28 Mart 2012 Çarşamba

Rosenbergler ölmeli mi?

Haluk Gerger
Haluk Gerger, 25 Mart 2012
Yazar hakkında :
Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler bölümü eski öğretim üyesi olan Haluk Gerger’in bu görevine YÖK ve 1982 anayasası yürürlüğe girdiği gün son verildi. Çeşitli gazetelerde köşe yazarlığı yaptı. İnsan Hakları Derneği Kurucu Üyesi. Darmstadt Teknik Üniversitesi'nde 1996 ve 1999 yıllarında misafir öğretim üyesi olarak bulundu. ABD vizesi alarak eşi ile birlikte gittiği Amerika seyahatinde gümrükte sorgulanıp parmak izi alındı ve tutuklandı. Uğradığı kötü muamle nedeniyle ABD hükümetini 1 dolarlık sembolik manevi tazminat isteğiyle 2003 yılında mahkemeye verdi. Karar 2006 yılında Yargıtay'da onandı. ABD mercileri yasal faiziyle birlikte 2 TL 23 kuruş ödedi.



  
Gelişmeleri tam izleyemedim ama anladığım kadarıyla bir gazetedeki köşe yazısı ihbarıyla başlamış herşey. İstanbul Büyükşehir Belediye Şehir Tiyatroları’nın sahnelediği, Alain Decaux’nun yapıtı “Rosenbergler Ölmemeli” adlı oyun da gösterimden kaldırılmış. Ihbarcı, Rosenberglerin, “Sovyetler Birliği’ne atom bombasının yapımıyla ilgili sırları sızdıran casuslar” olduğunu ve oyun yazarının da bu “gerçeği” öğrendikten sonra, eserinin oynanmasını yasakladığını yazmış.

Yazarı bilmem ve bu çok önemli değil. Tartışılması gereken, Julius ve Ethel Rosenberg çiftinin “nükleer sırları düşmana sızdıran vatan haini casuslar” olup olmadıkları. Rosenberglerin bu suçtan mahkum edilip infaz edildiklerini biliyoruz. Amerikan emperyalizminin Soğuk Savaş adaletine inanıyor ve güveniyorsanız mesele de burada bitmiş sayılır sizin açınızdan.

Ama acaba öyle mi? Rosenbergler “casus”mu, suçları “düşmana nükler sır aktarmak” mı?

Önce şu “nükleer casusluk”, “düşman” ve “vatan haini” meseleleri üzerinde duralım.

Teknik olarak, o sırada ABD ile Sovyetler Birliği “Faşizme Karşı Demokratik Cephe”de birlikte savaşmış iki müttefik. “Düşman” nitelemesi pek oturmuyor ama eli “nükleer tetik”te ve hatta Hiroşima ve Nagazaki’den bulaşmış “nükleer kanlı” ABD adaletiyle ihbarcılar bakımından bu anlam ifade etmiyor. Biz de sadece not ederek geçelim ve gerçek bir “hukuk cinayeti” işleyelim.

 Rosenberg’ler “vatan haini” miydiler? “İnsanlığın dostu” olmakla özdeşse bu, “Amerikan vatan”ı sermayedarlarla hizmetlilerinin insanlığa düşman çete devleti ile aynı şeyse, elbette, Rosenberg’ler “hain”diler. Ama bir de şöyle bakalım: İkinci Dünya Savaşı’nın hemen sonrasını düşünün. Avrupa, Savaş’ın galibiyle, maglubuyla, tarafsızlıyla, yanmış, yıkılmış, çökmüş. Sovyetler Birliği, dile kolay, 27 milyon insanını, sanayiinin yüzde yetmişini yitirmiş, kentleri, kasabaları harabeye dönmüş, kıtlık ve açlıkla, hastalıkla, ölümle penceleşiyor. Çin’de insanlar sokaklarda ölüyor açlıktan. Asya kaplanları Singapur, Malezya, bataklıktan yerleşim alanına geçiş yapmaya çabalıyor. Japonya, iki atom bombası yemiş, kayıtsız şartsız teslim olmuş, Amerikan işgali altında. Afrika’nın durumu bugünden dahi bin beter. Ve insanlık bu haldeyken, bir elinde atom bombası, ötekinde dolarlar, gürbüz bir güç, Emeğe ve halklara büyük Soğuk Savaş saldırısını başlatmış. Sadece dünyaya gözdağı vermek için, iki atom bombasını iki kentte, yüzbinlerce sivilin üzerinde patlatmış. Bugünün “global köy”e dönüştürülmüş dünya koşullarında yaptıklarına, yapabildiklerine bakın ve o dönemin bütünüyle çaresiz “değneksiz köy”ünde nükleer tekele sahip Amerikan emperyalizminin insanlığı nasıl tutsak alabileceğini bir düşünün.

Bir “Amerikalı devrimci”, bir “insansever”, bir “barışsever” olarak bakın hayata. Bu “çete devlet”, bu gözü dönmüş “Sermaye”, bu büyük “Saldırı”, durdurulamasa bile, hiç olmazsa, başkalarınca bir ölçüde olsun dengelenemezse, ne olabileceğine bir bakın. Amerikan kıtasındaki “Yerli soykırımı”nın küresel çapta ve nükleer bombalarla geliyorum dediği, insanlığın Hitler’in yenilgiye uğratılmış “bin yıllık tutsaklık” projesinin Amerikan versiyonuna mahkum edilmek istendiği bir momentte, para pul demeden, en ufak bir kişisel beklenti düşünmeden, aksine elektrik sandalyesinde kavrulmayı göze alarak, bu gidişe karşı bir şeyler yapmaya kalkmanın adı, “casusluk” ve “vatan hainliği” midir?

İngiltere’de, Amerika’da ve daha başka pek çok yerde, en parlak bilimciler, aydınlar, sıradan insanlar, böyle çabalarda bulundular. Evet, Sovyetler’e serviste de bulundular. Sovyetler Birliği, o zaman, anladığımız manada, bir “devlet”, bir “memleket” değildi. O, bir “genel grev”di; yanına yoksul köylüleri almış işçilerin kurduğu tarihin ilk “İşçi-Köylü Ülkesi”ydi; insanlığın “düşülkesi”; işçi sınıfının, diline, dinine, ırkına, cinsiyetine, hatta görüşlerine, ideolojisine bakılmaksızın bütün işçilerin, “anavatan”ıydı. Bütün mazlum halkların “tek ve ilk dostu”ydu. O zamanlar, Sovyetler Birliği, bir “devlet”, bir “memleket” değildi, bir devrimciydi.  O’na yardım, O’ndan yana tavır, O’na bağlılık, bırakın “casusluğu”,  tam tersine, “çete devletler” ya da “hain işbirlikçi rejimler”le mücadelenin adıydı, “yurtseverlik-insanseverlik” eylemliliğiydi, “emek ve halk yolunda devrimci” praksisin ta kendisiydi.

Şimdi gelelim “nükleer sırların aktarılması”na. Kuşkusuz bu da “ayıp” değildi ve bu hayati alanda emperyalizmin ölümcül tekerine çomak sokan bilimciler olmuştu ama Rosenberg’ler davasında bu yönde bir kanıt, tüm kumpaslara, tüm iftiralara, tüm sahte delil imalat çabalarına karşın, hiç bulunamadı. Bulunamazdı da, çünkü Julius Rosenberg ve çevresinin yaptığı, basit sanayi bilgilerini Sovyetlere vermekti. Nükleer sektörle ilgili bağlantıları, bilgileri, ilişkileri yoktu. Julius Rosenberg’in, Amerikan hukuku çerçevesinde, idam cezasına tekabül edecek bir “suç”u yoktu ve buna yönelik herhangi bir kanıt üretilememişti. Karısı Ethel’in erkek kardeşi, yani kayınbiraderinin, kendisini ve karısını kurtarmak için, devletin yardımlarıyla uydurduğu yalanlardı eldeki “kanıtlar.”

Bir de, kurban arayan Soğuk Savaş ilahları vardı, hani şu “gözdağı” için yüzbinlerce sivilin üzerine atom bombası atanlar. Birkaç Amerikalı komünistin yaşamı ne olacaktı ki. İşte Ethel Rosenberg bu hiçe sayılan yaşamlardandı. Biliyoruz ki, O bir rehineydi savcıların elinde. Savcılar da, Devlet de, onun bu işlere bulaşmadığını biliyorlardı. İlk planları, Ethel’i de işe dahil ederek, Savcıların dava stratejisi, Ethel’i savunma sürecinde, Julius’un suçu üstlenerek ya da bizzat Ethel’in kocasını ele vererek, “itiraflar”da bulunmaya zorlanmaları üzerine kurulmuştu. Iki küçük çocuk sahibi anne ve babanın bu durumda fazla direnemeyeceklerini ve Julius’ın suçu kabulüyle Ethel’in salıverilmesini yeğleyeceklerini bekliyorlardı. Julius ile Ethel Rosenberg arasındaki “devrimci dayanışma”yı, “komünist ahlak” bağını, “devrimci inadı”nı, “sevgi ilişkisi”ni hesap edecek yürekleri yoktu. Ethel, elektrik sandalyesine, bu “rehine komplosu” sonucu gitti; başı dimdik, gözlerinde ışık, yüreğinde sevgi ve ardında da iki küçük yetimi öksüz bırakarak.

Rosenberg’ler sadece Amerikan halkı için değil, bütün insanlığın esenliği için bir çetin yola koyuldular, Sermayenin ve silahlı-silahsız hizmetlilerinin çeteleşmiş zor aygıtına, emperyalizme karşı tek engel olarak gördükleri devrimci Sovyetler Birliği’ne dost oldular. Komünist hareket içinde yer aldılar. “Casus” değillerdi; “vatana ihanet” etmemişler, yurtsever Amerikalılar olarak kendi halklarına ve insanlığa hizmete adanmışlardı; kendileri için tek kuruşluk bir beklentileri sözkonusu bile olmadı; “nükleer sırlar”la ilişkileri yoktu; Ethel olup bitenler içinde hiç yer almamıştı. “İnsanlık rızası”na bir politik kavga pozisyonu almışlardı “Canavarın ağzı”nda, saf, tertemiz, masum ve insani duygularla, amaçlarla, o kadar.

“Emperyalizme”, “emperyalist saldırı”ya ihanet ettiler ve cezalandırıldılar.

 Ve direndiler ve paylaştılar ve yürüdüler ölüme ve düştüler toprağa ve yükseldiler “güneşin sofrası”na ve buluştular dostlarla.

Ne dersiniz? Bunca yıl sonra, çifte güvercine duyulan ihbarcı sınıf kinine suskun mu kalmalı ve suça iştirak mı etmeliyiz? Ne dersiniz, yanık karanfil kokusunu unutmalı, onların kindar belleğine teslim mi olmalıyız? Ne dersiniz, bunca yıl sonra, biz de mi teammüden cinayet işleyelim, emperyalizmin “elektrik sandalyesi”ne kurban mı verelim içimizdeki insanı?..

Haluk Gerger, 25 Mart 2012

Haluk hocanın notu : Pek yazacak yerim yok. Düşündüm de, belki sizler bu suskunluğu kırmama yardımcı olur, okur, ve değer görürseniz, eşe dosta, belki de becerebiliyorsanız internette sanal ortama yayarsınız ekteki yazımı. Aslında "yazı" da değil, bir "çığlık" ve sessiz-duyarsız kalan "sol"a bir protesto.

16 Mart 2012 Cuma

Allah’ım, beni daha iyi bir hapishaneye yolla!

Yusuf Nazım
Radikal / 16 Mart 2012


Allah’ım beni daha iyi bir hapishaneye yolla

Ülkenin, 12 Eylül’ün zifiri karanlığına boğulduğu 1980’li yıllar. Yılmaz Güney tarafından çekilen Duvar filmindeki sübyan koğuşunun çocuklarının Tanrı’ya yakarışıdır bu.

Türkiye’nin kocaman ve dikenli bir hapishaneye benzediği 12 Eylül faşizminin karanlık yılları. Yılmaz Güney cezaevindedir. O, ülkesine olan borcunu sanatıyla ve mücadelesiyle ödemek için her iki cezaevinden de kaçar… Hayatının geri kalanını, kansere yenik düşeceği 1984 yılına kadar ülkesinin aydınlık bir geleceğe kavuşması için mücadeleye adar.

Yılmaz Güney, ölmeden önce Fransa’da çektiği son filmi Duvar’da, 4. koğuşun çocuklarını anlatır.

Cezaevinde, Dördüncü Koğuşun çocuklarının bir köle sefaletine benzeyen hayatları vardır filmde; baskıyla, şiddetle, dayakla eşdeğer hayatları. Çocuklar, cezaevinin bütün angarya işlerini yapmakla mükelleftirler; mutfak işleri, tuvalet temizliği, kömür çekme, çöp dökme onların eline bakar. Kısaca, bir çocuk bedeninin görebileceği her türlü kötülük vardır burada. Bir de onları, geceleri yataklarından alıp tenha bir köşeye götürülmeye hazır korkuları vardır çocukların. Karşı duramazlar, ses edemezler… Çünkü orası Dördüncü Koğuştur, camı kırıktır, katili ve hırsızı vardır, ispiyoncusu vardır… Ülkenin, 12 Eylül’ün çürümüş karanlığıyla kirletilmiş kötücül ruhu vardır filmde.

Bir de umutları vardır çocukların, özlemleri, düşleri... İnanırlar ki, yeni ayı ilk gördüklerinde dua eder ve bir dilek tutarlarsa, Tanrı bu dileği yerine getirecektir. Bu yüzden, Dördüncü Koğuşun penceresinin mazgal demirleri arasından ayın yeni suretini her gördüklerinde; Şaban’ın, Şişko’nun ve diğerlerinin elleri açılarak Tanrı’ya doğru uzanır. Hepsi tek bir dilekte bulunurlar:

“Allah’ım, beni daha iyi bir hapishaneye yolla.”

Yılmaz Güney’in daha önce aldığı çok sayıda ödülün ardından, cezaevindeyken çektiği ve kurgusunu yeniden yaparak Altın Palmiye kazandığı Yol filminin ardından çektiği son filmdir Duvar. Güney, Avrupa’nın insanı kolay hazmedebilsin diye filmde, gerçeği olabildiğince yumuşatmıştır…

Avrupalı film eleştirmenleri, filmi abartılı bulur ve “gerçek bu kadar incitici olamaz derler..”

Gerçek, başkalarının hayal edemeyeceği kadar inciticidir bazen

Oysa ki Avrupalı eleştirmenleri yanılmışlardır; gerçek onların tahmin edemeyeceği kadar kurgudan uzak ve onların hayal dünyasını zorlayacak kadar inciticidir.

2012 yılının Şubat ayında, Pozantı’nın taş atan çocuklarının tüyler ürperten sessiz çığlıkları yankılanır dört bir yanda. Gerçek, dört duvar arasında saklandığı, izbe karanlık dehlizlerin vicdanları kanatan bataklığından sıyrılarak çırılçıplak çıkagelir.

Ülkenin, 12 Eylül karanlığı tarafından kirletilen vicdanı, kendine yeni mecralar bularak, çeyrek asırdan daha uzun bir sonra yeni bir düzende, yeni bir sistemde ve yeni iktidar sahiplerinin elleriyle bir kez daha kirletilir. Bir zamanlar, diline ve etnik kimliğine bakmaksızın çocuk bedenlere akan kötülük, bu sefer sadece Kürt olan çocukların sıcak bedenlerine akar.


Onlar, bu ülkenin yaralı bir coğrafyasının taş atan çocuklarıdır. Yaralı bir coğrafyanın yürekleri pare pare çocukları… Kimi okulundan kaçmış, kimi tornacı dükkânından… Ellerinde çelik çomak yok, top oynamıyorlar, luna parka da gitmiyorlar. Ne dönme dolap var hayatlarında onların, ne de çarpışan otolar.

Karşılarında kolluk kuvvetleri, zırhlı araçlar, gaz bombaları, sirenler… Onlar mütemadiyen taş atıyorlar. Karşılığında, ya bir mermi girecek bedenlerine, ya da göz yaşartıcı bir bombayla serilecekler yere. Eline düşerseler eğer devletin, hemen oracıkta kolu bükülecek ya da taş atan elleri çatır çutur kırılacak. Böyle gösterecek devlet büyüklüğünü. Yakalandıklarında, ücra bir cezaeviyse eğer, niye taş attıkları belli olsun diye götürüldükleri bu yer, kirli duvarlarından hiç beklenmedik başka bir kötülük daha bulaşacak demektir bedenlerine.

Kanla, zehirle ve nefretle beslenmiş bir sistemin adıdır artık bu geride kalan. Ve içinde tutuldukları hücrelerin, bu ölümden beter kötülük sinmiş duvarlarından, bir başka nefretin daha adı kazınacak demektir kendi masum hücrelerinin belleğine.

Oysa ki biz biliyoruz; onların korkuya bulanmış gözlerindeki acıyı resmedecek makineler henüz üretilmedi. Körpecik bedenleri üzerine akıtılan kötülüğün, küçücük dünyalarında yarattığı depremi ölçmekten daha çok uzakta üniversiteler. Sosyal antropoloji, toplumsal hareketlerde etkili vurma teknikleri öğretiyor kolluk kuvvetlerine. Aksini yapan öğretim üyesi terörist denilerek içeri tıkılıyor. Haberi yapan muhabir ise ülkeyi bölmekten yargılanıyor.

Belli ki, çocukları taş atmaya iten nedenler bir süre daha muamma olarak kalacak. Psikoloji ise, yalnızca, bedenleri arızaya uğratılmış çocukların yaşadığı travmalar için var olacak.

Peki, ekmeği ve dili elinden alınmış çocukların çaresiz gözlerine kim bakacak? Kim, hangi soruları görecek o bakışlarda, kim, hangi yanıtları verecek bu sorulara? Hayatları, kandan ve nefretten ibaret çocukların yüreklerindeki sessiz çığlıkları hangi bilimin ışığı çözecek? Hangi matematik hesaplayacak, onların hayatlarından akan yoksulluğun şiddetini? Hangi marka tablet bilgisayar öğretecek çocuklara, artık unutulmaya yüz tutmuş, kırık dökük, güçlükle konuşabildikleri, medeniyet dışı kalmış dillerini?

Iphonelarla ölçülen gelişmişlik endeksi neye yarar? Kontur sayısıyla hesaplanan özgürlük kimin için? Senozlu köylünün deresi HES’lere kurban ediliyor, toprağın bağrından kopartılan su şimdi borularda hapis, hiç ara vermeden borularla 64 km denize kadar gidiyor! Kimin için üretilmiş bu büyük teknoloji!.. Cam kırıp kışı kodeste geçirmek isteyen çocukların mobesa kameralarından anında merkeze aktarılıyor görüntüsü. Fabrikalarda işe geç gelenlerin kayıp zamanları saniyeler mertebesinde ölçülerek, bordrolarından düşülüyor. Bir uzmanlar ve danışmanlar ordusu çalışıyor harıl harıl; hatalı ilaç reçetelerinden yapılacak kesintileri hesaplıyorlar…

Pozantı’da taş atan çocukların, dört duvar arasına hapsedilmiş eti kanıyor. Köprüler inşa ediliyor, üstelik kıtalararası; tüp geçitler, otoyollar, kuleler… İnsanlara, özel hayat bırakmayan bu hileli karanlık da neyin nesi? İnsanlık vicdanı kirleten bu günah kimin eseri? Oysa ki çocuk bedenlerin ruhuna zerk edilen acıdan hala haber yok!

Bu filmin gerçeğini gördük biz

Duvar filmindeki çocuklar, hayatlarına dört duvar arasında zerk edilmiş kötülüğe daha fazla dayanamayıp, küçücük bedenlerini isyana yatırarak karşılık verirler. Bu, onlar için Dördüncü Koğuşun cehenneminden kurtulmak ve daha iyi bir hapishaneye gitmek için bir umut demektir…

Bu filmi, o yıllarda ve sonrasında bize göstermediler. Sakladılar, yasakladılar. Oysa ki hayat onu bizden saklayamadı. Biz bu filmin gerçeğini şimdi Pozantı’da gördük.

Gördük ki, her devrin Caferleri değişiyordu ama iktidar sahipleri asla değişmiyordu. Onlar hep aynıydı ve işledikleri günahlar fütursuz bir acımasızlıkla kutsanmış, insafsız ve vicdansız bir kudretle hükmetmeye devam ediyorlardı.

Aradan çeyrek asırdan daha fazla bir zaman geçse de, duvarın arkasında değişen bir şey yoktu. Üstelik duvarın önü de, en az arkası kadar karanlıktı. İçerisi, nasıl bir F Tipi cezaevleri gerçeğinin ölümcül yalnızlığına terk edilmişse, dışarısı da devasa bir F tipi zifiri karanlığın pençesindeydi.

Yılmaz Güney’in filminde, incecik bir dilim gibi ayı gördüklerinde “Allah’ım beni daha iyi bir hapishaneye yolla” dileğinde bulunan çocuklar, sonunda adları bir isyana karışmış olarak “daha iyi bir hapishane” ye gönderilmek üzere yola koyulurlar. Onları, hayallerinde büyüttükleri “daha iyi bir hapishane” de, anadan uryan soyunmuş çıplak bedenlerini en mahrem yerlerine varıncaya dek didik edecek, plastik eldivenli elleriyle “daha iyi çocuklar” hazır beklemektedir!

Pozantı’nın taş atan çocukları da, ince bir kavun dilimi gibi gökyüzünde parlayan yeni ayı gördüklerinde “Allah’ım beni daha iyi bir hapishaneye yolla” diye dilekte bulunmuşlar mıdır bilinmez. Bildiğimiz bir şey varsa eğer, her ne kadar 4. Koğuştaki gibi kanlı bir isyana karışmasalar da, gökleri zifiri bir karanlık tarafından kuşatılmış bir ülkenin utanç tarihine çoktan yazıldı bile adları.

Öte yandan, onlara reva görülen bu kötülüğü haber yapan gazeteciler bir çırpıda derdest edilip tutuklandılar. Pozantı Cezaevi’nin çocukları ise, şu satırların karalandığı sıralarda “daha iyi bir hapishane” nin “güvenli" hücrelerine tıkılmak üzere çoktan yola koyuldular bile…

 Yusuf Nazım

13 Mart 2012 Salı

Yağmuru Bile : Suyumuzun Son Damlasına Kadar

Yağmuru Bile (Even The Rain, 2010)
Yusuf Nazım
Evrensel Gazetesi / 27 Temmuz 2011

Sonunda gittim!..

Evet evet, sonunda gittim!..

Gazetenin Kültür sayfasında okumuş ve o gün vermiştim kararımı; Bu filme mutlaka gitmeliydim!

Ve nihayet "Yağmuru Bile" isimli filme gittim!..

"Yağmuru Bile", 500 yıl öncesinin, kendine yeni sömürgeler arayan "ortaçağ uygarlarının", Kristof Kolomb'un seferiyle birlikte keşfettikleri Amerika kıtasında, "uygar olmayan yerliler" üzerinden daha çok altına, köleye ve zenginliğe sahip olmalarının hikayesi.. İşte bu hikayeyi anlatan tarihi bir film yapmak üzere Bolivya'ya giden bir İspanyol sinema ekibi.. Bu ekibin çekimler sırasında kendisini, birden bire Bolivya'da yaşanan su problemi ve insanların suya sahip olma kavgasının tam ortasında bulmaları; sıradan bir figüran üzerinden, ülkedeki suyun özelleştirilmesi sürecinde, susuzlukla mücadele eden yoksullara, ödeyemeyecekleri kadar fatura çıkaran yağmacı su şirketinin çıkarları gereği, halkın kuyu açmasını, hatta yağmur suyu biriktirmesini bile yasaklayan egemen güçler ile bu güçlere karşı Bolivya halkının verdiği kıran kırana bir mücadele…

Kocaman sinema salonunun en arka sıralarına oturarak, ara bile verdirmeden izledik filmi.. Kah gerilerek, kah kendimizi filmin içine sokulmuş gibi hissederek, kah da hiç alışık olmadığımız üzere göz yaşlarımızı zoraki zapt ederek... 500 yıl öncesinin, büyük kıtanın keşfiyle başlayan ve daha fazla altın için insana, doğaya, el değmemişliğe ve saflığa karşı yapılan yağma ve kıyımın, yüzlerce yıl sonra aynı vahşilik ve barbarlıkla, suyun özelleştirilmesi ve talanı üzerinden yapılmak istenmesinin yürekleri parça parça eden hikayesi...

Çokça ödül almış bir film; güçlü senaryosu, müthiş kurgusu, olağanüstü sahneleri, etkileyici müziği ve çok iyi seçilmiş karakterleriyle tartışmasız belleklerde iz bırakacak bir film! Karakterlerin filmle olan olağanüstü bütünleşmeleri unutulmayacak türden...

Suyun son damlasına kadar bir savaş!

Yağmuru Bile, film içinde bir film. Adeta iki filmi birden izliyorsunuz; 500 yıl öncesinin Amerika Kıtasının keşfini canlandıran sahnelerin kurgusu mükemmel. Filmi izlerken çok eskilere gidiyor, 500 yıl önceki beyaz insanın Amerika kıtasına götürdüğü "uygarlık virüsüne" tanık oluyorsunuz.. Kölelikten kaçan yerlilerden yaşlı bir kadının takatinin kesilerek yere çökmesi ve kendini bilgece ölüme hazırlamasına tanık oluyorsunuz; sömürgeci askerler ve onların avcı köpeklerinin sessizce ölümü bekleyen kadına değil, adeta sinema perdesini yırtarak üzerinize atlamasına… Senaryoyu elindeki kitaptan okuyan yönetmen asistanının irkilerek kendine gelmesine; kucaklarındaki bebekleri, yırtıcı köpeklerin dişleri arasında  vahşice parçalanması yerine, suya girerek çocuklarını boğmayı öngören sahneyi canlandıracak Bolivyalı figüran kadınların bu sahneyi oynamayı reddetmelerine tanık oluyoruz... Birden beş yüz yıl öncesinden sıyrılıp bugüne, Bolivya sokaklarına dönüyoruz; Beş yüz yıl öncesinin kölelerine önderlik eden ilkel ama başı dik yerliyi oynayan figüranı, bu sefer gerçek hayatında Bolivya sokaklarında yağmacı su şirketi ve onların egemenlerine karşı mücadele veren Daniel olarak görüyoruz. O, Bolivya halkıyla birlikte suyun son damlasına kadar verilen bir kavganın sıradan ama baş aktörlerinden biri...

Film ileri ve geri sarışlarla devam ediyor; iki filmin yüreğimi yakıp tutuşturan burgacı arasında oturduğum yerde kıvranıyor, bir o yana, bir bu yana dönüyorum.. Aklıma Madran Dağı'ndaki meralarını RES santralinin yıkıcı etkisinden korumak ve doğal sularına sahip çıkmak için sekiz aydır mücadele veren Aydın'ın Çine ilçesinin İbrahim Kavağı köylüleri geliyor; Köydeki şalvarlı kadınların aylar süren direnişi ve sonunda kelepçeye vurularak götürülmeleri... Daniel'in kızını görüyorum ekranda, "yağmuru bile alıyorlar elimizden" diye haykırıyor!.. Artvin'in Arhavi ilçesinden Kapisre, Sevail ve Üç Irmak Dereleri geliyor gözlerimin önüne; derelerinin suyuna sahip çıkmak için direnen Ulukent ve Balıklı köylüleri.. 500 yıl öncesinin sömürgecilerinin, altın getirmekle mükellef 14 yaşından büyük yerlilere ibret olsun diye diri diri yaktıkları direnişçi yerlileri görüyorum sinema perdesinde.. İşletme halindeki 187 ve inşa halindeki 145 HES geliyor aklıma, proje aşamasındaki 1576 civarındaki HES; Fırtına Deresi, Munzur ve Salarha Vadisi, İspir Yaylaları, Tortum Şelaleleri, Loç Vadisi ve buraları korumak için omuz omuza veren kadınlı erkekli köylüler geliyor gözlerimin önüne...

Yoksa ıskaladınız mı siz de hayatı tam orta yerinde istanbul'un..

Su hayattır mücadelesini bu kadar çarpıcı ve dramatik olarak verebilecek hiç bir eğitim ve ajitasyon aracı aklıma gelmiyor! Ne eğitim çalışmaları, ne bilgilendirme konferansları, ne de gazete ve televizyon haberleri... Suyun özelleştirilmesine karşı verilecek mücadelede, bütün araçları, yol ve yöntemleri bir yana bırakalım; "Yağmuru Bile" filmini insanlara izletelim; şehir şehir, belde belde, köy köy dolaşıp bu filmi seyretmelerini sağlayalım! En etkili iletişim aracından bile çok daha etkili olacaktır sanıyorum.. Su mücadelesinin öncü güçleri; suyun özelleştirilmesine karşı mücadele bayrağını taşıyan sivil toplum örgütleri, organizasyonlar, platformlar, birlikler; çevre dernekleri, doğa koruma birlikleri; Derelerin  Kardeşliği Platformu, Alternatif Su Formu Üyeleri, Dereleri Koruma Platformu, Suyun özelleştirilmesine karşı bütün diğer kurumlar; Su Politik bileşenleri, Egeçep'ler ve başka diğerleri! Haydi el ele verin ve "su hayattır" mücadelesinde, sonunda "Yağmuru Bile" insanlığa çok görecek kapitalizmin talancı güçlerine karşı bu sinema filmini izleyelim, izletelim!...

Sinema, sanat, kitap, kültür ve edebiyat hakkında ne zaman Evrensel Gazetesi'nin Kültür-Sanat sayfasını okusam mutlaka kayda değer ve iz bırakan bir haberle ayrılırım. Geçtiğimiz hafta da öyle oldu; gazetenin Kültür sayfasında sevgili Çağdaş Günerbüyük'ün sinema yorumlarında, "yine izleyici kitlesiyle buluşamayacak bir film" dediğini okuduğumda, "işte yine bana göre bir film diye" ilk önyargımı koydum.

Filme gittim. Sonraki yorumlarıyla "mutlaka gitmeliyim" diye not aldığım film 15 milyonluk İstanbul şehrinde sadece iki sinema salonunda vizyona girmişti.

Biz 90 kişilik sinema salonunda, yanımda sevgili dostum Şenol'la birlikte sadece iki kişi olarak izledik filmi... Aynı saatlerde Beyoğlu'ndaki salon biraz daha umut vericiydi; burada 6 kişi izlemişti filmi..

Ya siz? Bu satırların değerli okuru, acaba izlediniz mi bu değerli filmi? Yoksa ıskaladınız mı hayatı tam orta yerinde İstanbul'un…
Yusuf Nazım

11 Mart 2012 Pazar

Özgür Radyo'da Dalgakıran Programı'nda yaşamın içinden bir öykü

Hayatın bana "yaz" dediği öykülerimden sonuncusu, taşıdığı güncellik sebebiyle 12 Mart Pazartesi günü saat 20.00'de, Özgür Radyo'daki Dalgakıran adlı programda yayınlanacaktır.


                                                             Dalgakıran Programı
                                                    12 Mart Pazartesi, Saat: 20:00
                                                İstanbul'dan Radyo frekansı : 95.1

Edebiyat/öykü sever dostların bilgisine...
Not : Öykünün adını, yaşayanlarına bir sürpriz olması için şimdilik açıklamıyorum...

25 Şubat 2012 Cumartesi

Büyük bir şehrin belediyesi, küçük bir hasta derneğinden ne ister?

Leman

Yusuf Nazım
Evrensel /25 Şubat 2012


“Ben 18 yaşındayım, yürümek istiyorum, normal bir insan gibi yaşımın tadını çıkarmak istiyorum. Yalın ayak yürüyüp toprağa basmak istiyorum, onu hissetmek istiyorum. Top oynamak, koşmak ve rahat yürümek istiyorum. Çok mu zor cevap verin??”

İki yıl önce, Türkiye Kas Hastalıkları Derneği’nde çalışırken web sitesine düşen ilginç bir mesajdı bu. Kendi sağlıklı bedenleriyle sağlıksız bir toplumda koşturan, çabalayan, para kazanan, kaybeden, baskı altında olan, ezilen, horlanan, dışlanan ve yok sayılan; ama yürüyebilen, koşabilen, sokağa çıkan, arkadaşıyla el ele parka, sinemaya ve tiyatroya gidebilen, sevinçleri ve umutları olan, düş kırıklıkları yaşayan bireylerden oluşan topluma verilen bir mesaj…

Bana göreyse her şeyden önce, bir mesajdan öte sessiz çığlıktı bu!

İçinde yaşadığımız ülkenin yokluğundan, yoksunluğundan, bitmeyen kavgalarından; savaşlarından ve öldürümlerinden apayrı bir çığlık; ilk bakışta görülmeyen, sesi duyulmayan, dramları ve trajedileri kulak ardı edilen, sessiz bir kitlenin çığlığı. Adına nöromüsküler hastalıklar, ya da kısaca kas hastalıkları denilen ve 200 çeşidi bulunan bir hastalıktan muzdarip, yaklaşık yüz bin hasta adına sessiz ama derin bir çığlık…

Uzun hikayeleri var onların…

Onlar, distrofin üretemeyen kaslarının mücadelede yenik düştüğü ve hayatın unuttuğu insanlar. Tedavisi mümkün olmayan bir hastalık tarafından bedenleri kuşatılmış, şehirlerin en ücra köşelerine hapsolmuş; kentinden, sokağından ve evinden dışarı çıkamayan insanlar... Çoğunun 2-3 yaşlarında anlaşılıyor hastalıkları, bir kısmının 8-10 yaşlarından tekerlekli bir sandalye eşlik ediyor hayatlarına. bir bölümü ise 18-20 yaşlarında elveda diyorlar hayata. Çoğu da hayatlarının geri kalanını bir tekerlekli sandalye ile yaşıyorlar. Umutla, sabırla, dirençle…

Bazen, ateş erkenden düşüyor; küçük ve hasta bir çocukla tanışıyor aile. Bazen peş peşe kaybediliyor hastalar… Bazense aynı aileden beş hastanın birden cefasını üstleniyor evin kadını; üstelik her biri zamanla ilerleyen, kimi skolyoz sorunuyla, kimi solunum problemiyle baş başa… Hayat, bir yandan acımasızca bastırıyor, sağlık hakkından yoksunluk ise cabası..

İşte, kendine, tedavisi mümkün olmayan ve toplumun unuttuğu on binlerce hastayla ilgilenmek, onlara yaşadıkları sürece kılavuzluk etmek; hastaları şarlatanlardan, sahte tedavi üreticilerinden, hiçbir yararı olmayan bitkisel ilaçlardan, muskadan, üfürükten ve daha sayısız aldatma yöntemlerinden korumaya çalışan bir dernek; Türkiye Kas Hastalıkları Derneği. Bütün yaşamını bu derneğe ve kas hastalarına adamış bir bilim insanı; Prof.Dr.Coşkun Özdemir ve on binlerce kas hastası…

34 yıllık dernek, Yeşilköy’deki İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne ait 580 m2 arsa üzerinde, zamanla gönüllü yardımları ve bağışlarla 21 yıl önce yaptırdığı üç katlı kendi binasında karınca kararınca faaliyet sürdürüyor.

Büyük bir şehrin belediyesi, küçük bir hasta derneğinden ne ister?

İstanbul... Büyük şehir... İki kıtayı birbirine bağlayan eşsiz güzelliğiyle bir boğaza sahip… İki büyük imparatorluğa başkentlik etmiş bir kent. Çok büyük bir ticaret yolu üzerinde, dünya şehri, kültür mirası... Ülkenin toplam GSYİH’nın yüzde otuzunu üreten bir şehir...

İşte, böylesine büyük bir dünya kentinin belediyesi; İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB), yukarıda adını andığımız derneği sokağa terk etmek istiyor! Yani İBB, Türkiye Kas Hastalıkları Derneği’ne kafayı takmış; Onunla bir alıp veremediği var besbelli! Hastalarıyla, fizik tedavi ünitesiyle, masası, sandalyesi, üç katlı binası ve en önemlisi hastalarıyla bir hasta derneğini sokağa terk etmek istiyor!

Büyük bir şehrin belediyesi, küçük bir hasta derneğinden ne ister?

Aynı İBB, iki yıl önce de, kısa adı KASDER olan derneğe yazı göndermiş, arsayı boşaltmasını istemişti. Sonra olmadı; hastalar ayaklandı, medya duyarlı davrandı, toplumun vicdanı uyandı.. “Bir yanlışlık oldu” dediler, aklın yoluna geldiler ve geri adım attılar.

Şimdi ne oldu da İBB yöneticileri bu yanlışlıktan geri dönüp yeniden “doğruyu” buluyorlar?

Aklım aykırı sorular üretmeden edemiyoe, bu büyük kentin büyük zihniyetine:

Bu kente yaptıklarınızdan sonra, şimdi bir hasta derneğiyle uğraşmak niye?

Karış karış tarih kokan bu kentin o güzelim boğazına, paranın bürokratları, şeyhleri ve prensleri ağırlansın diye, sayısız beş yıldızlı otellerle doldurdunuz, yetmedi mi?

On yıllardır bu şehrin semtlerine ismini vermiş stadyumları yıktınız; şehir dışına, daha büyük ve şaşaalı olanları inşa ediyorsunuz! Yerine, yeşil alanlar ya da doğal parklar değil, devasa alışveriş merkezleri yapıyorsunuz. İki büyük imparatorluğa, üstelik bir de Avrupa’ya Kültür Başkentliği yapmış bir kente saygı bu mudur?

Daha fazla kazanç ve servet avcılığı uğruna, kentin bütün yeşil alanları yok ediliyor!
Dolmabahçe’nin kıyısını beş yıldızlı otellerle süslediniz. Süleymaniye camisini bile bir çırpıda çizdiniz; ne Topkapı Müzesi’nden bir eser, ne Ayasofya’dan güzel bir miras kalacak geleceğe. Her geçen gün biraz daha çiziliyor silueti bu şehrin, her geçen gün biraz daha kirleniyor ruhumuz.

İBB, derneğin yerine el koyduğunda, hiç kuşku yok, ya bir rezidans, ya da başka kar amaçlı bir iş için kullanacak burayı. İstanbul'da yaşayanlar bunu çok iyi bilir! İki karış toprağa hasret kaldı bu şehir. Yeşil alanlarını, parklarını, bahçelerini yediler! Otoban kenarlarındaki yeşil bantları bile imara açıyorlar! Yetmiyor, şimdilerde “kentsel dönüşüm” adıyla kent yoksullarını sürüler halinde kent dışına kovalıyorlar. Tek katlı müstakil evleri apartmanlara, gecekonduları gökdelenlere, bahçeleri AVM’lere, toprağı ranta dönüştürüyorlar. Yani, bütün hızlarıyla kentsel dönüşüme devam ediyorlar!

Süleymaniye camiinin arka planına 70 katlı gökdelene izin veren zihniyet, hangi çağdaşlık eserinin ürünü? Hangi kamu hizmeti için yapıyor bunu? Hangi kamu vicdanı temizleyebilir bu günahı?

Küçük bir hasta derneği, büyük bir kentin belediyesinden ne ister?

Bir dünya kenti olan İstanbul'un belediye başkanı! Bir kez olsun arayıp da sordunuz mu; Türkiye Kas Hastalıkları Derneği neyin nesidir, nasıl ve hangi koşullarda çalışır, kimlere hizmet eder? Kas hastaları kimlerdir, hayatlarını nasıl sürdürürler, nasıl yaşarlar, ne zaman ölürler?

Muhakkak eksikleri vardır bu tür derneklerin; personel sıkıntısı, araç ihtiyaçları, lojistik gereksinimleri… Ey büyük kentin büyük başkanı! Hiç merak ettiniz mi, sordunuz mu, bir eksiğiniz var mıdır diye? Üstelik eviniz de derneğe çok yakındır, geçerken şöyle bir uğradınız mı? Kaburgaları ciğerlerine batan bir hastayla hiç konuştunuz mu? Onunla göz göze geldiniz mi? Alın size bir engelli aracı, iki de memur; daha iyi çalışın, daha çok hizmet üretin dediniz mi?

Bana göklerimi çizen, şehrimin suretini bozan, siluetini kirleten büyük zihniyet, yanıt ver!  Senin umurunda mı, bir dağ köyünde, dört hasta çocuğuyla yaşam mücadelesi verirken ölen Hatice Ana'nın çektikleri? Sivri sivri gökyüzüne uzanan gökdelenleriniz kaç skolyoz hastasının ömrüne bedel? Sizce kaç trilyon eder, taşrada bir çocuğun soluksuz kalan ciğerleri? Kaç hayat kurtarır rezidanslarınız, AVM'leriniz, beş yıldızlı otelleriniz!..

Madem ki kas hastalarının sağlığıyla bu kadar yakından ilgilisiniz; madem ki hizmet aşkıyla bu kadar dolusunuz; üstelik geceleri, taşrada soluksuz kalan hasta bir çocuğun anası kadar uykusuzsunuz; o halde bir tane de siz yapın böyle bir eser; Kas Hastalıkları Eğitim ve Rehabilitasyon Merkezinizi kurun! Madem beğenmiyorsunuz, bir dernek de siz açın. Hizmetinizi verin, üyenizi yapın; rekabet dediğiniz şey iyilikte, güzellikte ve sağlıkta olsun. O zaman diyelim ki, bak adam gibi dernek ve bir tesis, bize de kutlamak düşsün.

Bir küçük dernek ve onun hastaları, bir büyük şehrin büyük olması gereken zihniyetinden işte bunu bekler başkan! Büyüklük burada başlar!

Yazının başında bir hastamızın çığlığı vardı, bu çığlığı unutmayalım lütfen, ona kulak verelim;

“Ben 18 yaşındayım, yürümek istiyorum, normal bir insan gibi yaşımın tadını çıkarmak istiyorum. Yalın ayak yürüyüp toprağa basmak istiyorum, onu hissetmek istiyorum. Top oynamak, koşmak ve rahat yürümek istiyorum. Çok mu zor cevap verin??”

Soruların dili bazen ağırdır başkan; hadi bakalım, biraz da siz cevap verin Kadir Topbaş! Biraz da biz öğrenelim.


Yusuf Nazım

http://evrensel.net/news.php?id=23818

2 Şubat 2012 Perşembe

Yaralı Kentin Düşleri

Yusuf Nazım
Radikal/2 Şubat 2012


Ne zaman yıkıldı bu kent? Anıları, niye böyle sahipsiz kaldı sokakların? Sahipsiz kalırsa eğer anılar, o kentin düşleri nereye açar? Başka bir kentin kollarında kolay büyür mü hayaller?

Suyunda meleklerin oynaştığı büyülü göl, sana ne oldu? Kıyılarında doğunun incisi parlamıyor artık, neden? Nemrut’un öfkesinden büyük müdür yoksa seni böylesine kahreden?

Burası -12 °C Van!.. Küçük manşetlere zoraki sığmış gibi mahcup haberler var;

“Bir çadır daha kül oldu! Çığlıklar yükseliyor alevlerin içinden.”

Yüreğim, yanıtsız soruların enkazı… Hafızamdan bir bir sökün ediyor ajans haberleri;

“Van’da 7.2 büyüklüğünde deprem; yüzlerce ölü var, bir o kadar yaralı! Kesinleşmiş hasar tespiti açıklanıyor; 72.320 konut yıkılmış, ya da ağır hasarlı.. Oturulacak sağlam konut az.. Haritadan tamamen silindi 5 köy, 19 unda ağır hasar var!”

Yine de, “afet sayılmaz” dedi büyüklerimiz. Bölgeyi yerle bir etti deprem, yine de afet bölgesi değil! Ağzından kaçırıyor bakan; “Van’ı afet bölgesi seçersek, Van Belediyesi 3 katı fazla para alacak.”

Aklım, hep aykırı sorulara gebe, sen neden böyle zalim soruların yurdusun? Kalbim, sen niye böylesine insafsız çarpıyorsun!

Yıkılmış binaların altından canhıraş feryatlar yükseliyor, “Herkes haddini bilecek” diyor program sunucusu, kibirle sürüyerek dilini; “Polise taş atacaksınız, sonra da yardım isteyeceksiniz ha!” diye, sevincini öfkesiyle dişleyerek ekliyor..

“Van’da da olsa, doğuda da olsa..” diye üzülüyor haber spikeri. Belli ki, yüreğinin görünmeyen yüzü bu, sonradan adına “gaf” diyecekler, besbelli..

Polisler, görevlerinin başında, tam tekmil hazır; “azap edene tanrı verir belasını” diye nasihatte bulunuyor biri.. “Yağmur gibi yardım aktı” diye açıklıyor bakanlık. Yardımlar pervasızca yağmalanırken, bir tarafta “Yağmur gibi” yardımlardan pay alamayanlara, biber gazı sunmakla meşgul oluyor devletin güvenlik güçleri.

Enkazlarda bir bir can verirken insanlar, yardım ekipleri bekliyor sınırlarda… Sorunca, “Potansiyelimizi test ediyorduk” diyor, diline sağlık bir bakan!

Çadır kentlerde, acıları paylaşmak için sıraya giriyor bürokratlar. İşte, yarım yamalak bir çadır kent daha, canlı yayın araçları hazır olda, kameralar pür dikkat; birazdan bakan gelecek, “sarayda kalıyorsunuz maşallah” diye sırıtacak hazretleri..

Burası -12 °C Van!.. Hava soğuk, toprak dona kesmiş, kirpikler buz tutuyor. Cümle sevinçlerim enkaz altında, başka bir dünyaya aitmiş gibi suretleri çocukların, başka bir zamana ertelenmiş umutları.

Gerçek, izini yavaş yavaş kaybediyor, adına zaman denilen bu zalim celladın belleğinde. Ajanslar ıraksak bakıyor artık Van’a, haber kanalları unutkan, canlı yayın araçlarından eser yok! Haber enkazları gibi çoğalıyor ölümler;

“3 aylık bebek, tutuşan çadırla birlikte yanarak öldü.”
“Van’da kar yağışı, çadır kentlerde hayatı felç etti.”
“Her gün onlarca çocuk zatürreden hastaneye kaldırılıyor.”
“60 yaşındaki yatalak kadın ile iki çocuk, yanmaktan son anda komşular tarafından kurtarıldı.”

Günler ağır ve yaralı geçiyor; muhabirler biraz daha mahçup, haberler sessiz ve tedirgin akıyor iç sayfalarda, puntolar giderek küçülüyor, satır aralarından utangaç ölüm haberleri sızıyor;

“Karne aldılar, kar yağdı, çadırları başlarına yıkıldı.”
“İsmail, Bahar ve Mikail kardeşler, çadırda yanarak feci şekilde can verdi.”
“Deniz Olgun da zatürreden yaşamını yitirdi…”

“Deprem konutları yapacağız” diyor bakan. Biranda içim ferahlıyor… Ama, “bedava vermeyeceğiz” diye ekliyor. Kar zarar hesabına tahvil ediliyor hayatlar… Çok şükür, çok şükür, devleti ali’nin bütün bakanları, teşrifte kusur etmiyorlar. “Bazı yapılar çökmüş, altında kalmış insanlar, ama bazı yapılar sapasağlam!” Ne büyük tespit, diline sağlık bakan!

Evet, - 12 °C, burası Van!.. Sıfırın altında olunca, yıkık bir kent için ne söyler dereceler? Beyaz, kefen maskeleriyle çadırlar neye benzer? Dili var mıdır, çaresi olmayan bir acının? Hangi renge bürünür sıfırın altında düşler?

“Okullar açıldı” diye, geçende haber yaptı ajanslar, “ilk ders, deprem” olacakmış; depremde nasıl sağ kalınırı anlatacak öğretmen! Bir hayat nasıl yeşerir çadır kentte? Nerede ders çalışır çocuklar? Hangi masaya sığar hayalleri? Hangi ders kitaplarında öğrenir, üşümüş parmaklarını ısıtmayı? Ölü bir çocuğun karnesi nasıl olur öğretmen?

Hele bir sorun, gece yarısı yapılan ihaleler, kaç enkaz kaldırır? Kaç hayat kurtarır çekleriniz? Kaç ömür eder, adınız reklama dönsün diye yapılan yardımlarınız? Kaç çocuğun, üşüyen bakışlarını ısıtabilir demeçleriniz? Daha kaç hayat sığabilir, donmakla yanmak arasında zorlanan bir seçime?

Gördünüz mü, bir haber daha sıkışmış, manşet enkazlarının arasına; üç çadır daha yanmış Van’da; bir çocuk daha yaralı, ikisi yetim kalmış, biri yoğun bakımda! Donmaktan, yanarak kurtulmuşlar son anda! Nasıl bir şans bu, nasıl bir kadere bağlı hayatlar, hangi bağışlanması zor günahın eseri bunlar? 

Akşam oluyor, yüreğim yaralı bir kentin kapılarında; sivri sivri, buzdan sarkıtları uzuyor çadırların. Kurt sesleri uluyor karanlığa. Korkuya açılıyor gözleri, kat kat giysileri içinde körpecik bedenlerin. Giderek ayaza çekiyor gece..

Şimdilerde, naylon çadırların altında, gül yüzlerinde gülmeyi unutmuş çocuklar gibi yüzüm. Kalbi kırılmış bir kent, yaralı ve yenik.

Yüzümü denize dönüyorum, ardımda yıkılmış bir kente uzuyor gölgem. Bir yanımda yüce Ağrı; bu ağrılar bana çok geliyor, ona bir yürüyüş özlüyorum. Eteklerinde eski zaman hikayeleri, karşımda Nemrut ve Süphan, alnımda yosun kokulu bir rüzgar. Gözlerimi kapıyorum, yaralı bakışlarıyla çırpınıyor kent. Tarih, Hovhannes’in acıyla karışık çığlığını yüreğime fısıldıyor;

Ahhh Tamara! Bekle beni, sana geliyorum.. Bak, söndü şehrimin bütün ışıkları, karanlıkta kaldım, ne kadar yalnızım. Aydınlık yüzünü bana dön, ne olur! Sesimi duyuyor musun Tamaraaa! Işığın neden yol olmuyor bana Anadolu! Ahhh yurdum, uzat elini! Söyle, nerelerdesin? Sen, şimdi hangi köhnemiş zihinlerin esirisin?

Bir gün daha geçiyor, adına deniz denilen bir gölün kıyısında. Bir gün daha eksiliyor insanlığımızdan. Bir el uzanıyor, bir kibrit çakıyor, bir yanım tutuşuyor; bir çadır daha yanıyor Van’da; sol yanımda, şuramda.. Bir kent daha eskiyor içimde, bir uygarlık daha geçiyor üzerimizden, bir çocuğun daha ölüme değiyor bakışları…

Düşüyorum.. Dipsiz bir karanlığa.. Aklımda bölük pörçük olmuş bir insanlık, yüreğim donmakla yanmak arasında sızım sızım. Bir yanım alevler içinde yanıyor.. Bir yanım buz tutmuş, zemheri, soğuk.

Burası -12 °C Van, üşüyorum…

Yusuf Nazım

http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&ArticleID=1077465&CategoryID=132

8 Ocak 2012 Pazar

Yoklama Yapılmayacak Bugün

  Yusuf Nazım
Evrensel Kültür Dergisi /Ocak 2012, Sayı : 341

Hayalleri eski zamanlarda kalmış şen şakrak çocuklardık. Zil çalmış gibi girdik o gün sınıfa. Sanki bir sömestre bitmiş, bir diğeri başlamıştı; belki bir şubat tatili sonu, ya da bahardan kalma bir gün, cıvıl cıvıl bir hasretlik içindeydik; sarıp sarmalaştık, kucaklaştık, öpüştük.

Hayat mı erken davranmıştı, yoksa biz mi geç kaldık. Sınıfın çoğu eksik, sıralar oldukça seyrek, başka gelen giden yok. Nerede kalmıştılar acaba? Belki de biraz geciktiler, şimdi gelirler teneffüsten. Nasıl da telaşlı bir heyecan içindedirler. Kim bilir, kar yolları tutmuş, zorlu bir yolculuktadır hala kimileri. Malum, köyde yaşayıp da ilçede öğrenci olmak zor. Ev tutmak kolay değil; kira parası, elektrik-su faturası, bir de ısınma derdi falan… Bu yüzden bazıları, uzun karlı yolları yürüyerek aşar, okula ancak ulaşırdılar. Birazdan belki kapı çalacak, kardan adam misali girecekler içeri, beyaz dişleriyle muzırca sırıtarak. Kimi sigara kaçağı yapıyordur belki tuvalette, kimi de son sohbetlerini... Besbelli, uyuyakalmıştır yine Kerem, mışıl mışıl yatağında. “uykulu”ydu lakabı; gelse de en arka sırada uyuyacak; hoca bir türlü kıyamayacak onu uyandırmaya, o tatlı uykusundan.

Peki ya, diğer öğrenciler nerede? Sınıf başkanımız Haluk Eray  hiç affetmez ha, yoklama yapacak birazdan... Allahtan, henüz görünmüyor ortalıkta. Günlerden pazartesi, dersimiz edebiyat, teşbih ve iştiareleri anlatacak Hatice öğretmen, kırmızı önlüğüyle salına salına ayakta.

Tuhaf bir gün, bunda bir iş var çocuklar. Söyleyin, sayımız neden böyle az, niye sıralar dolu değil, kar da yağmıyor dışarıda, üstelik boykot moykot da yok.
Şu sol taraftaki İhsan Ender  değil mi, hep boğazlı kazak giyerdi eskiden, şimdi gömlekli görüyorum onu, yüzü yine kırmızı, saçları niye böyle kısa? Günsel gözlüğünü kaybetmiş, tahtayı nasıl görecek? Orada sessizce oturan Ertaç mı yoksa? Babası orduda subaydı, o bir çikolata çocuğu, en uzun boylumuzdu. Bunca kiloyu da nereden almıştır? Annesi iyi beslemiş olmalı, bu sene bir ay sürdü Şubat tatili. O hala en uzun boylumuz, üstelik daha da yakışıklı, biraz göbek bağlamış...

Orada yayılmış gibi, düşünceli duran kim, bizim Ferhat değil mi? Sarı ve kurşuni severdi; hep takım elbiseyle gelirdi okula, etekleri geniş, nedense büzgülü; yüzü yine yuvarlak, gülünce dişleriyle gülüyor. O da biraz değişmiş; üzerinde ne sarıdan eser var, ne kurşuni elbise. "Ben Ahsen" dedi de inanmadım, bu nasıl değişiklik Tanrım, Ahsen  seni hiç tanıyamadım... Kutlarım, uzaklardan gelmişsin. Şakir dersen, müteahhit kılıklı, bond bir çantayla gezerdi. Kahkahası yine eksilmiyor, yine ağzı dolu dolu, gözleri ışıl ışıl gülüyor. 

Şu göbekli olan kim, Sencer’i andırıyor biraz, az daha tanıyamayacaktım; simsiyah saçları vardı, ensesi alabıros traşlı, uçları kıvırcık. Gülünce kirpikleri arasından, bir cevher gibi parlardı gözlerinin içi. Yine ıkına sıkına sarf ediyor cümleleri, yine sakına sakına konuşuyor, sanki ödünç alıyor sözcükleri mübarek! 

Dedim ya arkadaşlar; bugün hava değişik, bir gariplik var sınıfta, gözlerde saklı bir hüzün, yüreklerde sanki bir heyecan. Bu gördüğüm gerçek mi, birisi dürtsün beni, rüyada mıyım yoksa? Şuradaki Şaziye değil mi, sarı saçları kumral, uçları lüle lüle, gözler biraz çukurda, şimdi biraz daha kilolu. Kâmuran bu ne hal, saçların dökülmüş, ne oldu sana böyle? Biraz da kilo vermiş, çenesi yine aynı, konuşurken bir tarafa kayıyor, eze eze bırakıyor kelimeleri dişleri arasından; hep olduğu gibi munis, biraz daha kibar, belki biraz daha mütevazi.

Ah, siz yok musunuz çocuklar, siz! Sınıfın sevimli haylazları. Sizsiz sınıfın tadı mı olurdu... Üçü birbirine benzer, üçü birbirinden yaramaz, üçü birbirinden çocuk. Adem’i göremiyorum, yakıştı mı sizlere, nerede bıraktınız onu? Abdullah’la İmset, masadan masaya karşılıklı atışıyor; birbirine kaş-göz oynatıyorlar; biri işaret parmağıyla tehditkar, öfkeden kıpkırmızı yüzü, öteki el sallıyor, bıraksan kapışacak gibiler!.. Boyları hemen hemen aynı, göbekler peydah olmuş, enseler daha kalın.
Helin Kurt

Şu karşıki Harun olmalı, hoca kesin kızacak; hafif kirli bir sakal, bir de gözlük takmış üstüne, cakasını satıyor, fiyakası tam. Sorunca, yine anlatacak bir masal, kaçın kurrasıdır, hoca inanır mı dersiniz. Harun ikizini getirmeyi unutmuş, Bulut’tu adı, aklımızda saklıydı, toz pembe hayalleri vardı.

Bu gördüğüm Şemsinur değil mi, hani lise yolundaydı evleri. Upuzun, düz saçları vardı, at kuyruğu örerdi, insanın ruhuna dokunurdu bakışları. Şimdi yine düz, nedense küt kesmiş; at kuyruğu belikleri yok artık, arka sıralardan hep okşayarak dokunduğumuz...

Yoklama kağıdında hep adı vardı Şeref’in; sıra arkadaşı, öğretmen olup da, yıllar sonra aynı sınıfta gördüğünde onu, nasıl da şaşırmıştı. Matematikten geçmesi gerekiyor Şeref Eker’in, erken evlenmiş, evde çocukları var. Tahtaya kalkınca hep parmaklarını kıtlatırdı Birgül, şimdi yok aramızda. Hatırladım, bir de posta müdürünün kızları vardı, Bircan ile Nurcan, önümde otururdular. Saçlarını arkadan birbirine bağlar, türlü muziplikler yapardı Şakir. Anıları, siyah beyaz bir fotoğraf olarak saklı şimdi.

Sınıfın en güzel kızıydı Afet, erken evlendirdi ailesi, yazık oldu, bir daha göremedik. Sonra Remzi Şit, ne kadar sevimliydi yüzü, gülmeden konuşamazdı. Evliydi, okula gelirken yüzüğünü saklardı. Sınıfta durmadan çocuklarını anlatırdı bize. Daha kimler yoktu ki; Rana Güneş, Yaşar Özkurt, Recep Gülmez, Pervin Şimşekler… Sahi şimdi nerdeler? Nerede kaldı diğer arkadaşlarımız? Nerede kaldı o eski günler, nerede kaldı o eski günlerin o gün yüzlü çocukları; Kazım Günay, Mahide Taş, Haluk Karaçay, Hakan Şanpolat ve daha niceleri…

Bazı arkadaşlar artık hiç olmayacak, erken ayrıldılar bu sıralardan. Bilgen’ı duyunca çok üzülmüştüm; elim bir hastalık almıştı onu aramızdan, toprağı bol olsun, inci gibi dizerdi harfleri defterine. Bir de Metiner vardı, Metiner Karlı, nerede kaldı acaba? “Seni görünce, önümü iliklemek geçiyor içimden” demişti bir defasında, ne efendi çocuktu. Çok sigara içerdi, ne kavgalar ederdim onunla, nasihatin bini bir para; bir türlü bıraktıramadım. Canım senin olsun derdi, ne olur cigarama dokunma. Duydum ki, bir ara ölüm orucuna yatmış, sonra sizlere ömür, merhumun kansere yenik düşmüş ciğerleri.

İri gövdesiyle Nedret, tam bir insan azmanı, kapıdan zor sığardı. Ona yetişmek ne mümkün; coğrafyacı tokat atmaya görsün, her seferinde sıçraması gerekirdi; kasları ne kadar güçlüyse, yüreği o kadar yufkaydı. Bir de Mithat tabii, kavgacı Mithat, erken ayrılmıştı aramızdan, bir başka kente mi taşınmıştı ne. Bak şimdi hatırladım, Kız Merih vardı bir de, kalçasını kıvırtarak yürürdü. Bir kız kadar pürüzsüzdü yüzü, iyi terbiye almış, anlardık, hoş çocuktu.

Samet’i söylemeyin sakın, babası şehrin eski eşraflarından; en haylazıydı sınıfın, en yaramazı, en kavgacısı. Yazılı olacağı zaman, kavga dövüş, ne eder eder çalışkan öğrencilerin yanına otururdu. Çok da uyanıktı, üstelik kurnaz; şeytana külahını ters giydiren cinsinden. Üniversiteyi kazanamadı; uğraştı, çırpındı, çabaladı; bir gün vekil oldu, velhasıl adam olamadı bir türlü.

Ercan!.. Evet, sevgili Ercan!.. Ercan’ı hiç sormayın bana, onu nasıl anlatmalı. Ne zaman hatırlasam, bir elem bulutu çöker yüreğime. Kendi halinde, sakin, sessiz bir çocuktu. Geç fark ettim, duygularını dışa vurmaz, içten içe akardı. Karıncaya bile kıyamazdı. Duydum ki, yüreği atmış, isyan etmiş bir gün bu zalim hayata. O şimdi müebbede mahkum, infazını da yakmış, cezası indirimde, daha yılları var özgürlüğe.

Arkadaşlar; yıl 2011, farkında mısınız, mevsim artık sonbahar. Ağır ağır çıkıyoruz okulun merdivenlerinden, eteklerimizde yığın yığın sararmış yaprak... Ders başlasaydı eğer, bizi gördüğünde, konumuz Ahmet Haşim diyecekti kesin edebiyat hocamız; günler, mevsimler, yıllar, elemli birer uçurtma gibi, bir güzel ömür olup geçecekti önümüzden.

Bugün Pazartesi. Dedim ya, bir tuhaf boşluk içindeyiz çocuklar. Boş sıralarda eski anıların izi var, bir yanımız eksik kaldı sanki. Biliyorum, gelenler sevinçli bir telaş içindeler, ancak herkes başka bir ruh halinde, herkes de başka bir tedirginlik var. 

Şimdi ağır bir suskunluk kaldı havada, asılı. Sınıfta dolu dolu bir hüzün. Eksiklerimiz çok, sıralar hala boş. Sanırım, mazereti olmalı arkadaşların, sınıfa değil, belki de hayata geç kalmışlar, onları yok yazmayalım lütfen. Hatice hoca da gelmedi, üstelik Haluk Eray da yok! Besbelli yoklama yapılmayacak bugün. Haluk’u yok yazalım mı dersiniz? Hadi, onu da bağışlayalım, hep idare ederdi bizleri, kibar çocuktu kendisi.

Karar verelim artık, ne yapalım? Ders filan işleyemeyiz artık, sayımız hala çok az, yazılı falan da olmaz... Sınıfı terk etmek yok, hoca gelmedi, lakin Yusuf burada, izin de vermez doğrusu. İyisi mi, serbest çalışalım bugün biz. Konuyu kendimiz seçelim; dersimiz hayat bilgisi olsun, konu anılar. Haydi, sırayla anlatsın herkes anılarını, bir bir gelsin önümüze o saf ve çocukça günlerimiz. Kim bilir, ne gizli hayallerimiz vardır paylaşacak, ne gizli düşlerimiz. Böylece geçirelim günü, sırayla boşalsın heybelerimiz.

Yusuf Nazım