10 Mart 2026 Salı

Sessizliğin perdesini yırtan sesler

Yusuf Nazım
T24 | 10 Mart 2026

Sessizlik hiçbir zaman nötr değildir. O, çoğu zaman zalimin yanında, mağdurun karşısında duran görünmez bir tercihtir.

İşte bu yüzden sesler önemlidir. Şakıyarak öten kuş, çağlayarak akan su, hışırdayarak savrulan yaprak… Her bir ses, bir var oluş, sessizliğe karşı bir direniştir, yokluğu delip geçen bir varoluş çığlığıdır. İnce, naif, kalın, hoş, gürültülü; coşkulu, gülen, eğlenceli, ağlayan, yalvaran; öten, şakıyan, hışırdayan… Her ses, insanın dünyaya açtığı bir pencere, ruhun kendini göstermesi, korkuya karşı durmasıdır.

Doğadaki devinimin en güçlü işareti: tüm seslerin yok olduğu bir sessizlik düşünelim. Bireyi, toplumu kuşatan; benliği esir alan. Bütün seslerin parçalandığı, mutlak, yalın, ölümcül bir sessizlik...

Sessizliğin perdesi kalındır. Kolay yırtılmaz. İnsan bazen sesini yutar, içine kapanır, sessizleşir; insan olmaktan uzaklaşır. Ya bedel ödemek istemediği için, ya korkudan, ya çaresizlikten…

Susmak insana dairdir; ama kötüdür. Dilini koparmak, ruhunu kanatmak, korkuya teslim olmak demektir. Bir toplumun susması ise en kötüsüdür.

İnsanın en yaşamsal refleksini yitirmesi kalbinin yavaşlaması, derin bir hiçliğe savrulması demektir.

İşte o anlarda kimi sesler direnir. Sessizliğe meydan okuyan bir çığlık, yaşayanın, direnenin, unutmayanın işareti olur.

Jean-Paul Sartre: Vicdanın ödülü reddeden sesi

Jean-Paul Sartre
Ünlü Fransız filozof, 1964’te kendisine verilen Nobel Edebiyat Ödülü’nü reddeder. Gerekçesi yalnızca kişisel bir tercih değildir; entelektüelin iktidar ve kurumlar karşısında bağımsız kalması gerektiğini savunur.

Ayrıca Cezayir Savaşı sırasında Fransa’nın sömürgeci politikalarına açıkça karşı çıkar, bildiriler yayımlar, yargılanmayı göze alır. Sartre’ın tutumu, “entelektüel konforu” değil, tarihsel sorumluluğu seçmenin sembolü olarak sessizliğin perdesini yırtar.

Émile Zola: Devletin zırhına çarpan bir söz

Émile Zola
Dünya edebiyatının en ünlü yazarlarından Zola,1898’de yayımladığı “J’Accuse…!” (Suçluyorum!) başlıklı açık mektupla, Dreyfus Davası’ndaki devlet destekli antisemitizmi teşhir eder.

Bu metin yalnızca bir yazı değil, devletin resmi anlatısına karşı kamusal bir meydan okumadır. Zola yargılanır ve sürgüne gönderilir. Ama o yazının büyüttüğü ses, Fransa’da kalın bir zırha bürünmüş adalet tartışmasının seyrini değiştirir ve o zırhın çatlamasına sebep olur.

Pablo Neruda: Şiirin sürgündeki sesi

Şilili şair, ülkesindeki baskı dönemlerinde açık siyasi tutum alır, senatörlüğü sırasında hükümeti eleştirdiği için hakkında yakalama kararı çıkarılır ve ülkesini terk etmek zorunda kalır.

Pablo Neruda
Şiirini yalnızca estetik bir alan olarak değil, tanıklık ve direniş mevzisi olarak görür. “Şiir, suskun kalanın sesi olmalıdır” çizgisini hayatıyla somutlar ve suskunluğun perdesini şiiriyle yırtar.

Yaşar Kemal: Hakikati yazıya dönüştüren cesaret

1995’te Alman dergisi Der Spiegel’de yayımlanan “Yalanlar Seferi” başlıklı yazısında Türkiye’de Kürt sorununa ilişkin inkâr siyasetini açıkça eleştirir. Devletin resmi anlatısının dışında konuşur.

Bu yazı nedeniyle hakkında dava açılır ve yargılanır. Yani bir romancı olarak, yalnızca edebiyatıyla değil, kamusal söz alışıyla da bedel öder. Yaşar Kemal bu çıkışıyla sessizliğin perdesini yırtar ve ülkesinin acısını dile getirmenin “ihanet” değil, vicdani bir sorumluluk olduğunu dosta, düşmana gösterir.

Nazım Hikmet: Zindandan yükselen umut

Yaşar Kemal
Dünya şairimiz Nazım Hikmet, komünist bir şar olarak ömrünü daha güzel bir dünya için mücadeleyle geçirir. Bu uğurda defalarca yargılanır, toplamda yaklaşık 13 yıl hapis yatar. Kırk dile çevrilen şiirleri kendi ülkesinde yasaklanır. Vatandaşlıktan çıkarılır.

Ama şiirini geri çekmez, sessizliğin perdesine karşı güçlü bir ses olur. “En güzel günlerimiz henüz yaşamadıklarımız” diyebilecek kadar geleceğe seslenir. Onun cesareti, yalnızca politik bir duruş değil; umudu kamusal alanda tutma ısrarına dönüşür.

Nazım Hikmet
Tarihte, zaten hep böyle olagelmiştir: Sessizlik kalınlaştığında, edebiyat ve sanat o perdeyi yırtmaya çalışır.

Rosa Parks: Sivil itirazın sessiz kararlılığı

Rosa Parks, Amerikalı zenci bir terzidir. 1955’te ırkçılığın hüküm sürdüğü Amerika’nın Alabama, Montgomery’de otobüste yerini beyaz bir yolcuya vermeyi reddeder. O tek “hayır”, ABD tarihinin en uzun süreli toplu taşıma boykotlarından biri olan Montgomery Otobüs Boykotu’nu başlatır.

Rosa Parks
381 gün süren bu eylem yalnızca bir ulaşım meselesi değil; kurumsal ırkçılığın sessiz kabulüne karşı kamusal bir itirazdır. Parks bağırmaz. Slogan atmaz. Ama oturduğu yerde kalması, sessizliğin perdesini yırtan bir sese dönüşür ve o ses dalga dalga ülkenin bütün şehirlerine yayılır.

1968 Yaz Olimpiyatları: Podyumdaki Siyah Eldiven

Bazen en büyük ses, sakin ama kararlı bir “hayır”dan çıkar. 1968 yaz olimpiyatlarından yükselen tam da böyle bir sestir.

ABD’de siyah ırkın ikinci sınıftan sayıldığı yıllardır. 1968 Meksika Olimpiyatları’nda 200 metre madalya töreninde ABD’li atletler Tommie Smith ve John Carlos kürsüde başlarını öne eğip siyah eldivenli yumruklarını havaya kaldırdıklarında tüm olimpiyat stadı şok olur.

Peter, Tommie ve Carlosun, Olimpiyatlar, 1968
Yanlarında duran Avustralyalı atlet Peter Norman da İnsan Hakları rozeti takarak onlara destek vermiştir.

Bu üç cesur insanın ırkçılığa karşı yaptıkları bu eylemden dolayı hayatları kararır. Yaptıkları protesto nedeniyle Smith ve Carlos olimpiyat köyünden çıkarılır; Norman ülkesinde dışlanır. Ama o fotoğraf tarihe geçer Kürsü bir spor anı olmaktan çıkıp politik bir sahneye dönüşür. O gün olimpiyat stadından yükselen o ses, dünyayı kuşatan ırkçılığın kalın perdesinin yırtılmasına sebep olur.

Emin Alper
Emin Alper: Kültürün uluslararası sahnesinde bir vicdan konuşması

Geçenlerde sessizliğin kalın perdesini yırtan başka bir ses Berlin’den yükseldi. Potsdamer Platz semtinin ikonik yapısı Berlinale Palast salonunun her köşesinde kristal gibi yankılandı. Kötücül bir aklın çürüttüğü dünyanın suskunluğuna seslenir gibiydi.

Elinde, 76. Berlin Film Festivali’nde kazandığı Gümüş Ayı Jüri Büyük Ödülüyle, dünyaya çığlığını bırakan, Kurtuluş (Salvation) filminin yönetmeni Emin Alper’di.

Kılıcını çekmiş, sessizliğin perdesine doğru sallıyor, şöyle diyordu:

"En korkunç yalnızlık türü, acı çekerken yaşadığınız yalnızlıktır. Haklarınızı gün be gün kaybederken, kendi vergilerinizle alınmış mermilerle vurulurken, sizi insan bile görmeyenler tarafından bombalanırken, o anlarda tamamen yalnızsınızdır.

Ama kimsenin sizi umursamadığını ve sizi düşünmediğini gördüğünüzde, dünyadaki en yalnız insan olursunuz. O yüzden burada yapabileceğimiz şey, sessizliği bozmak ve onlara gerçekten yalnız olmadıklarını hatırlatmaktır. Gazze’de en korkunç koşullar altında yaşayan ve ölen Filistinliler, yalnız değilsiniz.

Zulmün altında acı çeken İran halkı, yalnız değilsiniz. Rojava’da ve Orta Doğu’da neredeyse bir asırdır hakları için mücadele eden Kürtler, yalnız değilsiniz. Son olarak, benim halkım, yalnız değilsiniz.

Dört yıldır cezaevinde olan sevgili arkadaşım Çiğdem, yalnız değilsin. Tayfun, Can ve Mine, siz de yalnız değilsiniz. Sekiz yıldır hapiste olan Osman Kavala, dokuz yıldır Selahattin Demirtaş ve İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu ve şu anda hapiste olan diğer tüm belediye başkanları. Yalnız değilsiniz.”

*  *  *

Emin Alper ve diğerleri... Bu insanların hiçbiri “güçlü” oldukları için konuşmadı; konuşarak güçlendiler. Onların çıkışları “tekil bir cesaret anı” olmaktan çıkıp, tarihsel bir sürekliliğin parçası haline geldiler. Tarih, bu sürekliliğe ses olup katılan nice isimli/isimsiz kahramanlarla doludur.

Hayat bize şunu öğretir: Sessizlik hiçbir zaman nötr değildir. O, çoğu zaman zalimin yanında, mağdurun karşısında duran görünmez bir tercihtir. Bu yüzden bazı insanlar kısa bir sözle, küçük bir imzayla; ya bir madalyayı reddederek ya da yalnızca ayağa kalkarak o kalın perdeyi yırtarlar. Çünkü zulüm en çok, etrafını kuşatan o derin ve konforlu sessizlikte büyür. Tarih ise yolunu, o sessizliği yırtan küçük ama cesur seslerin açtığı yarıklardan sızan ışıkla bulur.

https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/sessizligin-perdesini-yirtan-sesler,54184