Yusuf Nazım
T24 | 22 Şubat 2026
21 Şubat, dünyanın dört bir yanında kutlanan
Uluslararası Ana Dil Günü’dür. UNESCO’nun 1999’da ilan ettiği bu gün, dil
çeşitliliğini, kültürel çoğulculuğu ve her insanın kendi ana diliyle var olma
hakkını hatırlatır. Bu tarih yalnızca sembolik bir gün değil, insanlığın ortak
hafızasında yer etmiş bir direnişin ve bir halkın kendi diliyle ayakta kalma
kararlılığının ifadesidir.
Dil, insanın dünyayla kurduğu ilk bağdır. İnsan
düşünmeyi, sevinmeyi, itiraz etmeyi, sevmeyi ana diliyle öğrenir. Keza, ürettiği kültürel, sanatsal ve estetik
değerlerin; masalların, şiirlerin, şarkıların, öykülerin köklerini, insanın ana
diliyle kurduğu ilişkiden aldığı açıktır.
Bu nedenle ana dil yalnızca bir iletişim aracı
değildir; kimliğin, belleğin ve kültürün taşıyıcısıdır. UNESCO verilerine göre
bugün dünyada 7.000’den fazla dil konuşulmakta. Ancak bu dillerin yaklaşık
yarısı yok olma tehlikesi altında. Buna karşılık dünya üzerinde yaklaşık 200
devlet bulunuyor. Bu basit istatistik, siyasal sınırlarla kültürel gerçekliğin
örtüşmediğini gösteriyor.
Bengal’in uzun yürüyüşü
1947’de Britanya Hindistanı’nın bölünmesiyle kurulan
Pakistan iki ayrı coğrafyadan oluşmaktaydı: Batı Pakistan ve Doğu Pakistan.
Nüfusun çoğunluğu Doğu’da yaşıyor ve Bengalce konuşuyordu.
Durum böyleyken 1948’de Urduca tek resmi dil ilan
edilir. Bu karar, nüfusun çoğunluğunun dilini dışlayan siyasal bir tercihti. Oysaki
Bengal halkı için mesele yalnızca dil değildi; eşit yurttaşlık meselesiydi. Bu
asimilasyona tepki olarak 1948’de “Bengal
Dil Hareketi” kurulur ve “tek tipçi” politikalara karşı başta eyalet
başkenti Dakka olmak üzere, Doğu Pakistan’ın belli başlı büyük şehirlerinde
binlerin, on binlerin katıldığı kitlesel gösteriler başlar.
1952 yılına gelindiğinde üniversite öğrencileri ve
aydınlar “Bengalce resmi dil olsun” talebiyle örgütlenir. 21 Şubat 1952’de
Dakka Üniversitesi önünde yapılan gösterilere polis ateş açar; gençler hayatını
kaybeder. Bu olay Bengal toplumunun hafızasında bir kırılma noktası olacaktır.
Bu olaydan sonra Ana
Dil Hareketi yıllarca sürer. Sonunda, 1956 Anayasası’nda Bengalce, Urduca
ile birlikte resmi dil olarak tanınır. Ancak askeri darbeler ve merkeziyetçi
politikalar Doğu Pakistan’daki eşitsizlikleri daha da derinleştirir. Dil
hareketi giderek ekonomik ve siyasal hak talepleriyle birleşir. 1960’lar
boyunca Bengal kimliği daha örgütlü bir siyasal bilince dönüşür. Nihayet
1971’de yaşanan savaşın ardından Bangladeş bağımsızlığını ilan eder.
Tarihte bir dil hareketinin bir devletin doğuşuna bu
ölçüde doğrudan zemin hazırladığı örnek pek azdır. Bu açından Bangladeş, bir
bakıma ana dil mücadelesinin siyasal sonucu olarak görülebilir.
Çok dillilik ve devlet gerçeği
Bugün birçok ülke çok dilli yapısını anayasal güvence
altına almış durumda. Hindistan’da anayasa tarafından kabul edilmiş 22 resmi
dil mevcuttur. Bu sayı Çin’de 51, Rusya’da 34, Irak’ta 4, İran’da 8, İtalya’da
11, İngiltere’de 10, ABD’de 8 ve Bolivya’da 37'dir.
Bir zamanlar Güney Afrika’daki Apertheid beyaz azınlık
rejimi tarafından yasaklanan çoğunluk dili Zuluca, bugün anayasanın kabul
ettiği 11 resmi dilden biridir. İsviçre 4 resmi dille yönetilirken Kanada 2
resmi dili eşit statüde korumaktadır.
Bunların dışında İsviçre'de 4, Kanada'da 2, İrlanda'da
2, Pakistan'da 2, Finlandiya'da 2, Belçika'da 3, İspanya 4, Slovenya'da 3,
Singapur'da 5, Lüxemburg'da 3, Malta'da 2, Hollanda'da 2, İtalya'da 4,
İsrail'de 2, Bosna Hersek'te 3 dil, bu ülkelerin anayasalarında resmi dil
olarak tanımlanmıştır. (*)
Çok dillilik, devletin zayıflığı değil, çoğulcu
meşruiyetinin göstergesidir. Dil çeşitliliğini inkâr eden modeller, çoğu zaman
siyasal gerilim üretmiştir. Çünkü dil, bir halkın kendini tanıma ve tanıtma
biçimidir.
Kürtçe’nin yasaklı tarihi
Kürtçe de bu çerçevede düşünülmelidir. Dünya genelinde
30 milyonu aşkın insanın konuştuğu Kürtçe, Türkiye’de de milyonlarca yurttaşın
ana dilidir. Buna rağmen Cumhuriyet tarihi boyunca uzun dönemler yasak ve
sınırlamalarla karşılaşmıştır.
1925 Şark Islahat Planı sonrasında Kürt kimliği ve
dilinin sistematik biçimde bastırıldığı görülür. Kürtçe yayınlar yasaklanmış, yer isimleri
değiştirilmiştir. Kamusal alanda Kürtçe kullanım fiilen engellenirken, dönemin
uygulamalarında sokakta konuşulan Kürtçe sözcükler nedeniyle para cezaları
kesildiğine dair güçlü tarihsel tanıklıklar bulunmaktadır.
1980 askeri darbesi yılları da bu baskıyı sertleştiği
bir dönem olmuştur. Cezaevlerinde ve kamusal alanda Kürtçe konuşmak
yasaklanmıştır. 1990’lardan itibaren bazı yasal engeller kaldırılmış olsa da
Kürtçe hâlâ Türkiye’de resmi dil değildir ve ana dilde eğitim anayasal güvence
altına alınmamıştır.
Oysa pedagojik çalışmalar, çocukların en iyi kendi ana
dillerinde öğrendiğini ortaya koymakta. Ana dilde eğitim kültürel bir ayrıcalık
değil, bilimsel bir gerekliliktir.
Dil ve gelecek
Bangladeş’in hikâyesi bize şunu öğretir: Dil
bastırıldığında yalnızca kelimeler değil, eşitlik duygusu da zedelenir. Ana dil
talebi ayrılık değil, doğal bir tanınma talebidir. Tanınma ise birlikte
yaşamanın temelidir.
21 Şubat’ın bugün bir “kutlama günü” olarak anılması
boşuna değildir. Bu gün, insanlığın dil çeşitliliğine duyduğu saygının
sembolüdür. Çünkü bir dil kaybolduğunda bir halkın sesi kısılır; bir dil
yaşadığında ise insanlık çoğalır.
Ana dil insanın evidir. İnsan, evinde kendini güvende
hisseder, evinde düşünür, evinde büyür. Diller özgür olduğunda toplumlar da
özgürleşir. Ve belki de barış, en önce insanların kendi dillerinde
konuşabildiği yerde başlar.
(*) Resmi Dil ve Anayasalarda
Düzenlenişi, Yrd. Doç. Dr. Olgun AKBULUT, 2012/3 Ankara Barosu Dergisi
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
yusuf.nazim1@gmail.com