19 Ağustos 2014 Salı

Dünyanın Yalnızları

Yusuf Nazım
T24/19 Ağustos 2014


Doğu Akdeniz açıkları. USS Enterprise Uçak Gemisi. Onu, Taylor Hassas istihbarat Gemisi
izliyor… Radarlar, bilgi toplama ve gözetim merkezi NOSIC’e mütemadiyen sinyaller gönderiyor… Kürecik’te bir radar üssü, uydularla online haberleşiyor…  Aynı anda İsrail’in Ramad David Askeri Havaalanı’ndan bir A-4G Skyhawk savaş uçağı havalanıyor. Kanatlarında 250 kg ağırlığında bombalar; üzerinde Made in France etiketi, radar kontrol sistemleri ABD patentli, yakıtı Türkiye’den…  
*
Gazze Şeridi. Altı kilometre genişliğinde, kırk kilometre uzunluğunda kara parçası. Çevresi betonla, ateşle, barutla çevrili. İki yanı karadan, bir yanı denizden İsrail kuşatmasında. Diğer yanı ise Mısır Devleti tarafından kapatılmış. Tam bir açık hapishane. İçinde Filistin Halkı… İnsansız hava araçları dolaşıyor tepelerinde; Condorlar, Heronlar, Predatorlar… Vurulacak hedefleri kodluyorlar hafızalarına bir bir. Uyduların 240 km2 toprak parçasına zumlanmış kızılaltı ultra hassas kameraları durmaksızın çalışıyor; sokak sokak, ev ev, apartman apartman resimler çekiyor, şifreli sinyaller gönderiyor ana kumanda odalarına... Modern çağın yeni silahları uçaklara yüklenmiş, denenmek için hazır bekliyorlar. Birazdan lazer güdümlü füzeler, ölüm emirlerini işleyecekler. Şaşmaz bir biçimde, itinayla vuracak hedeflerini. Geceleri fosfor bombaları yağacak. Konfeti sanacak çocuklar onları. Pul pul aydınlanacak Gazze’nin semaları. Yüksek irtifalı uçaklar uranyum boşaltacaklar geceleri, kayıtlara, savaş hasarı olarak geçmeye hazır Gazeli sivillerin üzerine.
*
A-4G Skyhawk uçağı Gazze semalarında. Koordinatlar 31° 31’ 17,70” Kuzey, 34° 27’ 12,39” Doğu. Radar hedefe kilitleniyor. Güdümlü bir füze ateşleniyor… Tiz bir vınlama sesi, bir ıslık, kulakları sağır eden patlama! Hava gümbür gümbür, gökler yarılmada! Aşağıda ölüm, yangın, mahşer… Cehennem bu olsa gerek! Sanki yer yarılıyor! Sanki değil, gerçekten yarılıyor! Birkaç apartman birden havalanıyor. Bir dağ parçası kopuyor yerin dibinden. Süpersonik jetler yeri göğü inletiyor! İnsanlar kalabalık, çaresiz! Evlerden, pencerelerden, deliklerden ve tünellerden fırlıyorlar; karınca gibi çoklar, koşuyorlar, kaçışıyorlar! Her yer oluk oluk kan, lime lime et, parça parça ceset… Havada ölüm kokusu, kan kokusu, is kokusu… Yalnızlar… Yapayalnızlar… Ama ihmal edilebilecek kadar çoklar! Böcekler gibi değersiz, haşere gibi önemsizler. Modern bir dünyanın gözü önünde, modern bir savaş makinesi tarafından acımasızca öğütülmeye hazırlar; Filistin’in evlatları, Gazze’nin çocukları, dünyanın yalnızları onlar! Hepsi açık bir hapishanenin içindeler… Ölüme ve kırıma mahkûmlar; çepeçevre kuşatılmış, kimsesiz ve çaresizler…

Biraz ileride, iş makineleri harıl harıl çalışıyor. Dozerler, zeytin ağaçlarını söküyor köklerinden, bombalar ise binaları; keskin nişancılar sapan atan çocukları avlıyorlar mahallerde. Gözlemciler hummalı bir çalışma içindeler. Filistinli ölü çocukları sayıyorlar mütemadiyen. Arada bir, Demir Kubbe Füze Savunma sisteminden kurtulup İsrail’e düşebilen roketlerle ilgili mesajlar yayınlıyor ajanslar. İşgal altındaki Filistinlileri kınamak için dünyanın bütün medeni ülkeleri sıraya giriyorlar. ‘İsrail’in kendini savunma hakkı kutsaldır’ diye açıklama yapıyor ABD! Onu destekleyen bir açıklama geliyor hemen, demokrasinin beşiği İngiltere’den. Fransa boş durur mu, ‘İsrail’in kendini savunma hakkına saygı göstermek gerekir’ diye düşüyor ajanslara haber…

Melek Tavus’un çocukları

Dünya. Yeryüzünden 35.756 km yükseklikte, NROL-15 casus uydusu. Kuzey Yarımküre. Hedef sinyal koordinatları 38° 52’ 15,31” Kuzey, 77° 03’ 22,56” Batı. Amerika Birleşik Devletleri, Washington DC., Pentagon. Uzak Doğu Strateji Geliştirme Departmanı… Veri Toplama ve Değerlendirme Merkezi... Görüntü Gözlem Odası kalabalık. Dev bir ekran. Yüzlerce küçük monitör. Hızla akan görüntüler... Kontrol masasında bir el uzanıyor, tuşa dokunuyor; dev ekranda bir resim karesi donuyor birden! Bir dağın görüntüsü. Hayvan sürüleri insan sürülerine karışmış, kaçıyorlar! Resmin altında, The Sinjar Mountains yazısı… Şengal Dağı’nın eteklerinde, yerden 3000 metre yüksekte uçmakta olan MQ-9 Reaper İnsansız Hava Aracının vızıldayan sesi duyuluyor… Ölüm çeteleri konvoylar halinde ilerliyorlar; Şengal’e, Haseke’ye, Kobane’ye doğru... Ellerinde Amerikan silahları; Hammerlar, obüsler, zırhlı araçlar; yakın ve orta menzilli füzeler, hareketli rampalar… 
*
Dokuz kilometre genişliğinde, elli beş kilometre uzunluğunda çıplak bir dağ parçası: Şengal Dağı… Kuru çöl sıcağının kavurduğu toprak, çatlamış kayalar, ıssız vadiler. Hayvanların bile yaşamayı reddettiği, Tanrı’nın terk ettiği bir diyar. Eteklerinde Şengal, Telefar, Sinun… Tarihin 73 kez kıyıma uğrattığı bir halk; Melek Tavus’un çocukları…

Katliam ve kırım haberleri düşüyor ansızın ajanslara. Irak’a götürdükleri demokrasi, kelle kopararak ilerliyor Irak’ın çöllerinde. Öyle ya, Tanrı değil mi bu, emrediyor! Ve gözünü kırpmadan yerine getiriyor kulları. Ölüm emirlerini uygularken Kuran’dan ayetler okuyor cellâtlar. Her ölüm kaç sevap eder, kim bilir? Her sevap kaç ölüme bedeldir? Bu coğrafyada, inancı, cinsi, sesi, sözü farklı olanların, katli vacip ölümler düşüyor artk paylarına.

Kara giysiler içinde zincire vuruluyor kadınlar ve genç kızlar. Köle pazarlarında basit rakamlara dönüşüyor, galiz kötülükler akıyor körpecik bedenlerine çocukların. Öldürdükçe çoğalıyor sevapları adamların; içtikçe daha çok kana susuyor, yok ettikçe daha da artıyor iştahları. Cennet’in anahtarını boyunlarına asarak her gün daha çok cana kıyıyor katiller.

Bir de müsebbibi var, bu orta çağdan kalma barbarlığın. Onlar ki, cehennemin kapısını aralayan iblisler gibiler; dünyanın en çağdaş, en uygar ülkeleri(!). Sahte gözyaşlarıyla sıra girmişler. Nasıl da ellerini ovuşturarak izliyorlar uzaktan; Irak’a, Libya’ya, Suriye’ye özgürlük getirmeye ant içmiş, batının en demokratik devletleri! Nasıl da hevesle konmayı bekliyorlar paylarına düşecek petrolün sofrasına.

Silahtan beter, ölümcül oluyor bazen sözler

Oysaki demokrasi adına bir milyon insan ölmemiş miydi Irak’ın sokaklarında. Şimdi, nerede o Irak’a demokrasi yerleştiren koalisyon kuvvetleri? Neden bıçak açmıyor ağızlarını? Dünyanın en demokratik, en modern ulusları yok artık! Uygar dünya kapatmış elleriyle yüzünü. Birleşmiş Milletler kendi binalarını korumaktan aciz. Avrupa Birliği dersen, bebek ölümlerini kınamakla meşgul. Büyük Amerika mı, o şimdi soykırımın ayak izlerini arıyor Şengal’in eteklerinde…

Silahtan beter, ölümcül oluyor bazen sözler; çağdaş ülkeler, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Helsinki İzleme Komitesi, Batı standartları, Uluslararası Af Örgütü, Birleşmiş Milletler komisyonları; kurullar, heyetler, gözlemciler, komisyonlar… Biraz da sözcükler öldürüyor insanları… Belki biraz daha ağır, biraz daha sessiz, biraz daha sinsi...
*
Şengal mi? Şengal Dağı şimdi sıcak, ateşten yanıyor; Şengal Dağı yalnız, Şengal Dağı kimsesiz… Şengal Dağı’na yalnızca bir el uzanıyor, o da Rojava’dan! Kobane’den, Cizîre’den, Kandil’den geliyorlar. Dağları aşarak, dereleri geçerek, kayaları sekerek geliyorlar. Dünyanın terk ettiği boynu bükükleri, ötekileri, yalnızları için geliyorlar; Êzidîleri, Türkmenleri, Şabakları, Hıristiyanları ve Kürtleri için… Çöl sıcağında kavrulmuş cılız bedenler için geliyorlar; toza toprağa bulanmış yaşlıları, taşların ve kayaların kovuklarında doğum yapmış kadınları, körpe çocukları, hastaları için; uygar dünyanın görmezden geldiği Şengal Dağı’nın çaresizleri için geliyorlar! Yalnızca onlar geliyorlar… Pazarlıksız, hesap kitap yapmadan, şart koşmadan... Dünyanın yalnızlarının yardımına, sadece dünyanın öteki yalnızları koşuyorlar!

Çeklerin, tahvillerin, senetlerinin olmadığı bir dünya bu; kulelerin, sarayların, plazaların ve çok yıldızlı otellerin… Şengal’in ölüm ve ceset kokan tepelerinden İnsani bir koridor açıyorlar; Kobane’ye, Cizîre’ye, Rojava’ya doğru... Bir insanlık koridoru bu! Başka ve bilinmeyen bir dünyadan yeryüzüne açılan… Sanırsın tarihin sonu gelmiş; cümle medeniyetler çökmüş, büyük insanlık yok olmuş, söz bitmiş! İşte bu insanlık koridorundan yürüyorlar insanlar; aç susuz, sefil, perişan; korkularını alın çizgilerinde ağır bir yük gibi taşıyarak, derileri kana ve tere bulaşmış olarak; esmer alınları güneşte kavruk kavruk, tozun ve toprağın içinde, çıplak bir dağın yamaçlarında, öbek öbek, tespih taneleri gibi dizilerek…

Yürüyorlar… Sıska, cılız bedenleriyle bir o yana, bir bu yana salınarak; ayakları pare pare, kah yalınayak, kah sürünerek; kimi yaşlı, sırtlarında, kimi çocuk, kimi ağır aksak; kucaklarında sütsüz kalmış bebeleri, haraç mezat satılmaktan kurtulmuş genç kızları, kadınları; avurtları çökmüş, yanakları boz bulanık, ölümden arta kalan suretleriyle… Tanrıların görmezden geldikleri bunlar; yeryüzünün lanetlileri, bin yıllık uygarlığın geride kalmış artıkları! Tarihin yenilmişleri bunlar. Yok sayılmış evlatları, dünyanın yalnızları, yapayalnızları… 

http://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/dunyanin-yalnizlari,9988

Yusuf Nazım, Öykü yazarı
@yusufnazim

26 Mayıs 2014 Pazartesi

Ağrı'nın ağrısı



Yusuf Nazım
Cumhuriyet/ 26 Mayıs 2014


Siyah-beyaz bir pankartta gördüm onu geçende. Beyaz bir bez parçasına siyah harflerle yazılıydı. Gazetecilikte derler ya; sekiz sütun üstüne bir manşet! Ona benziyordu. Bir apartman üzerinde, tam üç kat boyunda! Boydan boya asılmış dev pankartın üzerinde “Yastayız! Soma’nın Acısı Ağrı’nın Acısıdır!” diye yazılıydı.

Ağrı seçimden yeni çıkmıştı, yorgundu. Kıyasıya bir yarış hüküm sürmüş, heyecan doruğa yükselmiş, defalarca sayım yapılmıştı. 


Seçimin şaibeli olduğu iddia edilmiş; tartışmalar, gerginlikler, itirazlar birbirini izlemişti. Sonuçta seçimler iptal edilmiş, Haziran'da tekrarlanmasına karar verilmişti. 

Ağrı şimdi yeni bir seçime hazırlanıyordu. Sil baştan yapılacak çalışmalar, yeni kampanyalar, kalabalıklar, açılacak seçim büroları… 

İşte tam da bu sıradaydı. Soma’dan gelen acı haber, Ağrı’nın tam kalbine oturmuştu. Bunun üzerine Ağrı, seçim kampanyalarını iptal etmiş, Ağrı seçimi unutmuştu.

* * *

Yıl 1999, Zonguldak. 
Kara elmasla özdeşleşen bir kent. Bu kentin, kömürle hayat bulmuş bir kasabası. Adı, sonradan Kandilli olarak değiştirilen Armutçuk… 
Bir zamanlar, hayata rengini veren kara taşın insan yaşamına bulaşmış serüveni… 
İşte, bir zamanlar Kandilli’de bu serüvenin peşinden koşmuştum. 
Yapmaya çalıştığım şey, hüzne ve tutkuya dair bir iz sürmeydi. Kömüre bulaşmış hayatların, bir daha geri gelmeyecek olanların, her şeye rağmen umutlarını heybelerinde çaresizce taşıyanların… 
Yerin beş yüz seksen beş metre altına inmiş, domuz damı direkleri arasında kömürün tozunu solumuş, zifiri karanlık derinlikleri aşındırarak, küfesinde umudu ve yaşama sevincini taşıyanların yolculuğuna tanık olmuştum. Karanlık kuyulardan başlayarak çoğu kez gizli kalmış hayatların, birbirinden ilginç hikâyeleriyle devam eden esrarengiz bir yolculuktu bu.

Çokça anıları vardı onların. Ve bu anılara bulaşmış ölümleri

Ocağa kömür işçileriyle birlikte inmiş, galeride birlikte vagona binmiş, onların küçük bir çıkından ibaret sofralarına ortak olmuştum. 

Orada, yakından tanımıştım madencileri. Çokça anıları vardı onların. Ve bu anılara bulaşmış ölümleri; Kozlu’da, Armutçuk’ta, Karadon’da, Üzülmez’de, Çaydamar’da..
İndiğim Armutçuk Maden Ocağı’nda, 7 Mart 1983’de yaşanan grizu patlaması sonucu 103 işçi hayatını kaybetmişti. Yüz üç işçi, yerin altına inmiş ve bir daha geri çıkamamıştı! 
Yanımda emniyet mühendisi, diğer maden işçileri; kazmacısı, barutçusu, oduncusu vardı. Bin bir güçlüğe katlanarak kazmanın kömüre değdiği ayağa kadar inmiş, kapatılan kör kuyuları görmüş, sağ girip ölü çıkan madencilerin yürek burkan hikâyelerini dinlemiştim. 
Onlar, dönüşü olmayan bir yolun çaresiz yolcuları gibi gitmişlerdi ölüme. Kekre hüzünlerle dolu bu öyküleri dinlerken gözyaşlarımı yüreğime akıtmış, sessizce ağlamıştım…

* * *

Şimdi, on beş yıl sonra, ülkenin başka bir köşesinde, yerin yüzlerce metre derinliklerinde, yine onların acı yüklü hikâyeleri sızıyordu yer üstüne. 
Yine ölüm çığlıkları yırtıyordu karanlıkları. 
Yine duvarları delen ağıtlar yankılanıyor, toplu mezarlar kazılıyordu. 
Ölüm, karanlık ve yanık galerilerin isli dehlizlerinden çıkarak bir kez daha merhametsiz sayılara dönüşüyordu. 
Ve televizyon kanalları, prime time’da her gün durmaksızın onları konuşuyordu. Suretleri –ama artık yaşamayan suretleri- bir bir insafsızca düşüyordu ajanslara. Geçen her gün, daha çok sayıda madenci cesedi haber oluyorlardı manşetlere

Hayata rengini vermek üzere yıllar yılı kara taşın peşinde iz sürenler, bir kez daha mağlup oluyorlardı. 
Yaşananlar, acımasız bir ısrarla tekerrür ederken, tarihin cinayet defterine yeni rekorlar kaydediliyordu. 
Madencilerin, yer altına her indiklerinde, güneşi yeniden görebilsem, diye gizli bir tutkuyla gözlerinde parıldayan ışık bir kez daha sönüyordu. 
Ve hayat, Somalı maden işçilerinin, ocağa her girişlerinde onlarla helalleşen eşlerinin, üç tekerlekli bisiklet bekleyen çocuklarının gözlerinde anlamını bir kez daha kaybediyordu.

Yerin altında ışık, hasreti en çok duyulan şeydi

Ve şimdi Aydın’da, Manisa’da, Balıkesir’de olduğu gibi; Diyarbakır’da, Lice’de, Silopi’de de birbirine benzer ağıtlar yakılıyordu. 
Ağrı ise seçimini yapıyordu; yüksek bir apartmanın üç katını kaplayan duvarına Soma’ya dair acısını anlatan dev bir pankart asıyordu...  

Bilenler bilirdi. Yerin altında ışık, hasreti en çok duyulan şeydi. Işığa hasret olunan o yer, damarın damarı kestiği, kazmanın kömürü dövdüğü yerdi. Orada ter, akınca domur domur akar, nefes nefese dokunur, ölüm gizliden gizliye birikirdi.

Biliyordum, Ağrı’nın dili kesikti ama her şeye rağmen yüreği vardı. Üstelik, o yürek şimdi yaralıydı. Seçim yorgunu Ağrı, kendi seçimini yapmıştı. Ne seçmen kütükleri, oy pusulaları, seçmen büroları; ne de şaşaalı kampanyalar... 
Şimdi, beş katlı bir apartmanın üstünde, dev bir pankartta sessizce sallanan sadece bir taziye mesajı değil Ağrı’nın ağrısıydı. Yalnızca Ağrı’nın değil, tüm ülkenin ağrısıydı bu. Türk’ü, Kürt’ü, Ermeni’si, Laz’ıyla; Doğulusu, Batılısı, Karadenizlisi, Egelisiyle…

* * *

Oysaki bir kez muktedir olmuşları vardı bu ülkenin. Sanki sonsuza dek sürecek sandıkları, sihirli bir saltanat peşindeydiler. Her gün, devletlû büyükleriyle saf durup camilerde, zemzem suyuyla yıkanarak arınırlardı günahlarından. Kocaman tabelalara yazmak için isimlerini, gösterişli camiler yaparlardı; parklar, bahçeler, üniversiteler. Sonradan görme, kibirli bir ihtişam içindeydi yaşamları. Ve artık alışmışlardı, daima üstten bakmaya tebaasına! Lakin adalet önünde korkak, yağmada cüretliydiler. Oysaki kalbi karaydı cümlesinin. Zehire batmış dilleri, yalandan ezberlenmiş ayetleriyle hepsi de yüz karasıydı bu ülkenin!

Yerin yedi kat zifiri derininde Somalının döktüğüne gelince; el emeği, alın teri, göz nuruydu. Kazandığı ise boynunda mücevherat, kolunda altın saat değil; bedavadan ihale, denize nazır villa, gemi parası hiç değil! Eksiği yok, kuruşu kuruşuna ekmek parasıydı! 
Ağrılının, Somalı madencinin yüzünde gördüğü ise yüz karası değil, kömür karasıydı. İşte bu yüzden ki, Ağrı’da bir apartmanda, üç kat üstüne bir pankartta dile gelen şey, en çok da Ağrılının ağrısıydı.

Zaman ne kadar acımasızdı ve nasıl da tekrarı seviyordu. 

Bir zamanlar, Zonguldak Armutçuk’ta, yerin beş yüz seksen beş metre altına indiğim o günden tam on beş yıl sonra, bir kez daha bunu anlıyordum. 
Ülkenin bir yanı yaralıydı. Öbür yanı ise bunun için ağrıyordu. 
Ve ben, 2014 yılının Mayıs ayında, Armutçuk’tan çok uzaklarda, ıssız bir deniz kıyısında, yaralı kalbimi sessizce dalgalara bırakmış, en çok da bu ağrıya ağlıyordum.

7 Nisan 2014 Pazartesi

Gitmek/dilime dolanan bir fiil

Yusuf Nazım
Evrensel Kültür /Nisan 2014


Bir süredir bir fiile dolanıyor dilim. Ruhum hırçın deniz, durulmak bilmiyor bir türlü. İçinde kasvetle büyüyor yalnızlık...

Sebebi var bu kasvetli yalnızlığın. Bir kentin suskunluğu neye benzer? Suskunluk kader olursa bir şehre, o şehir gülmeyi nasıl öğrenir? İtiraf ediyorum! Beni böylesine yalnız kılan, yenik bir şehrin acı dolu âhıdır! Sen ki, bir zamanlar göklerini fethe çıktığımız bu diyarda, kalbimde büyüyen şeyin adıydın. Şimdi, içten içe kemirerek gövdemde büyüyen kurt olmasa, hangi kötü talih uzaklaştırabilir seni benden? Hangi deli kurşun cansız yere serebilir bedenimi? Hangi ölüm korkusu düşürebilir gözlerimdeki sevinci? Hangi cellâdın titreyen adımları kurutabilir yüreğimdeki cesareti?

Görüyorum, her Cumartesi Galatasaray’da kendi katillerini arıyor ölüler yorulmadan. Sessiz ağıtları siniyor anaların soğuk kaldırımlara. Failler ne kadar meçhul olabilir bir ülkede? Katiller ne kadar vicdansız, bir şehir ne kadar suskun? El birliğiyle anıtını diktiler liberalizmin bu şehrin göbeğine! Ülkemin toprağını, etini, sütünü yok edenlerin… Bir hiç uğruna çocuklarını Kore’ye ölüme gönderenlerin! Bu şehre reva görülen menfur zalimlik niye? Kim bilir, belki de boyun eğmeyenlere ibret olsun diye!  

Karanlık yollarında yürüyorum Tophane’nin. Eylül, hala buruk bir acıyla hissediliyor buralarda. Eli palalı, sopalı haramiler kol geziyor, eski bir nefretin izi sinmiş sokaklarında. Sıraselvilerden yavaş adımlarla çıkıyorum. Uğul uğul sesleri duyuluyor gaza ve zehire boğulmuş kalabalıkların. Taksim’de 1 Mayıs’a, her yıl yeniden kıyılıyor. Gidenler, gittikleriyle kalıyorlar. Canhıraş feryatları işitiliyor Kazancı Yokuşu’nda ölen canların. İnce bir özenle büyüttüğüm yüreğimin bütün çiçekleri soluyor. Kelimeler, tarifsiz bir kederle kuruyor dudaklarımda. Susuyorum. Bir kez daha bir fiile dolanıyor dilim.

Bir zamanlar, sokak sokak çoğalan serüvenleri vardı bu şehrin; dağ dağ büyüyen umutları, ılgıt ılgıt akan heyecanları... Bir de, yeni bir dünya yaratmak peşindeki sevdalıları vardı… Şimdilerde meydanları zapt edilmiş, sokakları bozgun! Cümle grevleri kırılmış, ihanete uğramış örgütleri. Aşkları yarım kalmış, düşleri hüsran... Yanaklarında “gülüş yığınaklarıyla” gelip dudaklarının ateşini mazgal demirlerinde söndüren o çocuklar nerede kaldılar? Hangi devrin karanlık girdaplarına gark oldu hayalleri? Biliyorum, arkalarında yenilmiş şehirler bırakarak giden kahramanlar birer birer öldüler! Onlar, ışıklarını yonta yonta güneşin bağrına gömüldüler! Biliyorum, severken onlar kadar cesur, onlar kadar karşılıksız, onlar gibi ikirciksiz sevenleri olmadı bu kentin. Soruyorum şimdi, kim kırdı kalemini senin İstanbul? Emeğimin, alın terimin, göz nurumun şehri! Kim verdi idam fermanını eline? Sana ölüm tuzakları kuran bu zifiri karanlık nereden? Hangi tanrının insafsız kullarıdır, hangi devrin kibirli muktedirleri bunlar? Bundan böyle, senin için yazılmış bunca şarkı neye yarar? Bunca beste kime şan olur? Hangi şair sana âşık olabilir şimdi ey İstanbul! Diz çöküp önünde şiirler yazabilir adına, şarkılar besteleyebilir?

Yüreğim, zalim acıların yurdu

Ürkek adımlarla ilerliyorum caddelerinde. Galata Kulesi biraz ileride korku içinde yol kesiyor. Gözlerim başka bir kuleyi arıyor uzaklarda. Salacak açıklarında leb’i derya, Kız Kulesi açgözlü tüccarlara mahkûm, puslar içinde feryat figan yalvarıyor. Yüreğim, zalim acıların yurdu, telaşla çırpınıyor. Bir parça daha kopuyor bedenimden. Alazlı yangınlar diyarı gövdem. Nedense hep bir fiile dolanıyor dilim.

Soruyorum şimdi; ne zaman kirlendi sokakları bu şehrin? Tenhalarında, keskin tiner kokularını ciğerlerine basan çocuklar kimin çocukları? On sekizinde, yurtlarından izbe sokaklara terk ettiğin genç kızlar hangi çaresizliğin eseri? Hangi muamma yol gösterecek onlara? Hangi deryanın suları söndürecek şimdi bu yangını?

Sermayesi olmuş mülkiyetin bu şehirde artık yaşamak zor! Camgöbeği yeşil sularında, kayıkların gezdiği Boğaziçi, çirkin bir fahişeye benziyor şimdi yüzün! Kara gövdeleriyle damarlarına zevk taşıyor holdinglerin tankerler. Eyy kalbimi avuçlarımla getirip sana sunduğum şehir! Seni tutsak eden zincirlerin niçin böylesine ağır? Duyuyorum, kuş sesleri hala cıvıl cıvıl Emirgan’da. Lakin, parmakları tütün sarmıyor artık işçi kadınların Cibali'de; ipeksi dokunuşlarından eser yok! Düşleri yarım, hayalleri hüzün buğuluyor. Ataköy sahillerinde eski Baruthane parsel parsel. Ekskavatörler, greyderler altında can çekişiyor. Gözü dönmüş servet avcıları, güruh halindeler peşinde. Üstünde talan ve yağmaya adanmış bir çarkın kirli dişlileri. Beykoz Kundura’ya ne oldu? Boğaz’da, 180 dönüm suretiyle kırık dökük, eski bir sahneyi andırıyor şimdi yüzü. Kaçakçılar, popüler savaş oyunları oynamakla meşgul, talandan yorgun iştahlarını doyurmaktalar. Şımarık züppe çocukları, eğlenceden eğlenceye koşuyorlar türedi zenginlerin.

Adımlarım Beyoğlu’na sürüklüyor beni. Tarlabaşı’nda dozerler çalışıyor. Harap bakışlarıyla Emek Sineması tarihe göz kırpıyor. Majik dersen, yerinde yeni yetme bir gökdelen; ucube suretiyle tarihe meydan okuyarak yükseliyor. Yüreğimde deli dolu bir hüzün, hayalimde henüz çıkılmamış yolculuklar. Dudaklarımda, ısrarla bir araya gelmeye çalışıyor heceler. Durmaksızın bir fiile dolanıyor dilim.

Bir kenti bu kadar çirkin kılan nedir? Mavi göklerinde her gün suretini çizen bu zalimlik niye? Ciğerlerini pare pare eden bu sisli karanlık neyin eseri? Söyle, hangi kapıyı çalabilir, varoşlarından sürüler halinde kovulan sahipsiz çocukların? Hangi umut tutunabilir şimdi, kenar semtlerinden apar topar sürgün, çaresiz yüreklerde? Bu kenti yaşadığımı kim söyleyebilir bana? Her gün, yağlı bir hançer gibi saplanıyor gökdelenler sırtına sırtına şehrin. Bak, acılar içinde kıvranıyor Ayasofya! Sultanahmet’te, beş vakit ezan seslerini katlediyor reklam ajansları. Yer altı dünyası büyük işler peşinde; hepsi de saygıdeğer, hatırlı, iş adamı, borsaya açmışlar şirketlerini. Beş yıldızlı oteller dizilmiş boncuk boncuk Boğaziçi’ne; şeyhleri, prensleri ağırlıyor geceliği bin dolardan. Defileden defileye koşuyorlar adı sosyeteye çıkmış mankenler. Kumarhanelerinde bürokratlar, kapılarında kolluk kuvvetleri, yalılarında esrar, eroin; malikânelerinde altına endeksli rüşvet pazarlıkları…

Nasıl affettirsem sana kendimi ey şehir!

Hava sisli. Asit kıvamında yağıyor yağmurlar. Üşüyorum. Kirli bir balçığa bulanıyor ayaklarım. Birazdan Çamlıca’ya düşecek yolum. Birbirine yaslanmış paslı gövdeleriyle çelik putrelli antenler püskürüyor tepelerinden. Katliam ve kıyım haberlerini yayıyorlar dört bir yana. Kesif bir duman bulutunu ağırlıyor karşı kıyıda Altın Boynuz. Şimdi bir kanat taksam, uçsam; karşımda Kapalıçarşı, Sirkeci, Mahmutpaşa… Dönüyorum bir yanıma, talan edilmiş tepeleri, azalmış erguvanı, çam yeşili, derin bir hüzün basmış her yanı… İşte bir ağrı daha saplanıyor bir yanıma, işte beni öldürecek zehir, işte göğsümde bir yara daha…

Nasıl affettirsem sana kendimi ey şehir! Ne yapsam beni bağışlarsın? Seni bu hale getiren günahlarımdan ne etsem arındırırsın ruhumu? Alloine’de bedenimi tutuştursam, Hasankeyf’te boğulsam, Gazze’de Racel Corrie’nin izinden gitsem, Afrika’da sisteki gorillerle birlikte olsam ya da Gezi Parkı’nda bir barikatta vurulsam!.. Yavaşça yumuyorum gözlerimi, ölü bir şehir gibi cansız. Bir çığlık oluyor apansız bakışlarım. Israrla bir fiile dolanıyor dilim.

Bu kenti bize emanet ederek gidenler şimdi nerdeler? Nicedir çan sesleri karışmıyor ezanlara, neden? Kime yadigâr kalmış yıkılmış eski Rum evleri, viran içinde dükkânlar? Geride kalan nedir Mahmutpaşa’dan? Gözlerim görmez oldu artık, ruhum işitmiyor? Ne zaman terk ettiler bu diyarı onlar? Eski Galata’nın Yahudi, Rum esnafı; barutçusu, sarrafı, zanaatkârı; kanunlarda “gayrimüslim” diye, “dönme” diye damgalı; manşetlerde adı “ecnebi” ye çıkmış, “huzur bozan” ya da "karaborsacı Yahudi…" Nerdeler şimdi? Onulmaz yaralar açıyor ruhumda Heybeliada’nın yetim bakışları. Ayasofya dersen bir süredir tedirgin.
 
Kabul et, bu şehrin sakinleri yok artık! Gidenler ayak sürüyerek gittiler. Kalanlar hep güvercin ürkekliğinde. Issız sokakları çağırıyor bu kentin beni. Sıvasız duvarlarıyla eski yüzlü mahallelere düşüyor yolum. Görüyorum, bir de gelenleri var bu kentin; bir gece apansız askeran basmış köylerini! Göçmüşler… Yurt eylemişler bu kentin varoşlarını. Şimdi, slikozist içiyor Mardinli Kürt işçinin ciğerleri. Her gün heder oluyor ömürleri Lee Cooper, Dolce Gabana, Mavi Jeans bedenlere. Tenhalarında teni kara, alnı esmer, dili kırık olanların ürkek ağıtları duyuluyor hala. Merdiven altı atölyelerde, dört mevsim inşaatlarda, yaz kış demeden, sıcak soğuk dinlemeden onlar çalışıyorlar. Esenyurt’ta, derme çatma evlerinden çıkarak Balık Yolu’ndan bir temizlik ordusu ilerliyor sabahları. Gecikmiş gibi yürüyorlar hızlı adımlarıyla randevularına. Cam silip mermer parlatmak için yukarı kentin konaklarında. Kederli, mahmur yüzlerinde nice hikâyeler taşıyorlar. Haramidere’yi eşkıyalar basmış biraz ileride; bir AVM inşaatında cayır cayır çadırlar; içinde depremden kurtulmuş Vanlı işçiler yanıyorlar! Sorsan, ağız birliği etmiş gibi hepsi kader diyorlar. Ahh, beni öldüren bu kentin sahipsiz sessizliği! Ahh bu göz gözü görmez karanlık! Daracık sokaklardan geçiyorum, üstüme üstüme devriliyor evler. Kaldırımda siyahi, iri gözlerinde bir çocuğun yalvaran bakışları. Dönüyorum arkamı. Birden bir fiile dolanıyor dilim.

Şairleri neden böylesine azalmış bu kentin?

Şimdi Taksim’deyim. Gezi Parkı’nda şenlik mi var? Bir şölen havasında sanki ortalık. Sokaklar, ilk defa zapt edilmiş gibi hınca hınç dolu. Sanırsın ayaklar baş olmaya koşuyor, başlar ayak! Mahşeri bir kalabalık dalgalanıyor meydanda, kızlı erkekli halaylar çekiliyor; dört yan cümbüş, herkeste kol kola girmek özlemi, bu nasıl bir karnaval görüntüsü!

Korkudan eser kalmamış Beyoğlu’nun izbe sokaklarında. İlk defa olarak tiner çekmiyor çocuklar ciğerlerine, insan kokusu soluyorlar, insan! Yanaklarında körpe çocuk gülüşleri, elleri ellerime dokunuyor, ürkerek, tenleri tenime. Genç bir kız, ağlayan gözleriyle sarılıyor yaralı köpeğine. Yüzünde masum bir tebessüm, gülümseyen maskesiyle akordeon çalıyor delikanlı, caddenin ortasında. Zehir bulutuna aldırmadan dans ediyor bir diğeri; kolu dövmeli, kulağı küpeli. Hayata meydan okuyor gitarıyla. Parmakları, notalar dokuyor içinden kopup gelen isyana. İstiklal Caddesi gümbür gümbür, coşkulu bir kalabalık akıyor Taksim’e doğru. Sokak başında bir koşturmaca, bir heyecan, bir telaş! Kadınlı erkekli el ele, bir çırpıda bir barikat kuruluyor! Çekik gözlerinde mavi, bakışlarında heyecan, gencecik bir delikanlı atılıyor ileriye! Bir yandan sirenler çalıyor, sokaklar gaz ve biber, yağmur gibi fişekler patlamada; yanaklarında bir sevinç yumağı, on yedisinde bir çocuk yığılıyor yere! Havada öylece asılı kalıyor zaman! Sanki geçmiyor, duruyor bir an... Birden bire demirden bir gökyüzü kapanıyor üzerime! Gözlerim buğu içinde, dişlerim kenetlenmiş, kalbim mengenede. Kapıyorum ellerimle yüzümü. Ansızın bir fiile dolanıyor dilim.

Bu kentin ağırlığı, giderek daha da büyüyor üzerimde. Boğaz’da serin rüzgârlara gömdüğüm alnım, Yeniköy’de ekmek arası balık, Kumkapı’da çengi-çalgı, Tuzla’da her gün yeni bir ölümün habercisi; taşlama atölyelerinde slikozistli kot işçileri, Gezi Parkı’nın yalnız kuşları, Beyoğlu’nun sarhoşları… Söyleyin, şairleri neden böylesine azalmış bu kentin? Cumartesileri, matem dağıtıyor Galatasaray gelip geçenlere. Zülüfleri kanlı perçem, çığlıkları arşa ulaşıyor kadınların. Sulukule’de yıkım, Tarlabaşı’nda cinayet, Balat’ta kömür gözlü bir çingeneyle muhabbet. Soğuktan bedenleri birbirine yapışmış çocukların; zulalarında esrar, daracık sokaklarında tiner kokusu; bir yanım umut dolu, bir yanım bu kentin yalnızlığı! Yüreğim köpük köpük mavi, dalga dalga deniz; üstünde bir martı sürüsü, içinde asi bir rüzgâr ve dilimde giderek ağırlaşan bir fiil…

Eyy, acılar içinde kanayan ruhum! Eyy, bu kentin kıtalar arası semalarında, nice sevdalara kanat açan kalbim! Biliyorum, artık uzaklaşmak istiyorsun bu şehrin çürümüş sessizliğinden. Biliyorum, gidersem dönüşü olmayacak bir yolculuk benimkisi. Bu kentin ağrılarına bırakıyorum bedenimi, yaralı ve yorgun. Kapıyorum gözlerimi, sessiz bir gemi şimdi, sığınacak ıssız bir liman arıyor yüreğim. Hafif bir yel çıkıyor, denizde bir balık kıpırtısı, birden Boğaziçi kokuyor gözlerim, serin bir rüzgâr yalıyor saçlarımı. İşte gri bir gökyüzü, işte şu siyahî bulutlar, işte patlamaya hazır bir fırtına! Anlıyorum, çıkışı yok bu ölümcül yalnızlığın. Ansızın önüme düşüyor bu kentten geriye kalan her şey. Bir bir sönüyor yedi tepeli şehrin ışıkları, nasıl susacak şimdi göğsümü döven bu çırpınışlar, yüreğimde yenik bir kentin çığlıkları! Dayanamıyorum bu sessizliğe, çekip gitmek geliyor içimden! Alıp başımı gidiyorum…

@yusufnazim

26 Mart 2014 Çarşamba

Utanıyorum! /Çürümenin sefaleti


Yusuf Nazım
Cumhuriyet /26 Mart 2014

Utanıyorum… Bugünlerde sık sık utanıyorum. Yaşadığım hiçbir yer almıyor beni. Hiçbir sokağa sığmıyor bedenim. Hiç bir meydanda durmuyor adımlarım. Mavisi kaybolmuş sanki üstünde ülkemin. Gri, boz bulanık bir gökyüzü altında yaşamak zor. Bir çıkış yolu arıyor yüreğim, çaresiz. Utanıyorum.

İçeride, dört duvar arasında, zindanlara tıkılmış güzel insanlar var. Dışarıda büyük insanlık, daha büyük bir zindan, daha kalın duvarlar! Bütün taşlar bağlı, köpekler serbest. Utanmaktan başka hiçbir şey gelmiyor elimden. Utanıyorum!

Gözlerimizin önünde olup bitiyor hemen her şey! Tenhada gencecik çocukları kıstırıyor kolluk kuvvetleri. Başına başına vuruyorlar; hınçla, nefretle, öfkeyle kırıyorlar kafalarını, döve döve öldürüyorlar! “Kendileri yapmıştır” buyuruyor pek sayın vali! Belli ki insafı kurumuş zat-ı muhteremin, kalbi zifiri! Daha da ileri gidiyor, başka çok sayın bir zat, adı malum! Kükrüyor, “polisimiz destan yazmıştır!” diyor! Çıldırmamak işten değil! Bir sokağın izbeliğinde, hain bakışları kesiyor karanlığı kirli suretlerin; haramiler yolu kesmiş, bir o yana, bir bu yana… Ali İsmail geliyor aklıma. Bir kez daha çaresizliğin kapısında kalbim. Utanıyorum!

Hiddetten köpürmüş, naralar atıyor devletin başı; “Ellerinde biralar, üstelik bir de ayakkabıyla girdiler, cami’de içki içtiler” diyor... Yetmiyor, “Kabataş’ta başı örtülü bacımı dövdüler” diye köpürüyor! Aceleyle doğruluyor sürmanşetler efendisini. Koro halinde katılıyor bil cümle şürekâsı; içlerinde gazeteci, köşe yazarı, TV tetikçisi; biat eden milletvekili, bakanı. Yine ayyuka çıkıyor yalan! Yüzü kızarmıyor kimsenin; kılı kıpırdamıyor, özür dilemiyor! Utanmak bana düşüyor yalnız. Utanıyorum!

Kutuyla istiflenen dolarlara, “dindarlar zekât vermiştir” buyuruyor yandaş yazar! Daha geçenlerde düşmüştü gazetelere; “Onları her ay Eyüp Sultan’a götürürdüm” diyen Bakırköy’deki çocuk pazarlayıcısı, yaşlı adam gibi konuşuyor evlere şenlik gazeteci. Çocuk yaşlarıma gidiyor aklım; bana zekâtı öğreten din dersi hocam geliyor aklıma. Utanıyorum.

Katiller nasıl da huzur içinde yaşıyorlar ülkemde, hırsızlar anlaşmalı, yolsuzluk yapan hayırsever! Oysaki konuşmaya tam teşebbüsten içerde mahpus yatıyor vekiller.  Hüküm giyiyor slogan atan gençler, adı Ermeni’ye çıkmış yazarlar. Gazeteciler ise her daim suç örgütü yöneticisi! Lakin cümlesi serbest kalıyor katilin, arsızın, rüşvetçinin, hırsızın! “Adalet yerini buldu” diyor devletin başı! Kelimeler bir kez daha kuruyor dilimde! Utanıyorum!

Haber bültenlerinden duyuyorum; Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı, Kabataş’taki türbanlı kadın davası için müdahil olarak başvuruvermiş hemen! Öyle ya, haklıdır, aileden sorumlu ya muhterem bakan! Bir de ikiz bebekler var, arka sayfaların, dip notlarında; Özgür ve Lorin adları. Annesi Mülkiye Demir’le cezaevine girecekler Haziran’da birlikte! Suçu mu? İstanbul’un göbeğinde kitap satmaya tam teşebbüsten! Haydi, söyleyecek bir sözün olsun bakalım, aileden sorumlu sevgili bakan! Demir parmaklıklar ardında Özgür ve Lorin geliyor aklıma. Utanıyorum!

Yolsuzluğu soruyorlar mikrofon uzatarak; duymazdan geliyor, “Kimse duydu mu diyor” basından sorumlu bakan. Espri yapıyor aklınca! “Tapeler GDO ludur” diyor, tebaasının zekâsıyla alay ediyor başka bir bakan! Televizyon sansürü için, “Evet, Fas’tan aradım” diyor, hiç sıkılmadan en baştaki bakan! Sözler hep şifreli, fısıltıyla dönüyor pazarlıklar ve talanla dolduruluyor havuzlar; “Bunu halk duyarsa yer yerinden oynar” diyor rüşveti veren saygın iş adamı! Ahlaksızın, hırsızın, rüşvetçinin önünde yerlere seriliyor başka bir bakan. Aklım almıyor, zekâm yetmiyor anlamaya. Yalnızca utanmak geliyor elimden. Utanıyorum.

Bir Yahudi, bir ateist, bir Zerdüşt yapsa anlarım” diye sitem ediyor kendince bakan! Tafrayla saçılıyor sözcükler ağzından. “Yazıklar olsun!" diye ekliyor, Müslümanlığı da kimseye bırakmıyor hazret. Belli ki çoktan bölmüşler bile ülkeyi. Öylesine fütursuz, sinsi, öylesine bölücü. Oğul var, hep Allahın adıyla açılıyor şansı; gücü, muktedir bir babada saklı. Uhdesinde gemi filoları, emrinde tabiiyeti, altında zırhlı arabası. Oğul var, doğuştan talihsiz, kar kesmiş yollarını, tenha bir dağ başında yalnız. Ölmüş oğlunu, sırtında çuvalda taşıyor babası. Isısız bir çöle dönüyor yüreğim. Utanıyorum!

Roboski’de kendi yurttaşını öldürüyor devlet. 34 can, 34 insan evladı, 34 ana kuzusu… Kaç zamandır soğuk toprakta bedenleri. Kılı kıpırdamıyor katillerin, huzur içinde kurulmuş koltuklarına. Ve hâlâ adalet arıyor Galatasaray’da Cumartesi anaları. Karakolda çırılçıplak tacize uğrayan bedenler ise cabası! Durmaksızın kir akıyor, utanç akıyor, ölüm akıyor hayatlara. Sokağa çıkanın gözünü oyuyor güzelim demokrasi, kolunu kırıyor, canını alıyor ondördünde çocukların. Vicdanım kanıyor sessizlikten. Utanıyorum

Çevremizi sarmışlar; bilcümle hayırsever, iş adamı, ihale takipçisi… Hemen her yerdeler. Hâkim ve muktedirler; anlı şanlı holding sahipleri, şirkette yönetici, dairede müsteşar, mahkemede hâkim, soruşturmada savcı; kimi bürokrat, danışman; lakin akılları karanlık, yeminleri sahte; yargıda çete, mecliste vekil, kabinede bakan, devlette baş olmuşlar… Altınla yarıştırıyorlar dolarlarını kutu kutu, kudretten sarhoş olmuşlar. Ajanslar korkarak geçiyorlar bültenlerini. Alt yazılar ürkek, başlıklar tedirgin, patronlar ise ağlamaklı! Talimatla veriliyor televizyon haberleri artık; genel yayın yönetmenleri tetikte, teslim olmuş kimi köşe yazarları. Sözcükler kifayetsiz kalıyor anlatmaya. Utanıyorum!    

Ne mübarek sözler dökülüyor hatırlı beylerin, saygıdeğer efendilerin ağızlarından! Hep selâmün aleykümle başlıyor rüşvet konuşmaları, Allah’ın izni olmadan sonuçlanmıyor pazarlıklar! Hayır niyetine ambalajlanıyor dolarlar, altınlar, eurolar. Siyasetin dilinde zekâta dönüşüyor rüşvetin adı birden. Ve kanal kanal, boy boy, kirli yüzleri sırıtıyor politikacıların haber bültenlerinde. Şuhu içinde kalıyor demeçler, çoğu birbirinin yalancısı! Ruhumda acıyla çırpınıyor sözcükler. Utanıyorum.

Dilleri haram ezberliyor her gün tiranların. Niyetleri zan altında, akılları kumpas, sanırsın ahlak makinesi nefisleri; dolara ve euroya  iştahla akıyor salyaları. Öyle bir zehr-i saltanat ki, çürümenin sefaleti bunlar. Sahnede, demokrasi ile kirletilmiş hileli bir rejim; ağır kokular yükseliyor saraylardan, irin akıyor, tuz kokuyor… Devletin tepesine çöreklenmiş utanmaz, arlanmaz bir güruh. Koca koca adamlar; üstlerinde cilalı post, beyinleri jöleli, içleri bomboş. Sırıtkan yüzleriyle düşüyorlar her gün ajanslara; adama benzemeyen adamlar bunlar! Nemrut’tan beter kinleri, ayetleri kirli, duaları yalan! Her gün görüyorum… Hicap içinde kalıyor yüreğim. Utanıyorum!


@yusufnazim


21 Mart 2014 Cuma

İslam'la cilalanmış bir rüşvet düzeninin kısa anatomisi

Yusuf Nazım
Radikal /21 Mart 2014


Bir saat…
Bir yolculuk…
Ve bir cerahat akıntısı…
Öyle bir cerahat ki, ne bir insan, ne de bir ülke gördü benzerini. Öyle bir akıntı ki, önüne katarak sürüklüyor her şeyi. Umudumuzu, geleceğimizi, düşlerimizi…

Bedenlerimiz kanıyor, ruhumuz acıyor, kalbimizde derin yaralar açılıyor. Tedirginiz…
Korkuyoruz…
Kanlı bir mahşer yerinden sağ kurtulmuş son canlı gibi dehşet içinde izliyoruz olanı biteni.
Belki bir kâbus bu yaşadıklarımız.

Karanlık, zifiri bir ağırlık üstümüze üstümüze çöküyor.
Sözler ve kavramlar giderek daha çok kirleniyor.
Kurumlar ve kişiler de öyle; sanki kalın bir yağ tabası içinde yüzüyor her şey.
Pis bir yapışkanlık, sözlerden eylemlere, eylemlerden yüreğimize, oradan ruhumuza bulaşıyor.
Giderek daha çok zorluyor aklımızı, düş gücümüzü.
Adına siyaset denen şarlatanlık düzeninden ağır kokular yükseliyor.   

Hepimiz, bizi içine çekmeye çalışan bu irin girdabından kurtulmak için çırpınıyoruz.
İnsanlar sözlerin, kavramların ve vicdanların bu kadar kirlendiği bu dehşet denizinden umutsuz bir çaresizlik içinde kurtulmanın yollarını arıyorlar.

Kadınların, kızların, çocukların, tüm insanların; hatta hayvanların, toprağın, suyun, börtü böceğin bile baş başa kaldığı tiksindirici, cerahat dolu bir akıntı bu.
Dokunduğu her şeyi kirletiyor, önüne kattığı her şeyi o cerahat denizine doğru sürükleyerek bütün hızıyla akmaya devam ediyor; meydan meydan doluyor, sokak sokak taşıyor, ev ev bulaşıyor…
Ne yana dönsen irin, ne yana dönsen genzi yakan ağır bir koku, ne yana dönsen derin bir çaresizlik hissi…

Evet, bir kol saati...
İsviçre malı; Patek Philippe 5101G marka saat.
İsviçre’de bir saatçi dükkânından yola çıkıyor.
Kalın bir cerahat tabakası içindeki uzun, gizemli yolculuğunu tamamlıyor, Ankara’da bir bakanın kolunda ışıldıyor.
Fiyatı Türk Liralarına sığmayacak kadar pahalı.
Sade ve masum dillerin telaffuz edemeyeceği kadar ağır!
300 bin Frank kadar değerli.
750 bin Türk Lirası karşılığı olan bir saat.

Son zamanlarda, adından sıkça söz edildiğini duyduğumuz işte o saat; eski bir bakana hediye edilen, bir bakanı eski kılan zamanın saati.
Gelecekte bir varmış, bir yokmuş diye anlatılırken bir bakanı eskiten diye anılacak olan o saat! Yalnız bir bakanı değil, bir devr-i saltanatı eskiten saat.

Hikâyesi, saat denince akla gelen o ülkeden başlayan; İsviçre’den, Cenevre şehrinden… Saloon Spatek Slip Ruoduine 41 mağazasının şık vitrinlerinden yola çıkıp karanlık, pis kokulu dehlizlerden devam ederek bir bakanın bileğinde ışıldayan...

Sabırsız ve doymak bilmez bir bakan iştahının aceleciliği.
Yolculuğu özel kalem müdürlerince takip edilen, hiçbir zaman doğruyu gösteremeyecek olan bir saat.
Telefonla rüşvet siparişi, özel kurye, mağazadan elden alış, 300 bin franktan %3 indirim, bakiyeyi swift yapma; ince bir takip işi... Koskoca bir bakan bu; bekletmeye gelir mi, hemen gönül koyma!
Rüşvetin esrarengiz nesnesi; Cenevre’den İstanbul aktarmalı, Ankara’ya uzanan bir yol.
Yol değil mübarek, uzun ve çetrefelli bir yolda, derin yolsuzluk!
Asrın yolsuzluğuna cisim olan nesne.
Çıktığı yolculukta kare kare fotoğraflanan, gümrükten geçirilen, X-Ray cihazında görüntülenen; hatırlı bir büyük adamın kolunda, muteber yerini almak üzere valizlerde taşınan; gecenin geç bir vaktinde bir bakanın koruması tarafından özel kalemine teslim edilen değerli bir hediye!

Ve bir bakan.
Ekonomiden sorumlu sorumlu!
Bileğinde, Cenevre’de Saloon Spatek Slip Ruoduine 41 mağazasından alınma bir saat.
Markası Patek Philippe 5101G. Nasıl da ışıl ışıl parıldıyor.
Şimdi daha bir yüksekten bakıyor çevresine zat-ı muhterem; daha bir gösterişle imzalıyor ekonomiye güç katan sözleşmelerimizi.
İmza törenlerinde, daha bir öz güvenli görünüyor şimdi, büyük bir devlet adamı edasıyla kurularak avangarde koltuklara, yüzünde 300 bin kronluk kibirle sırıtıyor.

Rüşvete konu bir nesnenin kalın bir cerahat tabakası içindeki akıl almaz yolculuğu bu.
Eskimiş bir ekonomi bakanının öznesi olduğu vahim olay!
Bir ülkenin ekonomisinden sorumlu bakanını eskiten hikâye.
Aslında bir bakanı değil, bir büyük devri eskiden trajik öykünün belleklerde kalacak adı.
Ön planda zavallı bir bakan müsveddesinin çürüyen ahvali, arkada daha büyük bir çarkın ağır kokular saçan dişlileri.

Yalnızca saat mi?
Bir tek piyano mu?
Milyonlarca Dolar, Euro, Türk Lirası mı?
Yatlar mı, katlar mı, gemi filoları mı?
Muta nikâhlı kadınlar, boğaza dizilmiş yalılar mı?
Mahkeme kararlarına hükmedilerek sahiplenilmiş gizli koylarda öbek öbek villalar mı?
Oteller ya da hastane zincirleri mi?

Hayır, hayır!
Bu kadar az değil!
Dilim, işlenen sevapları bu kadar küçük göstermeye cevaz değil!
Üstelik bu kadar acemi, tecrübesiz hiç değil.
Daha becerikli, daha işini bilir, daha girişimci.
Ve elbette ki her geçen gün daha aç, daha açıkgöz! Parkları, bahçeleri, kıyıları ve kentleri talan etmekte çok daha usta!
Dillerinde yalana batmış sözler, kuşku yok, akılları servet hırsızlığı konusunda ağır hasta! 

Bir yanda, rahman ve rahim olanın adına toplanan zekâtlar, ağızlarından eksik olmayan sahte besmeleler; bir yanda Allah’ın adıyla süregiden rüşvet pazarlıkları.
Tüm bunlara paralel, olanca hızıyla devam eden fütursuz bir kandırmaca; Ermeni’yi sokak ortasında öldür, Kürt’ün dilini yasakla, çözüm diye ağzına bir parmak bal! Gizli kumpaslar kur, kirli savaş oyunları oyna; dağ başlarında üzerlerine arsız ölümler yolla; uçaklarınla, bombalarınla; hile ve yalanlarınla!

Hep haram sözcüklerin olsun kalbinde gizli gizli büyüttüğün.
Sana biat edenlerin yüzdesiyle tehditler savur, niceliğine sığınmaya devam et!
Yarattığın cinayet makinesi yeni katiller üretsin harıl harıl; her gün zehir içirsin insanlara sokaklarda, sana biat etmeyenlerin kafalarını parçalasın karanlık sokaklarda; gözlerini çıkarsın gencecik çocukların, yeni destanlar yazsın, sonsuz uykularına uğurlasın yeni 
Berkin Elvanları.  

Yalnızca bir saat değil kelimelerden taşan!
İşte böyle bir düzen seninkisi, üzerine kurulup hükmetmeye çalıştığın.
İşte böyle bir garabet rejimi bu, yalan bir imanın gölgesinde kurup da beslediğin.
Şairin dediği gibi yani; “çürüyen et, dökülen diş” ve kokan tuz tabii ki...
Ve tike tike olan, lime lime dökülen, çivisi kalmayan bir ülke!
Vıcık vıcık rüşvet, sapına kadar yolsuzluk, tarihte eşi görülmemiş bir yağma düzeni!
İnsafı olmayan, insani olmayan bir rejim!
Tepeden tırnağa hile, baştan aşağı yalan, iliklerine kadar sömürü!

Kıyıların parsel parsel öğütülmesi.
Belediye meclislerinde tarihe ilişkin eşi görülmemiş bir katliam.
Beş yıldızlı oteller için o güzelim Boğaziçi’ne bir güzel kıyılması.
Dicle Vadisi'ni konut rezerv alanı ilan edip, Hevsel Bahçeleri'ne göz koyulması!
Her devrin politikacılarınca kutsal diye yutturulan özelleştirme. İşçiye kader biçilen taşeron sistemi, işten atılma korkusu.
Tuzla’da ölüm, kot yıkama atölyelerinde ciğerleri dağlayan silikozist…
Ve asgari ücrete mahkum kölece bir yaşam!
Kudretten sarhoş olmuş, dini rüşvet, imanı yolsuzluktan ibaret, ilahi ve adil bir düzen!
Ve yolsuzluk…
Ve bataklık…
Ve çürüme…
Ve boğazınıza kadar cerahat!
Hücrelerinize kadar irin!
İşte sizin içinizdeki siz!
Ve yani düzeniniz!
İşte pırıl pırıl, gözleri kamaştıran o devr-i saltanatınız!
İşte adına kapitalizm denen şey…


22 Şubat 2014 Cumartesi

Daha iyi bir hapishane kurtarır mı Şakran çocuklarını?

Yusuf Nazım
Cumhuriyet /22 Şubat 2014


1983 yılında ilk defa, Yılmaz Güney’in Duvar filminde tanımıştık onları. Subyan koğuşlarının kimsesiz, boynu bükük çocuklarıydılar. Uzun yıllar sonra, 2012 yılının Şubat ayında Pozantı'da bir kez daha hatırladık onları. Mersinli taş atan çocuklara çıkmıştı adları; cezaevinde angarya işlerde kullanıldılar, dövüldüler, hakarete maruz kaldılar. İstismar edilerek tacize ve tecavüze uğradılar.
Çoğu ağır travmalar geçirdi. Hayatta kaldığına bile pişman olanları oldu. Bazıları, sonradan serbest kaldı; yaşadıklarını hazmedemedi, yüreği attı, dağa çıktı. Kimileri ise “daha iyi bir cezaevine” gönderildiler.


Aradan neredeyse bir yıl geçmişti. Bu sefer, Şakran Cezaevi'nin gözden ırak dehlizlerinde kanadı onların çığlıkları. Yine çocuktular. Suçluydular. Yine hapisteydiler... En ağırından yine kötülük bulaşıyordu bedenlerine; yine dayak, yine sünger odası, yine taciz ve istismar düşüyordu paylarına…

Yılmaz Güney, ölmeden önce Fransa’da çektiği son filmi Duvar’da, 4. koğuşun çocuklarını anlatır. 12 Eylül 1980 cuntası Türkiye’sinde cezaevindeki çocukların, bir köle sefaletine benzeyen hayatları vardır filmde; dayak, angarya, mutfak işleri, tuvalet temizliği, kömür çekme, çöp dökme.. Bir de geceleri, yataklarından alınarak tenha bir köşeye götürülme korkuları vardır…

Duvar filminin çocukları inanırlar ki, yeni ayı gördüklerinde dua eder, bir dilek tutarlarsa, Tanrı bu dileği yerine getirecektir. Bu yüzden gökyüzünde, ince bir kavun dilimi gibi parlayan yeni ayı gördüklerinde, ellerini havaya kaldırarak bir dilekte bulunurlar;

“Tanrım, beni daha iyi bir hapishaneye gönder.”

Dördüncü Koğuş’un çocukları

Dördüncü koğuşun çocuklarına bekledikleri kurtuluş, yeni bir ay için tuttukları dilekten değil, cezaevinin daracık koğuşlarında, çocuk bedenlerini yatırdıkları isyandan gelir. Çocuklar, hayatlarına dört duvar arasında zerk edilmiş kötülüğe daha fazla dayanamaz, koğuşlarındaki yatakları yakar, isyan ederler. Bu, onları Dördüncü Koğuş’tan kurtaracak tek yoldur.

Başarılı da olurlar. Sonunda adları bir isyana karışmış olarak “daha iyi bir hapishanenin” yolunu tutarlar onlar. Oysaki hayalini kurdukları “daha iyi bir hapishane” de onları, ellerinde copları, kötücül bakışları, plastik eldivenleriyle, anadan uryan soyunmuş çıplak bedenlerini en mahrem yerlerine varıncaya dek didik didik edecek “daha iyi çocuklar(!)” hazır beklemektedir. 

Duvar filminin çocuk koğuşlarından yükselen çığlıklar, 2012 yılının Şubat ayında sinema perdesinden inerek gerçeğin arasına karışır. 29 yıl öncesinin Duvar filminde, sübyan çocuklarının körpecik bedenlerini kanatan kurgu bu sefer, Pozantı Cezaevi’nin karanlık hücrelerinde, polise taş atmanın bedelini ödeyen Kürt çocuklarının bedenlerinde gerçekliğe dönüşür. Bir zamanlar, 12 Eylül karanlığı tarafından kirletilen ülkenin vicdanı, yeni bir düzende, yeni güç sahiplerinin elleriyle bir kez daha kirletilir. Filmde, diline ve etnik kimliğine bakmaksızın çocuk bedenlerine yönelen kötülük, bu sefer Kürt çocuklarının sıcak bedenlerine akar. Pozantı’da taş atan Mersinli çocukların, dört duvar arasına hapsedilmiş acıyla kanayan 
ruhudur bu.

Pozantı Cezaevi’nin duvarlarını delen çığlıkları kısa sürede yankısını bulur. Çocuklar, içinde bulundukları cehennemde yaşadıklarını anlatırlar; dayak, kötü muamele, işkence, cinsel istismar, taciz ve tecavüz kelimeleri dökülür kâğıtlara… Çocuk bedenlerin ruhuna reva görülen acının şiddeti anlaşılır. Olay yargıya intikal eder, soruşturmalar açılır. Yaşananlar “istisna ve münferit olay” olarak görülür. Pozantı Cezaevi kapatılır. Mağdur çocuklar “daha iyi bir hapishaneye” gönderilirler…

Bedenleri arızaya uğratılmış çocuklar

Aradan henüz bir yıl bile geçmemiştir. Hapishane duvarlarına ölümden beter kötülüklerin sinmiş şehrin adı bu sefer İzmir’dir. Hapishanenin adı ise Şakran Çocuk Cezaevi…

Çocuk etlerine bulaşan şey, hayatlarında büyüyen yoksulluğun şiddetiyle orantılı bir kötülükten başka bir şey değildir yine. Kanla, zehirle, nefretle beslenen bu kötülük, daha donanımlı bir cezaevinin, karanlık ve nemli hücrelerinde, kameraların görmediği kuytuluklarda, sünger odalarında, cinsel koğuşlarında çocuk bedenlerine sinsice akmaya devam etmektedir. Bundan en çok da nasibini alan, kapatılan Pozantı Cezaevi’nden gelen çocuklardır. Rengi esmer, dili kırık olana yönelen aşağılama ve şiddetin dozu bu sefer daha da büyük olmaktadır.

Böylece, bedenleri arızaya uğratılmış çocukların ruhları bir kez daha örselenir. Psikologlarla görüşürken çocuklar, bir kez daha suskuyla başlarını öne eğerler; anlat dediklerinde susarlar, bakışları mahcup, parmaklarını birbirine kavuştururlar. Bir kez daha kelimeler sessizce kanar dudaklarında, ezik ve yaralı bakışları konuşur çocukların. Hayatlarına sinmiş bu kötücül karanlığı anlatmaya sözler kifayetsiz kalır. Daracık hücreler, dayak, hortum, işkence, kötü muamele, küfür, taciz ve tecavüz sözcükleri düşer ajanslara. Bir kez daha yırtılır karanlığın kalın perdesi.

Dilekler en güzel hayalleridir çocukların

Dileklere inanır mısınız siz? Hiç dilek tuttuğunuz oldu mu örneğin? Ya çocuklar? Çocuklarınız? Onların, küçücük yaşlarında, gelecek kaygılarının ilk filizleri olan, hayal dünyalarına hiç dâhil oldunuz mu ?

Peki, hayatlarına anlam katacak en güzel şeyin “daha iyi bir hapishane” den ibaret olduğu çocuklar tanıdınız mı? Örselenmiş bedenlerinde türlü hikâyeler taşıyan bu çocukların sessiz çığlıklarını duydunuz mu? Göz göze geldiğinizde, bir türlü zapt edemedikleri bakışlardaki o korku dolu ıslaklığa hiç tanık oldunuz mu?

Dilekler en güzel hayalleridir çocukların. Pozantı’nın taş atan sürgün çocukları şimdi Şakran’ dadır. Tıpkı, dördüncü koğuşun çocukları gibi… Yaşadıkları cehennemden kurtulmuş “daha iyi bir hapishane” nin karanlık koğuşlarına tıkılmışlardır. Umutları var mıdır? Yaşamlarına zerk edilmiş bunca kötülükten sonra hayal kuracak güçleri kalmış mıdır? Geceleri, karanlık hücrelerden arta kalan zamanlarda, koğuş pencerelerinin mazgallarından dışarı bakarlar mı hiç? Gökyüzünde, ince bir kavun dilimi gibi asılı yeni ayı gördüklerinde, hala dilek tutarlar mı? Öylesine yaralıdır ki ruhları, nasıl tahmin ederler dört duvar arasında daha neler yaşayacaklarını? Hayal etmekten vazgeçip, meçhul bir zamana bırakırlar mı bu hayattan alacaklarını? Dilek tutarsalar eğer, daha İyi bir hapishane kurtarır mı Şakran’ ın çocuklarını?

@yusufnazim




21 Şubat 2014 Cuma

Anadil insanın yurdu gibidir

Yusuf Nazım
Özgür Gündem /21 Şubat
2014


Anadil insanın yurdu gibidir. İnsanoğlu bu yurttan alır besinini; gelişmesini bu yurdun toprağına borçludur, en çok buradan kazandıklarıyla gelişir, zenginleşir. İnsanın anadilinden kopması, yurdundan uzaklaşması gibidir. Köksüz, susuz, besinsiz…

*
Her taraftan kurşun yağıyordu. Gaz bombaları patlıyor, ortalığı kaplayan zehir bulutu içinde, kalkanlı polis ordusunun zırhlı araçlar eşliğinde dayandığı üniversite kapıları birer birer kırılıyordu. Pakistan kolluk kuvvetlerinin saldırılarında dört öğrenci ölüyor, onlarcası yaralanıyor, yüzlercesi tutuklanıyordu. Üniversite meydanı adeta kan gölüne dönüyordu…

Tarih 21 Şubat 1952 dir. O gün, onbinlerce Bengalli öğrenciyi, Dakka Üniversitesi’ni işgal etmeye götüren şey dünya tarihin görmüş olduğu en büyük anadil eylemidir. Polisin Dakka Üniversitesi’nde anadil hakkı için yapılan eyleme saldırısından sonra üniversite binası, savaş alanına döner. Olaylar kente yayılır. Bu kadar saf, temiz ve insani bir talebe dahi acımasızca saldırılması Bengal halkı arasında infiale yol açar. Protestolar, izleyen saatlerde eyaletin tümüne yayılarak bir genel greve dönüşür. Sokaklar Bengalce’ye özgürlük!” diyen milyonlarla dolup taşar. Aslında, Dakka Üniversitesi’nde, anadil hakkına tahammül edemeyen hegemonik bir devletin saldırısıyla yakılan bu ateş, başka ve daha büyük bir yangının fitilini ateşleyecektir. Bu, 1948 yılında İslam kardeşliği adına Pakistan’la birleşmeyi tercih eden Bengal halkının Pakistan’dan ayrılarak bağımsız Bangladeş ülkesinin doğmasına sebep olacak ateşten başkası değildir.

Pakistan devleti, 1947’de Hindistan’dan ayrılarak kurulmuştur. O zamana dek Hindularla aynı dili konuşan Müslüman Bengaller, İslami birlik adına genç Pakistan İslam Cumhuriyeti’ne katılmış ve Doğu Pakistan Eyaleti adını almıştır. Çok değil, bir yıl sonra Bengal coğrafyası, Bengal toprağı” gibi ifadeler suç sayılacak, 44 milyon Bengallinin kullandığı Bengalce dilinin konuşulması yasaklanıp Urduca tek resmî dil ilan edilecektir.

Dakka'daki Dil Şehitleri Anıtı
Bengal halkının Anadil Hareketi

Bu asimilasyona tepki olarak 1948’de Bengal Dil Hareketi kurulur ve “tek tipçi” politikalara karşı başta eyalet başkenti Dakka olmak üzere, Doğu Pakistan’ın belli başlı büyük şehirlerinde binlerin, onbinlerin katıldığı kitlesel gösteriler başlar. Daha bir yıl önce İslam kardeşliği” söylemiyle Bengalleri yanına çeken Pakistan devleti bu gösterileri kanla bastırır. Günlerce süren katliamda yüzlerce gösterici öldürülür. Dil Hareketi, Pakistan devletinin birçok baskı, aldatma ve oyalamalarına karşında büyük bir halk desteğiyle yıllarca sürer. 

İşte, Bengal halkının Anadil Hareketi olarak başlattığı kendi öz yurduna kavuşma eylemlerinin Dakka Üniversitesi’nde yaktığı ateş böyle bir tarihe sahiptir. 1956 yılına kadar dinamizminden hiçbir şey kaybetmeden süren anadil hareketi 2 Şubat 1956 da başarıya ulaşır. Pakistan devleti yeni anayasada Bengalce’yi 2.resmi dil olarak güvence altına alır. Ne var ki, iki yıl sonra yapılacak askeri darbe, ülkedeki hak ve özgürlükleri bir çırpıda ezeceği gibi yeni anayasayı da askıya alacak, eski tek tipçi ve asimilasyoncu politikalara geri dönecektir. Bu durum, 17 Aralık 1971 tarihinde Bangladeş devletinin kurulmasıyla sonuçlanacak bir dizi yeni ve daha güçlü toplumsal hareketin de başlamasına neden olacaktır.

*
Bir kız çocuğu Dil Şehitleri Anıtı'na çiçek koyarken
Anadili, insanın yurdu gibidir. Anadilinden kopartılmış bireyler yurdundan kovulmuş gibidirler. Bengal Dil Hareketi’ni kuran öğrenciler, 21 Şubat 1952’de Dakka Üniversitesi’nde anadillerini savunmak uğruna yurtlarını kanlarıyla suladılar. İşte bu önemli gün UNESCO tarafından 1999 yılında, Uluslararası Anadil Günü olarak ilan edilmiştir.

Bugün Hindistan’da devlet tarafından kabul edilmiş 22 resmi dil mevcuttur. Bu sayı, ulusal çaptaki resmi dil dışında, kabul edilmiş resmi/bölgesel dil sayısı Çin’de 51, Rusya’da 34, Irak’ta 4, İran’da 8, İtalya’da 11, İngiltere’de 10, ABD’de 8 ve Bolivya’da 37'dir. 

Bunların dışında Kanada, İrlanda, Pakistan, Finlandiya, Malta, Hollanda ve İsrail’de 2; Belçika, Slovenya,  Lüksemburg ve Bosna Hersek'te 3; İspanya, İsviçre ve İtalya'da 4; Karadağ ve Singapur'da ise 5 farklı dil bu ülkelerin anayasalarında resmi dil olarak tanımlanmıştır. (*) 
 
Bir diğer ilginç örnek G.Afrika Cumhuriyetidir. Burada en büyük yerli halkını oluşturan Zuluların dili Zuluca’dır. Beyaz azınlık rejimi tarafından siyahlar üzerinde yıllarca ırkçı baskı rejimi hüküm sürmüştür. 1990 yılında Apertheid rejimi yıkılınca 28 yıl zindanda tutsak olan Nelson Mandela özgürlüğüne kavuşur. Siyah ırkın üzerindeki baskı son bulur. Anayasalarına, Zuluca’yla birlikte kaydedilen resmi dil sayısı 11 dir. Bunu yapmakla ne dünyanın sonu gelir, ne de ülke bölünür. Bugün bu ülkede her etnik grubun kendi dillerinde eğitim alacakları okulları vardır. Bu açıdan bakıldığında sömürgeci ırkçı rejimin zincirlerinden kurtulan G.Afrika tam bir halklar ve diller mozaiğidir.

Anadil hakkı anne sütü kadar haktır
Anneannem, Kürtçe kalbin dilidir derdi

Dört ana parçaya bölünmüş Kürtlerin nüfusu, yaklaşık 30 milyon olarak tahmin edilmekte. Bunu doğru varsayarsak, dünyadaki 199 bağımsız devletten ancak 39 tanesinin nüfusunun Kürtlerden daha kalabalık olduğu anlaşılır. Bugün Türkiye’de, ana dillerinde eğitim olsun mu olmasın mı diye tartışılan böylesine trajikomik/sosyolojik bir gerçekliğin içindeyiz. Dünyadaki ülkelerin 113'ünde, birden fazla dilin resmi dil olarak kullanılması da ayrı bir gerçeklik olarak anımsanmalıdır.

*

Anadil insanın yurdu gibidir. Anadolu ve Mezopotamya toprakları birçok kavme ve ulusa yurt olmuş, bu topraklarda birçok halk kendi anadilinde kendini var etmiştir. Bu diller bazen dostluğun, komşuluğun, dayanışmanın, kardeşliğin dili olmuş; bazen de acının, nefretin ve bastırmanın diline dönüşmüştür. 1900'lü yılların başlarında köklerini Bitlis’te bırakarak Kaliforniya’ya göç etmiş, dünya edebiyatının büyük öykücülerinden, kendisi de bir Ermeni olan William Saroyan’ın sözleri bunu çok iyi ifade eder:

“Anneannem, Kürtçe kalbin dilidir derdi. Türkçe ise müziktir; bir şarap deresi gibi akar, yumuşak, tatlı ve parlak.. Bizim dilimizse acının dilidir. Ölümü tattık hep; dilimizde nefretin ve acının yükü var.”

Evet, bastırılan bütün dillerde bugün ölümün kokusu duyulur. Hep ölüm tadındadır bu dillerdeki ezgiler. Hep acının ve nefretin hikâyesi vardır. Bu yüzden anadilin özgürleşmesi insanın yurduna kavuşması gibidir. Bu, Kürtlerin de, Rumların da, Ermeniler ve Süryanilerin de; tüm diğer halkların da en doğal, en saf, en insani ve en vazgeçilmez hakkıdır.

Yeryüzünde, acının dilsizleştirdiği tüm halkların, bir gün kendi yurtlarına kavuşması dileğiyle.

(*) Resmi Dil ve Anayasalarda Düzenlenişi, Yrd. Doç. Dr. Olgun AKBULUT, 2012/3 Ankara Barosu Dergisi


Twitter : @yusufnazim

http://www.ozgur-gundem.com/index.php?haberID=98892&haberBaslik=Anadil%20insan%C4%B1n%20yurdu%20gibidir&action=haber_detay&module=nuce