17 Ekim 2020 Cumartesi

Ölü bir Kürt’le söyleşi

Yusuf Nazım
T24 | 17 Ekim 2020


Haber ağır ağır sızdı.

Satır satır büyüdü ülkenin gündemine.

Sözler tedirgin, manşetler çekimser, başlıklar ürkekçeydi.

“Van’ın Çatak ilçesinden…” diye başladı bir haber; sonra “Şırnak, Beytüşşebap…” diye devam etti…

İki köylü gözaltına alınmıştı!

Sonra, tanıdık sözcükler yürüdü üzerimize; “operasyon, askeri helikopter, kayıp, hastane, yoğun bakım…” 

Bıçak açmadı ağızları bir süre, çıt çıkmadı.

Suçlamalar muhatapsız, iddialar karşılıksız, sorular hep yanıtsız kaldı.

Derken…

Derken; “Servet Turgut öldü!” dedi bir ses!

“Servet Turgut öldü! Osman Şiban ise, hafızası kayıp, ağır yaralı!”

Derhal devlet katında el konuldu olaya; valiler teyakkuza, savcılar hazır ola geçti; soruşturmaya ışık hızıyla gizlilik getirildi; kelimeler mühürlendi, sözler yasaklandı… 

“Kürt’ün ölümü”

 “Kürt’ün ölümü” nü yazmak istemiştim oysa ben.

Olmadı, yazamadım!

Şimdi kalbim kırık sözcüklerle dopdolu, ziyankâr sözlerin yurdu.

Şimdi, yetim sözcükler biriktiriyorum belleğimde.

Yarım kalmış heceler durmaksızın birbirini çekiştiriyor.

Hafızamda, yakın bir zamana ait, meçhul bir diyardan bölük pörçük izler.

Madem sözcükler böylesine tehlikeli; madem dirisiyle görüşmek yasak; o halde, ölü bir Kürt’le söyleşmeliyim ben!

Söyler misin savcı bey, ölü bir Kürt’le görüşmemde bir sakınca var mıdır?

Aklımda, birbirinden esrarlı, birbirinden kuşkulu, türlü türlü sorular.

Sahi, ölü bir Kürt’e soru sormak yasak mıdır savcı bey?

Servet Turgut öldü!

Çocukları yetim, torunları dedesiz kaldı.

Kürt’ün coğrafyasında babasız kalmak, ne demektir, bilir misiniz?

Sur diplerinde, sokak köşelerinde, çocuk gözlerinde büyür hayalleri onların.

Büyüdükçe köyde ırgat, şehirde gündelikçi, uzak diyarlarda mevsimlik işçi olurlar.

Ne taştan çıkarmak mümkün olur ekmeklerini, ne de topraktan.

Velev ki çocukturlar; gün olur, kolluğa taş atar; gün olur hapis yatar; kamera görmeyen tenhalarda körpecik bedenlerine bin bir türlü kötülük akar.

Sonra, ya eşkıyaya çıkar adları, ya da kaçakçıya.

Hayalleri, daha kendileri büyümeden ölür çocukların.

Beyoğlu’nda tinerci bir genç olarak da çıkar karşımıza; bir çantacı, ya da yankesici olarak da… 

Sağ gitti, ölü döndü geçende!

Servet Turgut öldü!

Osman Şiban ise ağır yaralı.

“Kayalardan düştü” dedi vali bey.

Kaç çocuğu yetim kaldı, kaçı gurbet elde, kaçı işsiz, öğrenci, bunu söylemedi.

Henüz sevmelere doyulmamış kaç torun bıraktı geride, bunu da söylemedi.

Onlar için “helikopterden atıldı” dediler de, inanmadık.

Aslı astarı var mıydı, bilemedik.

Onlar yoğun bakımdayken beyler, paşalar dayanmıştı hastane kapısına; sorduk soruşturduk, öğrenemedik.

Lakin tek bir şeyi anladık:

Tarlasında, önünde torbası, çuvaldızı elinde; 64 yaşındaydı Servet Turgut, sağ gitti, ölü döndü geçende!

 

Şimdi bütün sözler sakıncalı.

Şimdi yasak sözcükler dizilmiş boğazıma, düğüm düğüm.

Şimdi aklımın çengeline takılmış türlü türlü sorular, içimde önlenemez bir merak.

Çaresiz, ölü bir Kürt’le konuşmak istiyorum.

Sahi, ölü bir Kürt’le konuşmak nasıl olur sizce?

Savcı bey bir şey der mi?

Ölü bir Kürt’le konuşursam, kızar mı?

Onunla bir röportaj yapsam, malum manşetlerde yer var mı?

Hiçbir şeyden, ama hiçbir şeyden emin değilim.

Sorsam, aklımdaki sorular yanıt bulacak mı, bilmiyorum.

Sormasam, beni yiyip bitirecek bu merak, kendiliğinden kaybolacak mı, bunu da bilmiyorum.

Bildiğim tek şey var! Bilmekten emin olduğum şey; gerçek neyse, onu bilmek, onunla yüzleşmek istiyorum!

Bunun içindir ki, söylenmesi günah, haram sözcükler biriktiriyorum ezberimde.

Birbirinden gizemli, birbirine uzak, birbirinden saklı sözcükler.

Her şeyden öte, bütün bilmediklerimi, ölü bir Kürt’ten öğrenmek istiyorum! 

Taş olsa dile gelir, beton olsa duyardı

Servet Turgut öldü!

Şırnak’ın Beytüşşebap ilçesindendi; Çığlıca köyünün Yoğurtlu mezrasından.

Elinde çuvaldızı, yanında torbaları vardı.

7 çocuk büyütmüş, 8 torun sahibiydi. En küçük torunu 6 aylıktı, 2 ay önce gitti, kucağına aldı; öptü, kokladı, sevdi…

Bir gün askerler bastı tarlasını, alıp götürdüler onu. Osman Şiban ile birlikte bir helikoptere bindirdiler.

Yakınları feryat figan etti, çığlıkları arşa ulaştı.

Taş olsa dile gelir, beton olsa duyardı, lakin kimsecikler duymadı.

20 gün sonrasıydı. Kemikleri kırılmış, ciğerleri patlamış, beyni parçalanmış olarak hastanede öldü!

Osman Şiban ise hafızasını kaybetti.

Vali bey hemen açıklama yaptı; cümle resmi erkân, haber ajansları, manşetler yan yana dizildiler;

“Kaçıyordu, kayalardan düştü” dediler…

 *  *  *

 Şimdilerde sözler sakıncalı.

Şimdi tekmil ajanslar görev başında; bütün sesler kısılmış, sorular karşılıksız.

Bense uzaklardayım.

Boğazımda düğüm düğüm kalmış bir sözün tam ortasındayım.

Aklım, yaralı sözcüklerde; bir korku ikliminden sıyrılmış endişeli, tedirgin ve cılız seslerde.

Yüreğimde soğuk bir ıssızlık, ruhumsa uzak diyarların izbeliklerinde.

 

“Osman Şiban sana ne oldu?

Gözlerin niye böyle kan çanağı, yüzün mosmor, beynin kanamalı?

Peki ya sen; Servet Turgut?

Söylesene neden öldün?

Ciğerlerin niye böyle pare pare; kafatasın çökmüş, vücudunda kırılmamış kemik yok?

Ya askerler, operasyon, helikopter?”

Peki ya çocukların, torunun; tarlan, tırpanın, çuvaldızın, torban…”

 

Sorular, sorular, sorular...

Zaman, bir şimendifer gibi geçiyor üzerimden, bir şeyler yapmalıyım.

Yüreğime mıh gibi saplanmış o şeyi, çekip çıkarmalıyım.

Sayın savcı ne der, ne düşünür, bilmem?

Havsalamda henüz söylenmemiş sözler, dudağımda yarım kalmış kırık dökük sözcükler.

Oralarda bir yerlerde, çoktan derdest edilmiş bile gazeteciler.

Oysa ben, “Kürt’ün ölümü” nü yazmak istemiştim!

Şimdi anlıyorum, belli ki yolu yok bu girdaptan kurtulmanın.

Başka yolu yok yüreğime saplanmış o şeyi, çıkarıp atmanın.

Bu yüzden “Kürt’ün ölümü” nü yazmaya başlamışken, son sözümü söylemek istiyorum.

Varıp mezarına, ölü bir Kürt’le söyleşmek istiyorum!

https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/olu-bir-kurt-le-soylesi,28389


24 Eylül 2020 Perşembe


Yusuf Nazım
T24 | 24 Eylül 2020

Barikat deyince aklıma, nedense hep Paris’in barikatları gelir.

Victor Hugo’nun klasiği Sefiller ’deki 1789 Fransız İhtilali sırasında Paris’in sokaklarında kurulan barikatlar.

Ya da, 1871’de, dünyadaki ilk işçi devrimi sırasında, yine Paris’in yoksul semtlerini donatan barikatlar.

18 Mart 1871’de Paris halkı ayaklanarak kentin yönetimini ele geçirir. 72 gün sürecek Komün yönetimine karşı, kilisenin ve büyük toprak sahiplerinin desteğindeki Versailles kuvvetleri harekete geçer. Paris halkı devrimi savunmak üzere şehrin sokaklarında sayısız barikat kurar.

Güçlü Versailles ordusuna karşı Paris Komünü büyük bir mücadeleye girişir.

En büyük direnişi işçi semtleri gösterir. Paris’in ayak takımı, yoksulları, emekçileri bu semtlerdeki barikatların arkasında sonuna kadar savaşırlar. Burjuvazinin askerleri, buralarda akıl almaz, ölümüne bir dirençle karşılaşır. Bu amansız direnişten dolayı en son girilen semtler de buralar olur. 

Paris’in son barikatı 28 Mayıs’ta düşer. Kayıtlara “kanlı hafta” olarak geçecek bu günlerin sonunda 30 bin direnişçi acımasızca öldürülür, tarihin ilk işçi devrimi yenilir, gericilik ve karşı devrim kazanır.


*  *  *

Barikat!

Zayıf olanın, güçlü olana karşı kendini savunmak amacıyla kurduğu bir tahkimat biçimi.

Bir saldırı karşısında durmak, kendinden çok daha güçlü kuvvetlere karşı direnmek ve sahip olunan alanı ya da bu alandaki güçleri korumak amacıyla ele ne geçirilirse kullanılan; taştan, ağaçtan, demirden, çeşitli eşyalardan oluşturulan derme çatma direniş mevziisi…

Çoğu kez haklının, güçlüye karşı kurduğu etten, kemikten, kandan, acıdan ve terden oluşan bir yığınak.

Haklı olanın haksız olana; kalabalık ama zayıf olanın, sayıca az ama güçlü olana; ezilenin ezene, alttakinin üsttekine yönelik, ötekinin egemen olana karşı kullandığı bir savunma sistemi.

Öte tarafındakilerce üzerine, tarihsel bir kinle büyümüş, sınıfsal bir nefretle biçimlenmiş, ölçüsüzce bir şiddetin boşaltıldığı, beri tarafındakilerce ise canla başla savunulduğu bir savaşım hattı…

Bazen kuşatılmış bir şehrin daracık sokaklarında görürüz onu, bazen yoksul semtlerin isyana kalkmış caddelerinde, bazan da küçük köylerin dağlarına, derelerine, yaylalarına çıkan yollarında…


*  *  *

Önceki gündü.

Ülkeye başkentlik yapan bir şehrin hastanesinde gördük onu!

Ankara’da, Keçiören Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde bir yoğun bakımın giriş kapısındaydı!

Beyaz, mavi önlüklerden, cerrahi maskelerden, stetoskoplardan, ameliyat eldivenlerinden oluşan bir barikat!

Ellerden, ayaklardan, dizlerden ve omuzlardan meydana gelmiş; korkudan, endişeden, etten, deriden ve terden ibaret bir barikat… 

Bireysel bir taşkınlık, acıyla meydana gelmiş bir boşalma, münferit bir olaymış gibi görünse de, gerçekte beslene beslene semirmiş, birike birike çoğalmış kültürel bir sefaletin bir hastane kapısında zuhur etmiş hali…

Bir tarafında iyiliğin ve iyileştirmenin, öte tarafında kötülüğün; kötücüllüğün yer aldığı bir barikat…

İronik geldi bana.

Başkentin ortasında bir barikat!

Her iki tarafında, birbirinden ayrı, iki farklı dünya; iyiliği ve kötülüğü temsil eden iki ayrı güç; karanlık ve aydınlığın çatışması.

Barikatın bir yanında Hipokrat yeminli, her koşulda yaşatmaya ant içmiş hekimler; sağlık emekçileri; hemşireler, asistanlar, diğer sağlık görevlileri…

Barikatın diğer yanında acı çektirmeye, kan dökmeye, dağıtmaya, yok etmeye koşullanmış, gözü dönmüş bir kalabalık; egemenin telkininden güç almış, cehaletle donanmış, kinle bilenmiş bir güruh!

Barikat zayıf, barikat güçsüz, barikat derme çatma.

O eller olmasa dağılacak; o ayaklar, dizler, omuzlar olmasa geçilecek; o iyilik yapma arzusu olmasa kırılacak kapı, yarılacak o barikat! Biraz aralansa, sızacak kötülük, biraz açılsa kirlenecek beyaz önlükler, biraz zayıflasa, apansız nefret dolacak içeri...

Barikatın arkasında ötekiler; emekçisi, doktoru, hemşiresi, sağlık görevlisi…

Barikatın arkasında iyilik, barikatın arkasında bilim, barikatın arkasında meslek örgütleri, tedavi etme isteği, Türk Tabipleri Birliği…

Barikatın önü karanlık ve puslu; barikatın önünde cehalet kol geziyor, barikatın önünde, kibirle büyümüş, güçle zehirlenmiş bir cesaret gösterisi.

Barikatın arkası şeffaf, barikatın safları tertemiz, ak önlükleri içerisinde insanları pırıl pırıl; arka plansız, hesapsız ve saf…

Barikatın önünde nefret ve linç isteği…

Barikatın ön tarafında manşetler kirli, haber ajansları serseri; arkadan höyküre höyküre yükselen “Türk Tabipler Birliği kapatılsın” sesleri…

*  *  *

Dünya pandemi ile topyekûn mücadelede.

Türkiye’de öyle gözüküyor.

Ama nasıl?

Salgınla mücadelede hemen hemen bütün yük sağlık emekçilerinin omuzlarında. Cephenin en önündeler onlar. Yeri geldiğinde ekipmansız, yeri geldiğinde yetersiz donanımla; yeri geldiğinde izinsiz, aç bitap, ardı arkası kesilmeyen nöbetlerle yangının tam ortasındalar.

Görünmeyen bir düşmanla savaşıyorlar. Kâh cephede, en önde; kâh bir barikatın arkasında görünüyorlar; kâh virüse yakalanıyor, kâh iyileşiyor, kâh ölüyorlar!

Evet, evet, ölüyorlar!

Bu yüzden ki, her gün “ölüyoruz!” çığlıkları yükseliyor hastanelerden.

Salgınla savaşta bugüne kadar 45’i hekim, toplam 95 sağlık çalışanı öldü, her gün bir sağlık emekçisi daha hayatını kaybediyor.

Ülkenin başkentinde ise cehalet bir kez daha bilime meydan okuyor.

Örgütlü kötülükse her yerde; sokakta, manşetlerde, hastane kapılarında, meslek örgütlerini tehdit eden muktedirin dilinde…

Barikat şimdilik sıkı, barikat sağlam; barikat etten, yürekten, cesaretten.

Her şeye rağmen dayanıyor, direniyor.

Cehalete karşı, kötülüğe karşı, karanlığa karşı.

https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/barikat,28117

29 Ağustos 2020 Cumartesi

Yatacak yeriniz, bakacak yüzünüz olmayacak!

 

Yusuf Nazım
T24 | 29 Ağutos 2020

Öldürülen bizim de sevincimizdir

En sonunda korktuğum şey oldu!

Beklediğim o haber geldi; geldi ve keskin bir kılıç gibi indi bir yanıma:

Kesti, doğradı, parçaladı!

Ebru Timtik öldü!” dedi bir ses:

“Ebru Timtik öldü!”

*  *  *

O sese döndüm yüzümü.

Yanaklarında gülüş yığınakları bir kadın gördüm, mesleği adaleti savunmak olan bir hukuk insanını gördüm.

Adaleti arıyordu.

Oysaki ülkesinde, aradığı adaletin parçası değil, kırıntısı dahi yoktu!

Bu yüzden, başkaları için aradığı adaleti, bir hukuk insanı olarak kendisi için dahi bulamadı.

Adilce yargılanmak istedi, temel hukuk ilkelerinden ödün vermedi, boyun da eğmedi!

Adalet dedi, savunma dedi; çabaladı, çırpındı; duyan olmadı!

Gün geldi bütün yollar tıkandı. Durmadı, açlığın üzerine yürüdü, önce açlık grevine, sonra ölüm orucuna başladı.

Dostları, sevenleri vazgeçirmek için çok uğraştı.

Ama o vaz geçmedi!

Ya adalet, ya ölüm dedi!

Açlığın koynunda 238.gündü; adalet gelmeyince ölüm geldi:

“Ebru Timtik öldü!”

*  *  *

Her tarafımıza acı ve ölüm yapışmış gibi.

Düşüyorum, bir boşluktan, başka bir boşluğa.

Tutunacak bir dal olmalı; arkadaşımı arıyorum.

“Öldü” diyorum; “adalet bir kez daha öldü!”

Bahar gibi aydınlık gülüşünü, su gibi sesini, bitmek bilmeyen adalet arayışını aramıza bırakarak gitti.

Kapatıyorum telefonu, geceye bir müzik akıyor usuldan.

Bir şarkının ezgilerinde, vakitsiz gelen bir ölümün hüznü duyuluyor.

Şimdi, gecenin bir yarısında, bilgisayar ekranında kelimeler bir bir boğuluyor.

Şimdi bir evde, bir hastanenin önünde, karanlıkta bir kır bahçesinde, bir köyde, belki bir hukuk bürosunda ve başka başka yerlerde güzel insanların yüzlerinde buğulu bakışları süzülüyor.

Havada bulut bulut hüzün kokusu.

Havada zehir, havada sinsi bir nefretin soluk alıp verişleri, havada yalan ajansların ayak izleri.

Sahi, sordunuz mu hiç, ne istiyor bu insanlar?

Yazsam tanıdık gelecek belki hikâyesi;

Önce gözaltı Ebru, sonra meşhur gizli tanık ifadeleri, ardından gelen tutuklama; kırık bir hukuk çarkının ağır ağır işleyişi, derken verilen bir tahliye kararı…

Sen misin tahliye kararını veren! Kararı veren mahkeme heyetinin acilen dağıtılması, yerine talimatla atanan yenileri; tahliye kararının el çabukluğuyla geri alınması, yeniden yapılan tutuklama; yıldırım hızıyla, duruşmasız verilen mahkûmiyet…

Gerisi malumun ilanı, çoktan ölüp gitmiş bir adalet, çaresizce ölümün koynuna sokulan bedenler. Yitip giden bir can ve sıraya giren diğerleri…

Ölüm ne kolay, ne basit, ne ucuz değil mi bu topraklarda?

Şimdi söyleyin, beğendiniz mi ülkeyi getirdiğiniz hali efendiler?

İşsizim!” diye, çığlık çığlığa meydanlarda kendini yakanlar…

Çocuklarına ekmek götüremediği için boynunu ipe atanlar…

Borcu olan, çaresiz kalan; tecavüze uğrayıp da canına kıyanlar…

Ve şimdilerde, adalet ararken ölen insanlar!

Hukukçuların bile, adalet hakkı için ölümü göze almak zorunda kaldıkları bir ülke.

*  *  *


Soruyorum size, adalet istiyorum diye canına kıyan birine rastladınız mı hiç efendiler?

Dünyamız, 195 ülkeye pay etmiş topraklarını.

Nihayetinde, hepimiz onlardan birindeyiz işte.

Hele bir dönüp bakın çevrenize; yurttaşlarının, hak aramak için bedenlerini, ölüme atmaktan başka çare bulamadığı başka kaç ülke vardır efendiler?

Başka bir şey değil, adil yargılanmak isterken öldü Ebru Timtik!

Sesini duyan olmazsa, 208 gündür açlık grevinde olan Avukat Aytaç Ünsal ise sırada.

Biliyorsunuz değil mi, sadece adil yargılanmak istediler onlar?

Evrensel hukuk ilkelerine uygun, adilce yargılanmak!

Ne saraylar, ne de saltanatlar vardı gözlerinde; katlar ya da yatlar da istemediler, biliyorsunuz değil mi efendiler?

Borsada hisse senetleri, bilmem ne adasında gizli hesaplar, şatafatlı makam odaları ya da ucuzundan bir mevki peşinde olmadıklarını da…

Ne Soma’da ölen 301 madencinin avukatı olmak, ne de KHK ile işten atılanları savunmak zengin etmedi onları; 15 yaşında katledilen Berkin Elvan’ın, işkencede ölen Engin Çeber’in, kendi evinde, ailesinin gözü önünde, kamera kaydıyla öldürülen Dilek Doğan’ın da…

Şemdinli’de, İstanbul’da, Ankara'da kentsel dönüşüm kapsamında evleri yıkılan ise o kentlerin yoksullarıydı. Paralarını değil kalplerini kazanmak mutlu etti onları.

Söylesenize iktidarınızda kaç aydın, kaç gazeteci, kaç bilim insanı sahte iddianamelerle içeri atıldı; kaç avukat, kaç sanatçı, kaç politikacı gizli tanık yalanlarıyla hapse yattı ve yatmaya devam ediyor?

İlla birileri söylemiştir size; ne yolsuzluk ve rüşvetten, ne de pazarlıksız ihaleden kaynaklı servetleri vardır onların; koşulsuz ve sınırsız sevmektir en büyük varlıkları.

İsterseniz gönderin polisinizi, bekçinizi, gizli servislerinizi;

Hele bir bakın kasalarına; araştırın çekmecelerini, kitaplıklarını, banka hesaplarını; göreceksiniz, yalnızca umut etmek ve şarkı söylemekten ibarettir sermayeleri.

Yıllar yılı adına “hizmet” dediğiniz bir suç örgütüyle birlikte yürüyerek nice ölümlere sebep oldunuz.

Sahi saydınız mı, kaç masumun kanına girildi, kaç ocak yıkıldı, kaç can yakıldı efendiler?

*  *  *


Ebru Timtik.

Bir hukuk insanı olarak bazen Somalı madenciyle, bazan evi yıkılan kent yoksullarıyla beraberdi. Nerede işkence gören varsa, Ebru oradaydı.

Kısaca, hep sevdiklerinin yanında durdu, hep onlarla mutlu oldu.

Hem insan olarak, hem mesleği gereği hep mağdurdan yanaydı; mağdur olan her insanı, her canlıyı, her şeyi sevdi.

Ebru’yu anlamak için sevmesini bilmek lazım.

Bir hukuk insanına dahi, adaleti çok görenler, şimdi soruyorum size;

Sahi siz, sevmek nedir bilir misiniz efendiler?

Mesela bir ağacı…

Evet evet, yanlış duymadınız bir ağacı?

Hani öyle kendi bağınızda, bahçenizde; meyvesini yiyeceğiniz ağacı sevmek gibi değil yani.

Meyvesini yemeyeceğinizi, gölgesinde dahi oturmayacağınızı bildiğiniz halde; üstelik kime ait olduğuna bakmaksızın bir ağacı sevmek!

Ya da bir çocuğu…

Hani öyle, illa benim olsun diye değil; besleyip, büyütürken soyum, sopum sürsün diye de değil!

Dünyanın neresinde olursa olsun; hangi dinde, dilde, mezhepte; hangi renkte, ırkta ve kimlikte olursa olsun…

İnsanlık ailesinin bir bireyi diye, kimin olduğuna bakmadan; ayrımsız, eşit, özgürce büyüyebilsin diye sevmek!

Sevmek, kuşkusuz güzel şeydir.

Hele karşılıksız, koşulsuz olursa, daha da güzel şeydir.

Hani öyle balya balya paraları demiyorum ama efendiler!

İçi dolar dolu kasaları, kupon kupon arsaları, bir gecede değiştirilip servete tahvil edilen mevzuatları da değil…

Dağları sevmekten bahsediyorum size efendiler, dağları!

Issız bir vadiyi mesela; vadiden akan dereyi, dereden su içen ceylanı; ormanın koynuna sokulmuş eşsiz güzellikte bir koyu…

Villalarınız çepeçevre boncuk gibi dizilsin diye değil ama; herkesin olsun, herkes kullanabilsin diye efendiler!

Bakışlarınızı görür gibi oluyorum şimdiden; alttan alttan, riyakâr, gulyabani…

Anlıyorum ki hırsınızla vicdanınız arasında merhamete yer kalmamış, tümden bozulmuş şirazeniz.

Hâlbuki iyi bilirsiniz siz, kıldan ince, kılıçtan keskindir geçeceğiniz o köprü.

Öyle böyle değil, çok ama çok can yaktınız, çok ah aldınız, bu ülkeye çok zulmettiniz efendiler!

Boyunuzu çoktan aştı, arşa bile ulaştı, bilmem ki hangi kantar tartacak günahlarınızı, hangi tanrı affedecek sizi?

Biliyorum, duymadınız bile çığlığını; yıktığınız hukuk duvarının dibinde, adalet diye diye can çekişti; öldü bir kadın.

Ne diyeyim; yatacak yeriniz, bakacak yüzünüz olmayacak efendiler!

https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/yatacak-yeriniz-bakacak-yuzunuz-olmayacak,27819



15 Haziran 2020 Pazartesi

Kürtler mi daha tehlikeli, Koronavirüs mü?

Yusuf Nazım
T24 | 15 Haziran 2020


Çok şükür alt ettik koronavirüsü.

Erkenden ilaçlar temin ettik, tez elden karantinalar uyguladık şehirlere, cesaretle sokağa çıkma yasakları ilan ettik.

Eve hapsetsek de çocukları ve 65 yaş üstünü, sonunda dize getirdik ya dünyanın başına musallat olan virüsü.

Sağlık çalışanlarının can siper hane çabalarıyla korkuttuk gözünü, gerilettik virüsü.

Büyük ülkeydik doğrusu.

Yardım talep eden 116 ülkeden, 44 üne yardımlar gönderdik; kolonyalar, formalar, maskeler…

*  *  *

Sonunda yasaklar kalktı.

1 Haziran itibariyle gevşedik, rahatladık.

Derken bir haber geldi:

“Dokunulmazlığı kaldırılan üç milletvekili tutuklandı!”
Nasıl salgın sırasında, HDP’ li belediyelere kayyımlar atandıysa, rahatlama döneminde de milletvekilleri unutulmadı demek!

Virüsü yendik güya, lakin milletin iradesine yenildik.
Arkasından bir haber daha;

“Bir süredir düşüşte olan covid-19 vaka sayısı son on günde %52 artmış.”

Öyle ya, rahatlamıştık nasıl olsa.

Demek ki tam zapt edememişiz virüsü. Ama olsun, Kürt siyasetçileri görevden aldık, vekilleri hapsettik ya!

Belli ki, virüse karşı henüz galip değildik, lakin seçilmiş siyasetçilere karşı yeteri kadar cevvaldik.

Son seçimlerde HDP, çoğunluğu Güneydoğu illerinde olmak üzere 65 belediyede seçimleri açık farkla kazanmıştı. Bunların tamamı, Kürtlerin ağırlıklı olduğu yerlerdi.

Sanırım, “milletin iradesi tecelli etti” deniyor buna...

Demokrasi güzel şeydi, milletin iradesi bu 65 yerde, HDP ‘nin adayları lehine tecelli etmişti.

Ne yazık ki çok geçmeden, milletin iradesi yerine başka bir irade zuhur etti.
43 HDP belediyesine kayyım atandı. Belediye başkanları, eş başkanları tutuklandı, meclis üyeleri gözaltına alındı, kimi belediye kurumları kapatıldı, birçok çalışan işten çıkarıldı…

Üstelik bu yeni iradenin tecellisi salgın falan da dinlemedi.

Bir zamanlar, devletin en yüksek mertebelerinden biri çıkıp, “dağda silahlı dolaşmaktansa, düzde siyaset yapmayı” önermişti onlara.

Öyle de yaptılar.

Lakin düz değil, engebeliydi, ateşle ve korla döşeliydi onlar için siyasetin yolları.

Yine de korkmadılar, düştüler yola.

Onlara biçilen ateşten gömleği üzerlerine giyip çekincesiz, yalın ayak yürüdüler.

*  *  *

Bir süredir illerde karantina tedbirleri alınması, o ilin valiliklerine bırakılmış durumda.

Bu karara binaen olsa gerek, önceki gün yeni bir karantina başladı.

Edirne ilinde, yurttaşların kente girişi, kent içinde toplanmaları, yürümeleri, konser vermeleri, şenlik düzenlemeleri yasaklandı. Ancak kısa süreli bir karantinaydı bu. Valiliğin bildirimine göre 14-16 Haziran tarihleri arasında üç gün sürecek bir yasaktan ibaretti.

Yalnız bu, bildiğimiz covid-19 virüsüne karşı bir karantina değildi.

Aynı tarihlerde HDP tarafından “darbelere karşı demokrasiyi savunmak” amacıyla planlanan bir yürüyüş yapılacaktı.

Demokrasi yürüyüşü.

Edirne’den Hakkâri’ye düzenlenecek olan yürüyüşte HDP ’liler, geçtikleri illerde halkla buluşmalar yapacaklardı.

Yürüyüşün başlayacağı Edirne ise sembolik bir öneme sahip.

HDP eski eş başkanı Selahattin Demirtaş’ın da cezaevinde tutulduğu il burası.

*  *  *

2009'da Kürt siyasetçilerine yapılan tutuklamalardan
2009Korana günlerindeyiz malum.

Dünya, başına musallat olan yüzyılın salgınıyla baş etmeye çalışıyor.

Bizse, bir yandan milletin iradesine çelme takmak, bir yandan da sınır ötesi maceralar peşindeyiz.

Pandemi öncesinde İdlib’e, 2.150 adet askeri araç göndermişti TSK.

Ateşkes sonrasında, 3.895 askeri araç daha göndermişiz meğer.

Şimdi baktım da, maşallah, salgına rağmen hız kesmemişiz, 7.225 ‘e çıkmış sayısı!

Bir obüs, kaç sokağa çıkma yasağı eder sizce?

Komşunun toprağında kaç virüs öldürür, insansız hava araçlarımız?

Batılı ortaklarımızla birlikte almıştık kellesini, en büyük destekçimiz olan Kaddafi’nin.

Haber bültenlerinin yalancısıyım, Libya’ya gönderdiğimiz paralı cihatçılar ise cabası.

Müjdeyi tez elden verdi büyüklerimiz.

Çok şükür, çok şükür, 1 Haziran itibariyle meğer üstesinden gelmişiz salgının.
Bir güzel rahatladık şimdiden.

AVM’le açıldı, restoranlar doldu; Starbuck’larda kahve keyfi, kahvelerde nargile…
Her gün korana istatistiklerini yayınlıyor Sağlık Bakanlığı.

Aldınız mı yeni haberi, on bir günde %86 artmış vaka sayısı!

İlk karantina haberi Edirne’den geldi.

“Üç günlük kente giriş çıkış yasağı!”

Yanlış anlamayınız, ne münasebet beyler, virüse değil, Kürtlere karşı alınıyor önlem.

AVM ’lere virüs girebilir, garlara, terminallere, hava limanlarına da öyle.

Ancak Kürtler gelip buralarda basın açıklaması yapacaksa, yasaktır, onlar giremez!

Şehirler virüse karşı ardına kadar açabilir kapılarını; meydanlar, sahiller, parklar, AVM’ler, futbol sahaları, kafeler, restoranlar…

Derdini söylemek isteyene ise yasaktır!

Valiliğin, “CHP İstanbul Eski Milletvekili Kadri Enis Berberoğlu, HDP Diyarbakır Eski Milletvekili Musa Farisoğulları ve HDP Hakkari Eski Milletvekili Leyla Güven`in hüküm giydiklerine dair kesinleşen mahkeme kararlarına istinaden…” diye başlıyor bildirisi…

Adını bile koyuyor devletin valisi;

“… tesis olunan huzur ortamı, milli güvenlik ve kamu düzeninin bozulmaması, Cumhuriyetin temel nitelikleri, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü…” diye devam ediyor…

Malum, HDP ’nin başlatacağı demokrasi yürüyüşünde Edirne’den yola koyulacak insanlar.

HDP ’lilerin yürüyüşüne karşı alınıyor önlem.

Ben HDP diyorum ya, siz anlayın işte.

Daha çok Kürtlere karşı!

Eğri oturup doğru konuşalım; maalesef gerçek böyle!

Ne de olsa, bu partinin yükünü daha çok onlar omuzluyor.

Keşke, tersi olsa, olabilse!

*  *  *

Yazıyı göndermeden önce, son kez bakayım istedim istatistiklere.  

Maşallah, maşallah, bugün de yoluna devam etmiş virüs.

12 günde % 98,7 ‘e çıkmış vaka artış oranı!

Ne dersiniz, biraz daha asker göndersek mi acaba Suriye’ye?

Formalar gönderdik ya ABD, İngiltere, İtalya ve İspanya’ya; yardım kolileri, kolonyalar, maskeler...

Biraz daha barış ihraç etsek mi acaba Rojava’ya, Afrin’e, İdlib’e?

Üç çocuk babasıydı, valiliğin önünde “çocuklarım aç” diye bağırdı, işsizlikten kendini yaktı Adem!

Örneğin, birkaç üs kursak Libya’ya, kurtulur muydu Adem?

Geçenlerde gördüm; başkentin ortasında, gazın ve zehrin kıskacındaydılar yine vekiller.

HDP ’li olunca, üstelik Kürt olunca, demokrasi falan hak getire, basın açıklaması dahi yasak vekillere!

Bir tarafta dünyanın canına okuyan bir virüs, bir tarafta siyaset düzlüğünde demokrasi arayan Kürtler ve onların müttefikleri.

Edirne’den sonra Van’da ve Kocaeli’nde de karantina başladı, şehirlere giriş yasak!

Sahi, Kürtler mi daha tehlikeli, yoksa koronavirüs mü?

Yanıtınızı duyar gibi oluyorum…

https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/kurtler-mi-daha-tehlikeli-koranavirus-mu,27036

9 Mayıs 2020 Cumartesi

Ağzında kır çiçekleri, dudaklarında güleycan

2010 Grup Yorum 25.Yıl Konseri'nden
Yusuf Nazım
T24 | 9 Mayıs 2020

12 Haziran, 2010, İstanbul.
Avrupa Yakası’nda, Dolmabahçe kıyılarına hummalı bir kalabalıklar akıyor.
Taksim’den, Sirkeci’den, Beşiktaş’tan, Kadıköy’den geliyorlar.
Her semtten, her renkten, her meslekten insanlar bunlar. İşçiler, öğrenciler, dokumacılar, garsonlar, tezgâhtarlar… 
Yürüyorlar.
Üniversite gençleri, çıraklar, şoförler, fırıncılar, inşaat işçileri, temizlik emekçileri…
Türküler söyleyerek geliyorlar. 
Semt semt birikerek, vapurlara binerek, tünellerden geçerek, Dolmabahçe Yokuşu’ndan inerek geliyorlar...
Anadolu’nun ezgilerini duymak, türkülerini dinlemek için; dağların sesine,  derelerin şırıltısına, ormanın ve kuşların cıvıltısına kulak vermek için geliyorlar.
İnönü Stadı’nın içi bir mahşer yeri; iğne atsan yere düşmez, tıklım tıklım; umutlarının türkülerini, yüreklerinde taşıyanlar dolmuş.
Hava karardı, kararacak.
İşçisi, işsizi, öğrencisi, öğretmeni; yaşlısı, genci, memuru, emeklisi, sevdalısı, âşık olanı…
Tam 55 bin can doldurmuş İnönü Stadını.
İbrahim Gökçek, 2010 İnönü Stadı, Grup Yorum 25.Yıl Konseri'nden

Birinin dilinde Çeşmi Siyahım, oturmuş türküsünü söylüyor İbrahim

Merhaba” diyor kadın.
Sahnede, elinde mikrofon; umutlarının türkülerini yüreklerinde taşıyanlara sesleniyor:

 “Sizleri tanıyoruz” diyor, yüreği 55 bin canın yüreğine değiyor;
“Sizlere reva görülen kapı kulluğunu reddederek, emeğinizin, alın terinizin karşılığını ararken baskılara, yasaklara rağmen sendika kurma hakkınızı ararken eylemlerinizden, direnişlerinizden tanıyoruz...”

“Pamukta, tütünde, fındıkta, toprağa kan ter akıtan ırgatlar, sefalete mahkûm edilip toprağa küstürülen çiftçiler…”

Sonra erkek olanı geçiyor mikrofona;
“Sizleri tanıyoruz” diyor o da; stadyumu dolduran 55 bin canın yüreği birden yüreğine değiyor; 

“Üç kuruşa köle gibi çalışırken, sorgusuz, sualsiz işten atılırken, direnişlerden, çocuklarımızın ekmeğini çalanlara karşı açtığınız grev çadırlarından, çalışırken kopan kollardan, yanan bedenlerden; madenlerde, tersanelerde yitirdiğimiz insanlardan tanıyoruz…”

Ve başlıyorlar türkülerine; her şeyi yaratan ellere dair dilleniyor ezgiler; geleceksiz bırakılan, yokluğun pençesine atılan gençlere, umudunu ve direncini yitirmeyenlere dair…
Hava giderek kararıyor, Dolmabahçe’nin sırtlarını, Boğaziçi’nin serin rüzgârları okşuyor.
“Gece leylak ve tomurcuk kokuyor.
“Hazirandan ölmek zor” diyor. Bir ezgi söyleniyor, sıcak bir yemek özleniyor, bir aşk, bir şiirde dile geliyor.
Derken, bir türkü daha kopuyor bağrından Anadolu’nun, bir ezgi daha yakılıyor.
Stadyumun ortasında, 55 bin can çiçeği birden açıyor.
Anadolu’nun binlerce yıllık öncesinden süzülerek geliyor, ekmeğe ve aşka dair sözler.
Sahnede genç bir ozan, madencilerin türküsünü söylüyor.

“Şimdi kara elmas diyarında, yeryüzü sıcak olsun diye.

İnönü Stadı’nda sazlar çalıyor perde perde, çellolar sıraya girmiş, gitarlar dinlenmede; neyler inceden inceye, kemanlar inleye inleye, flütler üfleye üfleye…
Başlıyor orkestra çalmaya; Anadolu’yu karış karış dolaşan âşıklardan, Dadalladan, Pir Sultan Abdalardan almışlar sözlerini.
Yunuslardan, Veysellerden alarak feyzlerini; Ruhi Su’dan, Mahsuni’den, İhsani’den söylüyorlar türkülerini…
Abdal olmuş ozan, nefesiyle bir baharı üflüyor, kelimelerinde Anadolu’nun cümle renkleri, ağzında kır çiçekleri.
Genç kız Güleycan’ı söylüyor sahnede.

“Güneş bile yasak gülüm güley gülüm
İçim sarı sıcak gülüm güley gülüm”

Ezgileri bir bir dile gelirken Anadolu’nun, birinin dilinde Çeşmi Siyahım.

“Önümüze dağlar sıralansa da..”

Elinde bas gitar türküsünü söylüyor İbrahim. 
Stadyum, içinde binlerce çiçek, rüzgârı içmiş bir orman gibi, sallanıyor.
55 bin can çiçeği birden coşuyor.


Açlığın koynunda büyüyen zulüm 

Başımı kaldırıyorum.
İçimde bir ürperti, sinemde soğukluk, yüreğimde bir titreme.
Bilgisayarımda sayfaları karıştırıyorum. Birden göz göze geliyorum onunla. 
Öylesine genç, yüzü öylesine apak, öylesine yaşam dolu…
Dudaklarını her araladığında, cıvıl cıvıl, sanırsın bir bülbül şakıyor, açınca kanatlarını sanki bir kuş uçuyor. 
Tanıyorum; yaşama sevinci bu gözlerindeki. Öylesine kıpır kıpır, öylesine heveskar, bir o kadar umutlu.
Nedense bir türlü geçmiyor içimdeki ürperti.
İki gün oldu, el sallayan fotoğrafını görmüştüm onun hastaneye giderken.
Nihayet bitmişti, açlığın koynunda büyüyen bu zulüm.
İşte o an düşüyor önüme haber!
Apansız kırılıyor belim, kırılıyor yürek telim.
Öldü” diyor haber; “öldü!”
“Helin’den ve Mustafa’dan sonra, o da öldü!”
“İbrahim Gökçek öldü!”
Dilinde türküleri, kalbinde söylenmemiş sözleri, ağzında kır çiçekleri…
Hepsi yarım kaldı.
Bir yanımda bir yürek ağrısı, bir yanımda ince bir sızı.
Demek 35 yaşında, 42 kilo, kaburgaları tel tel, o çocuk öldü!
Konserlerini veremeden, türkülerini söyleyemeden, ezgilerini derleyemeden gitti!
Bir an donup kalıyorum. Bir şeyler kopuyor, kopup da gidiyor içimden. Bir düş bozuluyor, kalbimdeki umut çiçekleri kuruyor.
Stadyumda bir türkü dilleniyor; 

“Şişli meydanında üç kız, biri çiğdem biri nergiz. 
Vuruldular güpe gündür, sorarlar bir gün sorarlar”

Donduruyorum sayfayı.
Önümde bir resim, içinde iki çocuk.
Gülüyorlar.
Gözlerinde çocuk yüzlü bir heyecan.
Bakışları ışıl ışıl.
Ağzında kır çiçekleri, dudaklarında güleycan.

Anadolu’nun kuruyan dereleri gibi şimdi yüreğim

İnönü Stadı’na dönüyorum yeniden.
Stadın içinde 55 bin ölü, 55 bin türkü birden susmuş, 55 bin ağaç birden solmuş.
İnönü Stadı şimdi koca bir mezar. İçinde söylenmemiş türküler, çalınmamış notalar, yarım kalmış ezgiler var. 
Ama hepsi suskun, hepsi mahzun, hepsi matem havasındalar.
Bütün sazlar, çellolar, gitarlar ve kontrbaslar; neyler ve kemanlar; flütler ve duduklar; trompetler ve klarnetler…
Hepsi birden susmuşlar.
Orkestra da çalmaz olmuş; dağların sesi, ormanların nefes alıp verişi, derelerin şırıltısı, kuşların cıvıltısı…
Hepsi birden susmuş!
Hepsi ölümüne bir suskunluk içinde, derin bir sessizlik çukurundalar.
Sadece yüreğimden bir ses; ince, zayıf, hüzünkâr.
Olmadı, yapamadık” diyor; “başaramadık!”
Türküler sahipsiz, notalar yetim, ezgiler yalnız kaldı.
“Bu kalleş, bu sinsi, bu ceberut ölümün pençesinden sizleri çekip alamadık!”
Şimdi yüreğim Anadolu’nun kuruyan dereleri gibi.
Sessiz, soğuk, kimsesiz.
Ve içinde buz parçaları.
Üşüyorum çocuklar, ne diyeyim.
Bağışlayın, sahip çıkamadık sizlere!

https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/agzinda-kir-cicekleri-dudaklarinda-guleycan,26559

Grup Yorum 2010 25.Yıl Konseri'nin tamamı:

https://www.youtube.com/watch?v=hM9ueSJcKH0