraz daha yum gözünü; derelerine HES’ler yapacaklar senin, dağlarına duble yollar, ovalarına fabrikalar… 

Toprağından kovacaklar seni! Ekmeğini üç kuruşa alacaklar; seni ırgat, seni maraba, seni köle yapacaklar… 

Büyük kentler yolunu gözleyecek senin. İşsizlik bekleyecek oralarda seni; açlık, yokluk, yoksunluk bekleyecek.

Çaresiz, varoşlara göçeceksin. Kahvehaneler mekânın olacak, sokaklar yurdun; madenlere sokacaklar seni, naylon çadırlarda diri diri yakacaklar! Sağ kalırsan eğer, mahkemede sürünmek de cabası... 

Suyunu parayla satacaklar sana, bilesin; peynirini gramla. Unutacaksın et yemeyi, süt içmeyi. Ciğerlerin görmeyecek bundan böyle temiz havayı, şöyle derin derin çekip içine, ohh deyip solumayı… 

Yaşamak bile lüks gelecek sana; gün yüzü görmeyecek, esrara, tinere alışacak çocukların.

* * * 


İşte o köy! 

Uzaklardaki! 

Ekmeği temiz, toprağı hala cömert, hala vefalı. 

Yeter ki dokun, yeter ki sev, yeter ki terk etme diyarını! Bir versen bin vermeye hazır. Yeter ki sahip çık yurduna! Yeter ki yârin yanağından gayri, her şeyde, hep beraber! Yeter ki kaptırma lokmanı eşkıyaya. 

Şöyle bir bakıyorum… 

Orada bir köy var mı uzakta? 

O köy kimin köyü şimdi sahi? 

Nicedir tütmez olmuş bacaları; damları ıssız, duvarları dermansız, dokunsan yıkılacak sanki!

Nicedir içmedim pınarından, tatmadım suyundan.

Kaç zamandır varamadım kapısına, oturmadım divanına. 

Bak, nasıl da mahzun görünüyor uzaktan, nasıl da boynu bükük, nasıl da yoksun.

Ama olsun!

Toprağı hala buram buram, çayırları memleketim kokuyor, dağları hasretim…




15 Haziran 2022 Çarşamba

Bizi unutmayın!

Yusuf Nazım

T24 | 14 Haziran 2022

"Bizi unutmayın!"

Ayrılırken böyle demişti Diyarbakırlı Mehmet.

Ateşin, barutun, hoyratlığın coğrafyasında yaşıyordu.

Gözleri, masum bir çocuğunki gibi ışıl ışıldı. Üzerinde geleneksel giysileriyle vedalaşırken, yüzüne vuran yüreğindeki o sıcak sevecenlikle böyle demişti:

“Gidiyorsunuz ama bizi unutmayın!”


Gerçeğin peşinde gazeteciler

Şubat 2016, Diyarbakır.

Tarihimize “hendek çatışmaları” diye geçen kara günlerdi. Türkiye’nin batı illerinden gazetecilerin, çatışmalı alanlarda baskı altında çalışan meslektaşlarıyla dayanışmak amacıyla başlattığı Haber Nöbeti kapsamında Diyarbakır’daydık.

Şiddetin, zorun, meşakkatin günleriydi.

Diyarbakır’a, Sur’a, Bağlar’a kulak vermiş, insanın ve tarihinin moloz yığınlarına karışarak Dicle’nin suları ile buluşmasın tanıklık etmiştik.

Sokak başlarında siperleri, yıkılmış sokakları, harap olmuş evleri görmüş; yasağa boğulmuş semtlerde halkla sohbet etmiş, taziye evlerini ziyaret etmiştik.

Bütün bu ateşin, acının ve hoyratlığın içerisinde gerçeğin peşinde koşan birçok gazeteciyi tanımıştık.

Bunlardan biri de, üç çocuk babası, 22 yıllık öğretmen; gazeteci Mehmet Şahin’di.

Bir yandan öğrencilerine Türkçe okuma yazmayı öğretirken; okul çıkışlarında bölgesel bir televizyon kanalı olan Gün TV’ye gidiyor, geleneksel Kürt giysileri içinde Kürt kültürüne ilişkin programlar yapıyordu.

Onu, yöresel halı ve kilimlerden oluşan stüdyoda, rengârenk giysileri içinde govendler ve stranlar eşliğinde görmek bir hoştu.

Bizi ağırlamaktan o sorumluydu. Görünce hemen yanımıza geliyor, yüzünde eksik olmayan o masum sevecenlikle gülümsüyor, bizi nasıl ağırlayacağının telaşında ne yapacağını bilemiyordu.

Bir haftalık Haber Nöbeti’nin ardından Diyarbakırlı gazetecileri, devam eden bir kasırganın ortasında bırakarak ayrıldık.

*  *  *

Temmuz 2016, darbe günleri.

AKP-Cemaat çekişmesi açık bir kavgaya dönmüş, bir kesim işi darbe yapmaya kadar götürmüştü.

Darbe girişimi, AKP’ye bulunmaz bir fırsat daha sunmuştu. Bütün sol, sosyalist ve Kürt medyası da ateş altındaydı. Kürt illerinde faaliyet gösteren bağımsız ve özgür yayın yapan tüm medya organları kapatılmıştı.

Başlatılan cadı avında, ilk işten çıkarılan KHK’lılar arasında Diyarbakırlı Mehmet Şahin de vardı.

Geleneksel Kürt giysileri içinde govend başında, stran söyleyip program yaparken tanıdığım; gülünce gözleriyle gülen; yüzü, masum bir çocuğunki gibi sevecen, üç çocuk babası Mehmet, 22 yıllık öğretmenlik mesleğinden men edilmekle kalmamış, gözaltına alınmıştı…

Çoğu kez gerçek bakılmayan taraftaydı

Haziran 2022.

Haberler kötücül, haberler hoyrat, haberler ışık hızında akıyordu. Gazetelere kanun hükmünde tehditler, televizyonlara sansür, kelimelere para cezası gırla gitmekte.

Konserler yasaklanıyor, meydanlar şarkı sözlerine dar ediliyor, sesler ve sözler prangalanmak isteniyordu.

Okmeydanı yoksullarının kent dışına sürülmesi haberden bile değildi. Marmaris Kızılbük Koyu’nda talan, ASOS’da tarih kırımı; İstanbul Çekmeköy’de, İzmir Çiğli/Maltepe’de demir ve beton yeşile hükmediyor, gözü dönmüş bir yağmadır almış başını gidiyordu.

Başka bir haber, aynı ışık hızında, bu sefer Diyarbakır’dandı. Gerçeğin acı dilini kullanarak haber yapmaya tam teşebbüsten 21 Kürt gazeteci gözaltındaydı.

Ne de olsa ateşin, barutun, acının kavurduğu bir coğrafyaydı.

Bir kısım gazeteci ateşten bir gömleği sırtlarına giyinmiş, önlerine döşenmiş kızgın korların üzerine çırılçıplak ayaklarıyla basa basa yürüyorlardı.

Kalemleri sert, dilleri acı; haberleri ise öfke topluyordu.

Gerçeği eğip bükmeden vermeye çalışıyor, kendileri de eğilip bükülmüyorlardı.

Çoğu kez gerçek, bakılmayan taraftaydı. Ve o tarafa bakmak tehlikeliydi. Onlarsa, her daim görünmez olana bakıyor, gerçeğin karanlık suratına ayna tutuyorlardı.

Sosyal medyadaki resimlere şöyle bir baktım.

Erkeği kadını, genci yaşlısı, toyu ağırbaşlısı; tam 21 gazeteci arasında tanıdım onu!

Mehmet’ti o!

Gözlerinde ışık, yüzünde sevecenlik; gülünce gözleriyle gülen, dost görünce çocuk gibi sevinen Mehmet’ti!

Diyarbakırlı, üç çocuk babası, KHK’lı olmasaydı eğer 28 yıllık öğretmen; govend başı, stranların, kılamları araştırıcısı Mehmet Şahin bir kez daha gözaltındaydı.

Önümdeki resimlere göz gezdirdim. Adları Serdar’dı, Safiye’ydi, Gülşen’di; Aziz’di adı; Lezgin’di, Zeynel’di, Elif’ti. Ne fark ederdi ki, hepsi birden Mehmet’ti.

Bakınca anlıyordum; her biri Mehmet gibi dost, onun gibi civanmert, onun kadar sevecendi; her biri kalemi dik, cesur gazeteci, gerçeğin peşinde, gözü pek serüvenciydi.

*  *  *

Gazeteci, öğretmen Mehmet Şahin.

Sesi hep kulaklarımdaydı, hiç gitmedi:

“Gidiyorsunuz ama unutmayın bizi!” demişti.

Biz gittikten sonra, o demirden kasırga fütursuzca esmeye devam etmişti. Birlikte zehirlenmişti iklimlerimiz; hep beraber kararmıştı ortak gökyüzümüz.

Lâkin bunca zaman geçti, yine de azalmadı sevincimiz.

Ayrımsız, hep insandan yana olmak güzeldi. En az onun kadar ağaçtan, börtüden, ve böcekten yana; dağlardan, derelerden, tepelerden…

Sömürünün, bastırmanın, savaşların ve silahların olmadığı bir dünyadan yana.

Bu yüzden bir an olsun kaybetmedik neşemizi.

O çocuk masumiyeti halâ gözlerimin önünde.

Gittik ama unutmadık sizi!

https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/bizi-unutmayin,35587



11 Haziran 2022 Cumartesi

Hınç dolusunuz!

Yusuf Nazım
T24 | 7 Haziran 2022


Hınç dolusunuz!

 

Ağzınızın fermuarı nicedir bozuk. Suçu ayan beyan olmuş, foyası ortalığa saçılmış, ne yana kaçacağını bilemez yavuz hırsız gibi öfkeli, hırçın, deli dolusunuz.

 

Evinin anahtarını size emanet etmiş komşunun mallarını, pazarda haraç mezat satarken yakalanmış; şaşkın, gözü karamış, yüzü kızarmış suçlu gibisiniz. 

 

Her biriniz, geldiğiniz mahalleyi çoktan unutmuşsunuz. 

 

Bir eliniz yağda, bir eliniz balda, milletin sırtına basa basa yükseldiğiniz sırça köşklerinizden, tahtlarınızdan, saraylarınızdan dünyaya kibirle bakıyorsunuz.

 

Tek bir gün hakarete, küfüre bulaşmazsa diliniz, sanki eksik kalacaksınız. 

 

Yıllar yılı bu toplumun anasını ağlatmış, nicesinin hayatını söndürmüş, nicesini işsiz, perişan bırakmışsınız. Duvarınızda kılıç gibi asılı, kanun hükmünde emirleriniz. Dilediğiniz kulunuzu aşsız, dilediğinizi başsız bırakmaya hazırsınız. Sahi söylesenize, açım diye sokağa fırlayana niye böyle öfke dolusunuz?

 

Eminim sizlerin de eli öpülesi yaşlı ananız, babanız vardır. Sizin de aynı yastığa baş koyduğunuz yâriniz, yârenleriniz… Eminim akşamları, sizin de yolunuzu gözlüyordur çocuklarınız. 

 

Lâkin hiç düşünmez misiniz; ya görmüş olurlarsa cam ekranda sizi, kendinizden geçmiş, uluorta höykürürken suretinizi? 

 

Görüp de korkmazlar mı; yüzünüz kızarmış, gözleriniz pörtlemiş, hezeyan içinde ülkeye saçılırken nefretinizi.

 

Senelerdir hak bilmez, halden anlamaz, kanun tanımaz şekilde ülkenin tarlalarına dadanmışsınız.

 

Şerle çoğalmış, hileyle yol almış, maşallah doymak bilmez iştahınızla, bir çekirge sürüsü gibisiniz.

 

Üstelik yatıp kalkıp, tarla sahibinin yüzüne tükürmekten zevk alır gibi de bir haliniz var. 

 

Merak buyurup, bir an olsun geri dönüp bakmaz mısınız, tıksırıncaya kadar yiyip içtikten sonra neye benziyor talan ettiğiniz eseriniz.

 

Söylesenize, niye böyle hınç dolusunuz?

 

Anlıyorum ki anaların yanında oğullarını, oğullarının yanında analarını küçük düşürmekten hicap duymuyorsunuz. Zaman oluyor şerefsiz buyuruyor, zaman oluyor yalancı, kanı bozuk; zaman oluyor hain yerine koyuyorsunuz halkı. Gerçekten merak ediyorum, kendi yurttaşlarınıza hakaret edip, bu kadar aşağılamaktan ne kadar mutlusunuz?

 

Görüyorum, bürokrasinin her kademesine kene gibi yapışmışsınız. Yediğiniz önünüzde, yemediğiniz arkanızda, yedi ceddinize yetecek kuleler yaptırmakla meşgulsünüz. Sefahatiniz sonsuza dek sürsün diye çalmadığınız kapı, açmadığınız kasa, başvurmadığınız hile kalmamış, görevinizi lâyıkıyla değil, liyâkatsızca yapmaya alışmışsınız! Yalaya yalaya doyamadığınız bu devran, yoksa ilelebet sürecek mi sanıyorsunuz?

 

Ağzınızı her açtığınızda, Allah’ın adıyla başlıyor cümle haram sözcükler. Tanrı günahlarınızı affeder mi bilmem; sınırsız bir gaflet, karanlık bir cehalet içindesiniz. Kelimeler ağır ağır değil, hızla kirleniyor dilinizde. Küfrün bini bir para; kinle büyüyor, nefretle söyleniyor sözler, her sözcük bir kurşun, her kurşun bir yara.

 

O yara vicdanlarda, o yara insanların bağırlarında; onurlarında; kanıyor, hemen her gün kanıyor.

 

Bu nasıl kin, ne menem bir husumet içindesiniz? Hep yalanla yatıp riya ile kalkar olmuşsunuz, öylesine alışmışsınız ki hayal satmaya; öylesine korkuyorsunuz ki gerçeğin penceresinden bakmaya… Biri çıksa, yüzünüze dursa; gerçek bir söz söylese, iki laf etse, olanca nefretinizi oracıkta kusacak gibisiniz.

 

Bilmiyorum, niye böyle hınç dolusunuz?

 

Malûm, yıldızları ışıltılı, kuleleri yüksektir sarayların. Farkında mısınız, içinden çıktığınız ahaliye şimdi çok uzaktasınız. Bugün ak dediyseniz, yarın karadır; varsıla hep kör, yoksula keskin kılıcınız, takiyede ise pek ustasınız. 

 

Biliriz, bugüne dek çok çalıştınız, çok yoruldunuz; hayır hasenat işleriyle pek meşguldünüz. Siz öğrenmediniz ama kullarınıza şükretmeyi öğretmekte pek hevesliydiniz.

 

Yaşadığınız sihirli kulelere öylesine hapsolmuşsunuz ki; vicdanınızın pınarı kurumuş, gözleriniz kapalı, kulaklarınız tıkalı, görmek istemiyor ya da kör olmuşsunuz.

 

Hemen her gün hor görüp, hakir bulduklarınız var ya; fazlasında gözü yok onların. Emeğinin, alın terinin karşılığını almak; ele güne muhtaç olmadan, onurlarını incitmeden, gururlarını kırdırmadan yaşamak istiyorlar!

 

Sizce çok mu şey istiyor onlar?

 

Haydi geçtik sırça köşklerde, saraylarda yaşamayı; haydi geçtik çoluk çocuk üç öğün, dolu dolu sofralara oturmayı; haydi geçtik üçer beşer yağlı ballı maaşlara boğulmayı;

 

Haberiniz var mı, ‘kullarınız’ barınamıyor, et yiyemiyor, süt içemiyor!

 

Sorsan mecali yok anlatmaya. Sorsan içi yanmış; bir dokun, bin ah işit. Anlatsa, görüyorum tahammülün yok duymaya.

 

Sahi, niye böyle hınç dolusunuz?


Biliyorum, bugün güçlüsünüz. Olmaya ki hık dese, ocağını söndürür; mık dese, alimallah sürüm sürüm süründürürsünüz. Malûm, devletin sopası elinizde, hele bir çıkarsın gıkını, hele bir ses etsin, gelenin geçenin başına vurmakta pek mahirsiniz.

 

Lâkin büyüklerimiz bir söz söylemiştir, kulaklara küpe;

 

“Zülüm ile abâd olanın ahiri berbat olurmuş” bilir misiniz?


https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/hinc-dolusunuz,35528