27 Mart 2025 Perşembe

Açların ayak sesleri

Yusuf Nazım
T24 | 23 Mart 2025

“Açım” dedi, “aç!”

İşte beni vuran bu sözdü.

Kırçıl sakalları akça pak, uzun beyaz saçları ıslaktı. Az önce, kalabalığı dağıtmak için TOMAların sıktığı soğuk sudan nasibini almış olmalıydı. Çökmüş avurtlarından ancak tahmin edilen dişlerinin yokluğu, konuşurken ortaya çıkmıştı. Öfkeyle bağırıyordu:

“Açım aç! 40 yıl bu ülkeye hizmet ettim, bu iktidar beni aç bıraktı.”

Ağzını sonuna kadar açtı, çökmüş avurtlarının içinden damaklarını gösterdi:

“Bakın, dedi, dişlerimi yaptıramıyorum! Bizi hayvanlar gibi sokakta açlığa terk ettiler. Karnımı doyurmak için Kent Lokantalarında saatlerce kuyruk bekliyorum. Bizi açlıktan kurtaran adamı hapse atıyorlar!”

Yüreğimin duvarları titredi.

Kamera birden sarsıldı, uzaklaştı. Kadrajda, üzerlerine püsküren suya aldırmadan duran kalabalığın görüntüsü kaydı.

*  *  *

21 Mart günü, İstanbul Saraçhane Parkı’nda toplanan kalabalığa dair videoları izlerken rastlamıştım ona. Her taraftan protesto haberleri geliyordu. Merakla sosyal medyayı taradım.

Dünyanın nüfus olarak 5.büyük şehrinin belediye başkanı gözaltına alınmış, başkanlarına yapılan bu hoyratlığa itiraz eden İstanbullular Saraçoğlu’na akın etmişti. Yaptığı tek dönem belediye başkanlığı döneminde Ekrem İmamoğlu, iktidarın açlığa, yokluğa, yoksunluğa mahkûm ettiği İstanbullular için yüzlerce kreşi hizmete sunmuş, bütün ilçelere yaydığı Hak Ekmek Büfeleriyle muhtaçlara ucuz ekmek sağlamış, açtığı Kent Lokantalarıyla bir nebze olsun açların karnını doyurmaya çalışmıştı. Bu politikalarıyla halka yakın durmuş, kısa sürede umut olmuş, dört kez girdiği seçimlerden, oyunu daha çok arttırarak zaferle çıkmıştı.

İşte şimdi, İstanbul için umut olmuş başkanları gözaltındaydı. Saraçoğlu’nu dolduran on binlerin itirazı bunaydı. İstanbul adeta ayağa kalkmıştı. Sadece İstanbul mu? Sosyal medyadan kalabalıklar akıyordu:

Ankara ve İzmir de ayaktaydı; Edirne, Antalya, Adana, Kocaeli, Antalya ve Eskişehir de öyle. Anadolu’nun her tarafından görüntüler düşüyordu önüme. Soğuğa, karanlığa, yasaklara aldırmadan sokaklara dökülmüşler:

Sinop’tan, Aydın’dan, Hopa’dan, Hatay’dan, Muğla’dan; yetmiyor Çorum’dan, Amasya’dan, Sakarya ve Malatya’dan yükseliyordu sesler. Kimi yaşlı, kimi genç, kimi çocuk yaşta; kimi köleliğe mahkûm işçi, kimi açlığın sınırında işsiz, kimi öğrenci, kimi çiftçi perişan.

Baktıkça yeni görüntüler akıyor bilgisayarımdan. Yıllardır muhafazakârlığa kale olmuş şehirlerden geliyordu görüntüler; Yozgat’tan, Rize’den, Fındıklı’dan, Kastamonu’dan, Bolu’dan devam ediyor; Konya’dan, Bursa’dan, Urfa’dan ve Niğde’den sürüyordu.

Gösteriler devam ederken başka bir haber geçti haber ajanslarından:

Hoyratlık sınır tanımıyordu. Dünyanın en büyüğü; İstanbul Barosu yönetimi iktidar yargısı tarafından görevden alınmıştı!

Kalabalıklar işte bu hoyratlığa karşı sokaklara akın ediyordu. Onlara bu sefer üniversiteler de katılıyor, İstanbul Üniversitesi, ODTÜ, Hacettepe, Bilkent’in öğrencileri de itirazın sesi oluyordu.

Korkuysa alıp başını gidiyor; kentlerde gösteriler yasaklanıyor, sokaklar tutuluyor, duraklar kapatılıyordu.

Şehirler ise susmak bilmiyordu.

Yıllar yılı hak yemek sıradan hale gelmiş, adaletin hükmü kalmamış ülkenin yurttaşları sokaklardaydı. Emekliler geçinemiyordu artık, asgari ücretliler de öyle; öğretmenler atanmıyor, öğrenciler barınamıyor, sofralarda lokmalar küçüldükçe küçülüyordu.

Sesler şehir şehir, kasaba kasaba, sokak sokak giderek büyümekteydi.

Şaibeli seçimlerle iktidarları gasp edilmiş, kayyumlarla belediyelerine el konulmuş, hayatları örselenmiş, sevinçleri köreltilmiş, varlıkları yok sayılmış, gelecekleri çalınmış olanların kentleri çalkalayan sesiydi bu.

Belli ki bu duyulan, sadece bir belediye başkanına yapılan adaletsizlik için yükselen bir ses değildi. Sadece bir partinin üyelerinin bir araya getiren bir itiraz da değil.

Yıllar yılı yok sayılmış, ötekileştirilmiş, lokmaları küçülmüş, hor görülmüş, haksızlığa uğramışların sesi bu.

Barınamayanların, geçinemeyenlerin, et alamayanların, süt içemeyenlerin sesi.

Açların ayak sesleri bu.

https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/aclarin-ayak-sesleri,49138



22 Mart 2025 Cumartesi

Ekmek de istediler, gül de

Yusuf Nazım
T24 | 8 Mart 2025

Bugün, ekmek de gül de isteyenlerin hikâyesini anlatacağım. Peşinen söyleyeyim; okurlarımın alışageldiğinin dışında, biraz uzunca bir tarih yazısı olacak bu. Yazıyı, içinde 8 Mart’ın bir de öteki tarihini bulup arşivleyenleriniz bile olacaktır. Kadına yönelik şiddetin, zorbalığın sona erdiği, bayramlarını yalansız, yasaksız ve gönül rahatlığıyla kutlayacakları bir dünya dileğiyle. 

Çok değil iki yüz yıl önce kadınlar ikinci sınıf insan olarak görülür, onların erkeğe itaat etmesi gerektiğine inanılırdı. Oy hakkı ise, sadece mülk sahiplerine aitti.

Kadınların meslek edinme, boşanma, seçme ve seçilme hakkı yoktu. Evli olanlar düşük ücret alır, hamile kaldıklarında işten atılabilir, genellikle niteliksiz veya yardımcı işçi olarak düşük ücretle çalıştırılırlardı.

Hukuki açında birey sayılmazlardı. Kamuda memur olarak çalışırsalar evlenme izni de olmazdı.

Fransa’da bile kadınların çalışması 1965 yılına kadar eşlerinin iznine bağlıydı. İngiltere ve bazı İskandinav ülkeleri dışında, kadınların siyasi haklarından bahsedilemezdi. Kocası izin vermezse üniversite okuyamaz, ehliyet alamaz, pasaport çıkaramaz, hastanede tedavi bile olamazdı.

1830, ilk kadın mücadelesi: Lowell kadın hareketi

1800’lü yıllar sanayi devrimi yıllarıydı. Amerika’daki tekstil sektöründe çalışan, 12-30 yaşları arasındaki kadın işçilere Fabrika Kızları (Mills Girls) denirdi. 1813’de Massachusetts’teki Lowell kasabasında, aynı adla anılan bir tekstil fabrikası kurulur. 1840’larda Lowell fabrikalarında çalışan 8 bin işçinin çoğu 16-35 yaş arası kadınlardan oluşmaktadır. 1860’lara gelindiğinde bu dev şirketin işçi sayısı 122 bine ulaşacaktır.

Fabrikada haftalık çalışma süresi 73 saat olan kadınlar, 05.00-19.00 arası, günde 12 ila 14 saat çalışmaktadır. Fabrika sahasına bitişik, her birinde 26 kadının kaldığı yüzlerce pansiyon inşa edilmiştir. Burada, altışar kişilik odalarda kalmaktadır. Üstelik kira ödemektedirler. Bu pansiyonlarda, gece ondan sonra sokağa çıkma yasağı vardır ve işçilerin pansiyonlardan uzaklara gitme şansı yok gibidir.

80 kadın işçi ile başlarında yönetici 2 erkeğin bulunduğu makine odalarında; korkunç uğultular, aşırı sıcak; yağ, iplik ve yün tozu içinde, ablaları ya da anneleriyle birlikte 10 yaşlarında kız çocukları bile çalışmaktadır. Lowell’in 1848 yılı el kitabında, “kilise ibadetine katılmayan ve ahlaktan yoksun kadınların istihdam edilmeyeceği” yazmaktadır.

Buna karşılık bu devasa işçi havzasındaki zor çalışma koşulları, kütüphaneler, tiyatro çalışmaları, seminerlerle yeni bir işçi sınıfı kültürünün doğmasına sebep olacaktır.

1834, Lowell Grevi ve ilk kadın işçi birliği

1834’te Lowell patronları, 1 Mart’tan geçerli olmak üzere ücretlerinde %15’lik indirime zorlarlar. İşçiler önce iş bırakır, ardından grev kararı alırlar. Tecrübesizlik ve örgütsüzlük grevin başarısız olmasına sebep olur. İşçilerin çoğu düşük ücretlerle işbaşı yapmak zorunda kalırlar.


İki yıl sonra Lowell, pansiyon kiralarının arttırılmasına karşı yeni protesto ve grevlere sahne olur. İlk defa olarak bir kadın, oradakilerin şaşkın ve hayran bakışları altında, atölyedeki bir pompanın üzerine çıkar, ateşli bir konuşma yapar. Kadınlar “ekmek” istemektedirler. Bu seferki grev, kira zammının geri alınmasıyla başarıyla sonuçlanır.

1845'te, bir dizi protesto ve grevin ardından, ABD’deki çalışan kadınların ilk örgütlü birliği kurulur: Lowell Kadın İş Reform Örgütü'nü (The Lowell Female Labor Reform Association, LFLRA). Birlik, işçi sınıfının bakış açısıyla Endüstrinin Sesi adlı yayını çıkartır.

8 Mart 1857, New York, efsane ve öteki tarih

Türkiye ve dünya sol literatüründe 8 Mart 1857, ABD’de New Yorklu kadın tekstil işçilerinin grevi ve bu grev sırasında, fabrika kapılarının kilitlenerek çok sayıda kadın işçinin öldüğü gün olarak kabul görmüştür. Oysa ABD’deki işçi hareketleri üzerine detaylı bir okuma yapıldığında farklı bilgilerle karşılaşılır.

Bilindiği üzere 1850’li yıllar, tüm ABD’de işçi hareketlerinin yükseldiği yıllardır. Sanayi işçileri olağan üstü zor koşullar altında çalışmaktadır. Çok yaygın olarak, 1857 New York’unda, tekstil sektöründeki bir grup kadın işçinin düşük ücretle ve çalışma koşullarının düzeltilmesine yönelik, protesto gösterilerinde bulunduğundan bahsedilir.

Ne var ki, gerçekte 1857 tarihinde, New York’ta yaşanmış önemli bir grev kaydına rastlanmamaktadır. Yani böyle bir olayın kayıtlı belgesi yoktur!

Bu kabulün esasının, Fransız komünistlerinin 1857’de olduğu iddia olunan greve atıfta bulunarak, 50 yıl sonra 1907’de yapıldığı söylenen mitinge dayandığı görülür. Belgelenmemiş olmasından dolayı, her iki olayın da yaşanmamış olması olasılığı güçlü gözükmektedir.[1] [2]

Bu arada, uluslararası kadın hareketinin önemli figürü Klara Zetkin’in doğum gününün de 1857 yılı olması, konuya spekülatif bir yorum getirilmesine de sebep olmuştur. Bu yorum, 1933 yılında ölen Klara’nın anısına bir saygı anlamında, kadın mücadelesinde bir kilometre taşı olarak bu tarihin seçilmiş olabileceği yönündedir.

1889, Paris, Uluslararası İşçiler Birliği’nin Kuruluş Kongresi

Uluslararası İşçiler Birliği anlamına gelen II. Enternasyonal'e katılan kadın delegelerin, işçi kadınların sorunlarıyla uğraştıkları görülür; Kadın delegelerden biri kongredeki aktif çalışmalarıyla dikkati çekmektedir. Alman Kadın İşçiler Birliği‘nin temsilcisi Klara Zetkin’dir. Klara, 1889 yılında Paris’te yapılan kongreye sunduğu Kadının Kurtuluşu İçin başlıklı raporda, salt kadın hakları savunuculuğu reddedilir ve sınıf mücadelesi temelinde kadınlar mücadeleye çağrılır.

17 Ağustos 1907’de Stuttgart’ta, Birinci Uluslararası Sosyalist Kadın Konferansı toplanır. Konferansta oluşturulan, Uluslararası Sosyalist Kadın Sekretaryasının başına Klara Zetkin geçer. Klara bu görevi 1917 yılına kadar sürdürecektir.

Konferans kararlarının tümü, kadının iktisadi ve toplumsal hayatta tam eşitliğini esas alır. Kadınlara ayrımsız oy hakkı da alınan kararlar arasındadır. Konferansta ayrıca, Eşitlik isimli kadın gazetesinin uluslararası sosyalist kadın hareketinin merkez yayın organı olmasına karar verilir. Gazetenin editörlüğüne Klara Zetkin seçilir.[3]

Dünya emekçi kadın hareketi artık yükseliş dönemine girmiştir. 26-27 Ağustos 1910’da, Kopenhag’ta İkinci Uluslararası Kadın Konferansı düzenlenir. Sendikalar, sosyalist partiler ve çalışan kadın kulüplerini temsilen 17 ülkeden 100 kadın delegenin katıldığı konferansta, kadınlara yönelik talepler tarihi önemdedir.  Dikkat çekici talepler arasında; kadın işçilere günde sekiz saatlik çalışma süresi, hamile kadın işçilere doğumdan önce 8 haftalık doğum izni, emziren kadınlara süt izni, 12 yaşından küçük çocukların çalıştırılmasının yasaklanması, işsiz kadınlara sosyal güvenlik ve kadınlara oy hakkı da bulunaktadır.

Aynı Konferans’da, tarih belirtilmemek ve ilki bir sonraki yıl düzenlenmek üzere her yıl Uluslararası Emekçi Kadınlar Günü’nün kutlanması benimsenerek karar altına alınır ve bu günün, uluslararası dayanışma ve mücadele günü olarak her yıl kutlanması için çağrı yapılır. [4]

Alınan bu kararın sonucunda, sadece Almanya, Avusturya, Danimarka ve İsviçre’de 1911 yılının 19 Mart'ında Uluslararası Kadın Günü olarak, 1 milyondan fazla kadının katılımıyla kitlesel kutlamalar yapılır.

Konferanstan çok değil, 6 gün sonra ise acı bir olay yaşanacaktır.

25 Mart 1911, New York, Triangle Gömlek Fabrikası Yangını

1900’lü yıllarda Amerikan sanayi işçileri çok ağır çalışma koşullarına sahiptir. New York’taki Triangle Gömlek Fabrikası’nda yangın çıkar. Fabrikadaki yöneticilerin, işçilerin iş zamanlarını zapturapt altına almak amacıyla atölye kapılarını kilitli tutuyor olmaları facianın boyutunu arttırır. Yangında, 123 ü kadın olmak üzere 146 tekstil işçisi ölür. Ölümlerin yarıya yakını fabrika binasını üst katlarından atlayarak düşme sonucu gerçekleşir. [5]

Olaya ilişkin olarak, Cornell Üniversitesi’nin referans verilen web sitesinde geniş bir kaynakçaya ulaşılabilir. Ayrıca ABD işçi sınıfı tarihinde önemli bir yer tutan bu olayla ilgili birçok da kitap yayınlanmıştır. [6]
Keza, Birleşmiş Milletler Çalışma Departmanı arşivlerinde de bu olayın geniş bir hikâyesi yer almaktadır. [7]

Bu olaydan 10 ay sonra, yine ABD’de dünya emekçi kadınlarının mücadelesinde derin izler bırakacak başka bir olay yaşanacaktır. Bu, tarihe Ekmek ve Gül Grevi olarak geçecek olan görkemli bir kadın direnişidir.
1 Ocak 1912, Ekmek ve Gül: Massachusetts, Lawrence Tekstil İşçileri Grevi

Amerika’nın Massachusetts eyaletinde, kırk farklı ulustan işçilerin çalıştığı dünyanın en büyük tekstil fabrikası olan Lawrence’ta işçiler çok ağır koşullar altında çalışmaktadır. 1 Ocak 1912’de çıkan yeni iş yasasıyla kadın ve çocuk işçilerin haftalık çalışma süreleri 56’dan 54’e düşürülür. Bu küçük yasal iyileştirme onlar için çok değerlidir. [8]

15 gün sonra Polonyalı işçiler, haftalık çalışma saatlerinin düşürülmesi karşılığında, ücretlerinde %3,5 oranında düşüş olduğunu görürler. Büyük bir öfke dalgası fabrikaya yayılır. 11 Ocak 1912 günü Polonyalı işçileri iş bırakarak yürüyüşe geçer. Bir gün sonra aynı ücret düşüşünün, Washington Mill adlı yün şirketi çalışanları da yapıldığı anlaşılır. Lawrence’ın diğer atölyelerinde de aynı durumun olduğu anlaşılır. Lawrence işçileri buralarda da iş bırakır. Grev bir anda bütün Lawrence Fabrikalarına yayılır. İşçiler aralarında komiteler kurarlar. 14 ulusun işçilerinden oluşan 56 kişilik bir ana komite grevin sorumluluğunu üstlenir.

Grev boyunca yayınlanan bütün bildiriler 25 farklı dile çevrilir

Talepleri, eşit işe eşit ücret, haftalık 54 saatlik çalışma, %15 ücret artışı, fazla mesai karşılığında çift ödemedir.

Kadın işçiler grevin ana unsurlarıdır. Grev boyunca yayınlanan bütün bildiriler 25 farklı dile çevrilir. Grevci kadın işçilerin ana sloganı, Bread & Rose; yani Ekmek ve Gül’dür. Ekmek, kadınların ekonomik taleplerinin, gül ise daha iyi yaşamı ifade etmektedir. Dolayısıyla bundan böyle kadınlar, ekmek de istemektedirler, gül de.

ABD sanayi işçileri tarihinde çok önemli yer tutan grev önemli kazanımlarla sonuçlanır. Ancak, yasal güvenceye bağlanamadığından kazanımlarının birçoğunu sonradan kaybederler. Buna rağmen grev, kadın işçilerinin örgütlenme, mücadele ve direniş tarihinde önemli bir çentik açacaktır.[9]

8 Mart 1917, Petrograd Tekstil İşçilerinin yazdığı tarih

1914’de, 1.Dünya Savaşı sürerken Amerika ve Avrupa kıtasında işçi hareketleri de hız kazanmakta, Rusya’da da bambaşka şeyler olmaktadır.

8 Mart 1917’de (eski takvimle 23 Şubat), Petrogradlı kadın tekstil işçileri, tüm fabrikalarda aynı anda greve çıkarlar. Grevler kente yayılan büyük bir direnişe dönüşür. Tarihe, Şubat Devrimi olarak geçecek ve Rusya’daki Çarlık rejimine karşı başlayacak direnişin ilk ateşidir bu. Grevin arkasından Şubat Devrimi gelişecek, derken 1917 Ekim Devrimi’nin koşularını hazırlayacaktır.

1917 Ekim Devrimiyle kurulan yeni Sovyet devleti, o güne kadar kazanılmış bütün kadın haklarını koruyup ilerletmeyi amaç edinir. 8 Mart 1917’deki Petrogradlı kadın işçilerinin direnişine bir saygı olarak 8 Mart, Emekçi Kadınlar Günü olarak 1922 yılından itibaren resmileştirilir. [10]

Böylece emekçi kadın tarih sahnesine, ekmeğin yanına gülü de ekleyerek, bütün haklarıyla birlikte yeniden çıkmış olur. Bu tarihten sonra, başta sosyalist ülkelerde olmak üzere tüm dünyada 8 Mart Emekçi Kadınların Uluslararası Dayanışma ve Mücadele Günü olarak kutlanmaya devam eder.

16 Aralık 1977; kadının emeğinden ayrıldığı yıl

Bundan tam 56 yıl sonra, 16 Aralık 1977’de ise Birleşmiş Milletler 8 Martı “emekçi” sıfatından özenle ayıracak "Dünya Kadınlar Günü" olarak ilan edecektir.

Kavramların içini boşaltmak çoğu zaman egemen sınıfların işine yarar. 1911 yılında New Yorklu kadın işçiler ekmek de talep etmişlerdi, gül de… Oysaki çağımızın modern kapitalist sınıfı, Birleşmiş Milletler’ in bu kararıyla, kadınların sadece gül ile yetinmesini arzu eder gibidir.

O tarihten bu yana bir çekişme yaşanır; bir yanda kadını emek mücadelesinden ayırmak isteyen egemenlerin 8 Mart gününü, kadınların sadece gül ile yetinecekleri bir anlama hapsetme çabası; öte yanda emekçi kadınların onu, gerçek tarihsel anlamıyla yorumlayarak kadınların uluslararası dayanışma ve mücadele günü olarak kutlaması…

Türkiye’de 8 Mart’ın tarihi: Rahime Selimova ve Cemile Nuşirvanova

8 Mart’ın Türkiye’de ilk kutlaması iki komünist kadının girişimleriyle olur. Rahime Selimova ve Cemile Nuşirvanova adlı iki kız kardeştir bunlar. Türkiye Komünist Partisi üyesi olan kardeşlerin öncülüğünde Ankara yakınlarındaki bir bağ evinde TKP’li kadınların genel toplantısı yapılır. Burada açıklanan Şerif Manatov ‘un bildirisiyle 8 Mart 1921 günü, Uluslararası Kadınlar Bayramı olarak kutlanır. [11]

Sonraki yıllarda kutlamalar düzensizdir. Yeni Cumhuriyet ilericileri, aydınları, komünistleri olduğu gibi kadın hareketini de baskılamakta gecikmez. Ancak 1975 yılından itibaren, daha yaygın ve yığınsal kutlamalar yapılmaya başlar.

1975’de İlerici Kadınlar Derneği kurulur. İKD, kadın mücadelesini işçi sınıfı hareketinin bir parçası olarak görür. Üye sayısı on beş bine yakındır. 33 şubesi, 35 temsilciliği vardır. Yayın organı Kadınların Sesi ise otuz beş bin tiraja ulaşır.

12 Eylül 1980 askeri darbesinden sonra dört yıl süreyle kutlamalar yapılamaz. 1984 yılından sonradır ki Emekçi Kadınlar Günü yeniden kutlanmaya başlar.

Sonraki yıllarda 8 Mart, çeşitli kadın örgütleri tarafından "Dünya Emekçi Kadınlar Günü" veya “Dünya Kadınlar Günü” olarak kutlanmaya devam eder.

Adına ister Emekçi Kadınlar Günü, isterse de Kadınlar Günü diyelim, 8 Mart kadınların uluslararası dayanışma ve mücadele günü olarak doğmuştur, bu şekilde anlaşılmaya da devam edecektir.

Tüm dünyada ücret eşitsizliği, kadın emeği sömürüsü, erkek egemen kurallar, cinsiyet ayrımcılığı, kadın cinayetleri ve şiddet, düşük ücret, analık hak gaspı, mobbing gibi uygulamalara karşı kadınların mücadelesi devam etmektedir. Ülkemizde iktidar, İstanbul Sözleşmesi’nden çıkmak suretiyle bunu daha da katmerleştirmiş, cezasızlığı adeta kural haline getirmiştir.

Bu güne kadar ki tarihsel mücadelelerinde kadınlar, ekmek de istediler, gül de. Bugünden sonra da istemeye devam edecekler.

[1] Liliane Kandel and Françoise Picq, "Le Mythe des origines à propos de la journée internationale des femmes." La Revue d'En Face, No. 12 (Fall 1982) 67-80

[2] Temma Kaplan On the socialist origins of International Women’s Day Feminist Studies 11, No. 1 (1985), pp. 163-171.

[3] Alexandra Kollontai: Selected Articles and Speeches, Progress Publishers, 1984

[4] Alexandra Kollontai: Selected Articles and Speeches, Progress Publishers, 1984 (https://www.marxists.org/archive/kollonta/1907/is-conferences.htm#n12)

[5] Cornell University, Web site, https://trianglefire.ilr.cornell.edu/

[6] - The Triangle Shirtwaist Factory Fire: The History and Legacy of New York City's Deadliest Industrial Disaster Paperback – October 1, 2014

  - Triangle: The Fire That Changed America Paperback – August 16, 2004

  - The Triangle Shirtwaist Factory Fire: Core Events of an Industrial Disaster (What Went Wrong?) Paperback – January 1, 2014

[9] Kitap: The Great Lawrence Textile Strike/New Scholarship on the Bread & Rose Strike

[10] - https://www.marxists.org/archive/lenin/works/1921/mar/04.htm

   - The Universty of Chicago, https://iwd.uchicago.edu/page/international-womens-day-history#1909 The First National Woman's Day in the US

[11] Türkiye’de Sol Akımlar-I (1908-1925) Belgeler 2 (1991). sayfa 513, İstanbul: BDS Yayınları.


https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/ekmek-de-istediler-gul-de,48930

7 Mart 2025 Cuma

Kurtların Kürtlerle dansı

Yusuf Nazım

T24 | 4 Mart 2025

-En iyi savaş hiç başlamamış olanıdır-

T24'teki son yazımı (“Terör” bitti!) tamamladıktan sonra kendi gündemime döndüm. Önümde yazmakta olduğum yeni romanım duruyordu. Büyük bir keyifle satırlarının arasına daldım.

Mola vaktim geldiğinde dünyada neler oluyor diye haberleri karıştırmaya koyuldum. Bir de ne göreyim.

Devlet Bahçeli'den DEM Parti eş başkanı Tuncer Bakırhan'a telefon:

“Bu ülkeyi birlikte demokratikleştireceğiz.”

Gülümsedim…

Romanı bırakmış, kendimi yeni bir yazının içinde bulmuştum bile.

Kurtlarla dans

Kurtlarla Dans (Dances with Wolves, 1990) filminde Teğmen John Dunbar’ın bir kurtla olan dostluğu anlatılır. Filmde onun bir kurtla ilişkisi, Sioux yerlileriyle –bir bakıma ötekiyle- geliştirdiği bağın küçük bir yansımasıdır. “Kurtlarla dans etmek”, ilk başta korkulan ya da anlaşılmaz bulunan bir şeyle zamanla derin bir bağ kurmayı temsil eder. Dunbar, hem fiziksel hem de ruhsal olarak kendi korkularını ve önyargılarını aşar, yeni bir kimlik kazanır. Dunbar’ın kurt ile dostluğu, Sioux halkıyla olan ilişkisinin de metaforik bir ön izlemesi gibidir.

Dunbar’ın askerî kimliği, Batı medeniyetini ve beyaz adamın yayılmacı politikasını simgelerken, Sioux yerlileri doğayla uyum içinde yaşayan özgür bir toplumu temsil eder. Adeta bizim dağlarımızda “kart kırt” sesleri çıkararak yürüyen Kürtler gibi. Dunbar, Sioux’larla yaşadıkça, Batı’nın dayattığı değerlere yabancılaşır ve doğayla, özgürlükle iç içe bir yaşamı benimser.

Bozkurtlar

1968’de MHP’nin gençlik teşkilatı olarak kurulan Ülkü Ocakları, kısa sürede ‘Bozkurtlar’ adıyla anılmaya başlandı. Bir yıl geçmeden MHP, parti sembolü olarak “Bozkurt” sembolünü seçecekti. Ülkenin bazı yerlerinde gizli “ülkücü komando kampları” nın kurulmaya başlandığı yıllardı. Bu kamplarda silahlı eğitim, saldırı, suikast planları öğrenip komünizmle mücadeleye hazırlanıyorlardı. ABD tarafından, CIA eliyle komünizme karşı mücadelede kullanıldığı iddiaları yaygındı. Bu bağlamda sık sık Gladio, Kontrgerilla, Özel Harp Dairesi gibi gizli yapılanmalarla anıldı adları.

Ülkeyi 12 Eylül darbesinin karanlığına sürükleyen birçok kanlı cinayette Bozkurtların parmak izleri vardı. Doç. Dr. Bedrettin Cömert, Prof. Dr. Cavit Orhan Tütengil, Doç. Dr. Necdet Bulut, Prof. Dr. Bedri Karafakioğlu, Milliyet Gazetesi Baş Yazarı Abdi İpekçi, Prof. Dr. Server Tanilli, TÜRK-İŞ Başkanı Kemal Türkler, Yazar Ümit Kaftancıoğlu bunlardan bazılarıydı. Maraş, Çorum, Sivas, Bahçelievler, İstanbul Üniversitesi gibi katliamlarda yine hep Bozkurtların parmak izleri görülüyordu. Mahkeme ifadesinde biri, canımız sıkıldıkça, solcu avına çıkardık diyecek kadar açık sözlüydü.

İçlerinde, bu gizli ve kirli ilişkilerden bihaber, milli duygularla hareket eden milliyetçiler de elbette yok değildi. Belki de, çoğu neye alet olduklarını bile bilmiyorlardı.

90’lı yıllarda bazıları kimi mafya gruplarına karıştı. Çek senet mafyası olarak nam yapanları bile oldu. Bizim kuşağın malumudur. En ünlülerinden biri, cezaevinden kaçırılmış, Papa’yı öldürmeye bile kalkmıştı. Bozkurtların en önemli liderlerinden bir diğeri ise devletin gizli adamı olmuştu. Uyuşturucudan silah kaçakçılığına varıncaya dek kirli işler yaparken ülke ülke dolaşmış, yurt dışında devlet adına operasyonlar yapmıştı. Susurluk Kazasıyla ortalığa saçılan cerahatin içinde aşiret reisi bir milletvekili, bir polis okulu müdürünün yanı sıra onun da adı vardı. Kazada emniyet mensubu, ülkücü bozkurt ve sevgilisi ölmüştü. Ele geçen ruhsatsız ve gizli silahlar, mermiler, susturucular, sahte kimlikler, kokain ise cabasıydı… Devletin raporlarına böyle geçmişti. Üstü bantla kapatılarak gizlenmiş olanları ise kimse öğrenemedi…

Devlet nezdinde çoğu kez makbuldüler. Belediye başkanı da oldular, milletvekili ya da bakan da. Yargılandıkları da oldu, kendileri için özel af çıkarıldığı da. Bakan olmuşlardan biri, yeri geldi, söz söyledi. Dağda silahlı gezmektense insin, ovada siyaset yapsınlar, dedi. Buna kulak veren Kürtler oldu. Parti kurup siyaset yapmaya yeltendiler. Sonuç mu? Millet Meclisi'nde iki kelime Kürtçe söz söylediler diye enselerinden tutulup, on yıl kalmak üzere cezaevine tıkıldılar.

Bugünkü ülkücülerin, eski bozkurtlarla ne kadar bağı kalmıştır bilinmez. Ancak aynı Bozkurt sembolünü kullanmaya devam ediyorlar hâlâ. Ve eski Ülkü Ocakları Başkanı Sinan Ateş cinayetinde olduğu gibi katillerin ayak izleri eski bozkurtların ayak izlerini andırıyor.

En iyi savaş hiç başlamamış olanıdır

En iyi savaş hiç başlamamış olanıdır. Keşke bu savaş hiç başlamasaydı. Keşke 40 yıl önce, bu ülkenin anayasasını silah zoruyla askıya alıp meclisi kapatanlar, siyasetçileri zindanlara tıkmasaydı. Asmayıp da beslemeyecek miyiz diyen katiller, keşke bu ülkede Kürt yok, dağda kart kırt diye yürüyen dağ Türkleri var demeseydi. Keşke Diyarbakır zindanlarından çıkan gençler, yüreği atıp dağa çıkmasaydı. Keşke bu savaş hiç başlamasaydı. On binlerce insanın kanı gereksiz yere akmasaydı…

Bu savaş 40 yıl daha sürmemeli. 40 yıl değil 1 yıl dahi ve hata 1 dakika bile sürmemeli.

Kürtler, sosyolojik olarak 100 yıllık yalnızlıklarında çok acılar çektiler. Birçok kez başkaldırdılar, çok kaybettiler. Ve çok da öğrendiler. Ne kadar iyi ki sivil alanda, hiçbir zaman Türklere karşı bir düşmanlık gütmediler. Hiçbir Kürt ilinde bir Türk, Kürtler tarafından hor görülmedi, omuz vurulmadı, linç edilmedi. Kürt’ün coğrafyasında çokça dolaştım, çok anılar biriktirdim onlara dair. Gidip sofralarına oturdum, gözlerine baktım. İnsan sıcağı vardı bakışlarında. Ellerini sıktım, kucaklaştım. Hep dostçaydı sarılmaları.

Çok kaybettikleri gibi çok da kazandılar. O topraklardaki gericiliğe, cemaat ve tarikatlara karşı büyük bir direnç gösterdiler. Her şeyden önce güçlü bir kadın hareketi yarattılar. Kürt siyasal hareketinin yarattığı aydınlanma, çağdaşlık, inançlara saygı; kimliklere, cinsiyetlere, mezheplere, dinlere karşı geliştirdikleri eşitlikçi tutumla o toprakların modern bir damarı oldular.

Dönüşüm mü, zoraki bir dans mı?

MHP’nin tarihsel olarak kullandığı “Bozkurt” sembolü, Türk milliyetçiliğinin en belirgin simgelerinden biri olmaya devam ediyor. Kürt meselesinde yıllarca sert bir duruş sergileyen Bahçeli’nin bugün DEM Parti’ye “ülkeyi birlikte demokratikleştirme” vaadinde bulunması, geçmişteki söylemleriyle açık bir tezat oluşturmakta.

Kurtlarla Dans filminde ana karakter, farklı bir kültüre adım attıkça dönüşüme uğrar ve ona uyum sağlar. Ancak Bahçeli’nin siyasetinde böyle bir içsel dönüşümden söz etmek olası mı? Yoksa bu sadece konjonktürel bir manevra mı? “Kurtların Kürtlerle Dansı”, taraflar arasında gerçekten bir uyuma mı işaret ediyor, yoksa daha büyük bir satranç tahtasındaki oyunun, birbirini kollayan rakipleri arasında, yapılan hamlelerden sadece biri mi?

Filmde John Dunbar’ın yerlilerle olan ilişkisi, karşılıklı güven ve zaman içinde gelişen bir anlayış üzerine kuruluydu. Ancak burada “Bozkurtların” Kürtlerle dans etme isteğinin nasıl karşılandığı önemli bir soru işareti. DEM Parti cephesinden bu dansa gerçekten ortak bir adım atılacak mı, yoksa geçmişte yaşananlar nedeniyle ihtiyatlı mı yaklaşılacak?

Açıktır ki Bozkurtlar, Türk milliyetçiliğinin en sert kanadını temsil etmekte. Kürt siyasi hareketi ise uzun yıllar boyunca milliyetçi-devletçi politikaların baskısı altında. Bugün “birlikte demokratikleşme” söylemi, bu tarihsel zıtlığı aşabilir mi? Yoksa bu, bin odalı sarayın kapalı kapıları ardında planlanan kısa vadeli bir “dans” olarak mı kalacak?

Bekleyip göreceğiz.

Barış üzerimize olsun.

https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/kurtlarin-kurtlerle-dansi,48871




1 Mart 2025 Cumartesi

“Terör” bitti!

Yusuf Nazım
T24 | 1 Mart 2025

Sonunda beklenen haber geldi.

Kürt sorununun nihai çözümü için PKK lideri Öcalan beklenen çağrısını yaptı.

Çeyrek asırdır cezaevinde tutulan; 2011-2019 arasında 8 yıl, 2009-2024 arasında 5 yıl boyunca avukatlarıyla görüştürülmeyen Abdullah Öcalan örgütüne silah bırakma çağrısı yaptı:

“Tüm gruplar silah bırakmalı ve PKK kendini feshetmelidir.”

 Siz de duydunuz mu, kayyum sistemi sona eriyor

 100 yıllık baş ağrımız, bitmeyen çilemiz, 40 yıllık kanayan yaramızdı; “terör” bitti!

 Türkiye’nin demokratikleşmesinin önündeki en büyük engel ortadan kalktı. Dönem, barış ve demokrasi dönemi. Dönem insan haklarına saygı; adalet, eşitlik ve özgürlükler dönemi.

Sevinin a dostlar “terör” bitti!

Siz de duydunuz mu, kayyum sistemi sona eriyor. Bütün seçilmişler serbest, ülkeye demokrasi geliyor. 8 yıldır tutsak olan Selahattin Demirtaş, 7 yıldır tutuklu Osman Kavala; 18 yıla mahkûm Gezi Parkı’nın tutsakları Can Atalay, Tayfun Kahraman, Çiğdem Mater, Mine Özerden serbest bırakılıyor…

Kart kırt dönemi de sona erdi, “terör” bitti!

Türk’ün sokağında teni kara, alnı esmer, dili kırık olana yönelen nefret sona erecek. Amedspor’a uygulanan ırkçılığın sonu geliyor artık. Çocuklara ana sütü gibi helâl olan ana dilde eğitimin önü açılıyor.

Duyduk duymadık demeyin, “terör” bitti!

Akbelen ormanları
Karşılığında, iktidar hızla demokratik adımlar atmaya başladı bile. Süratle demokratikleşiyoruz. Özgürlüklerin önü açılıyor. 12 Eylül darbesinin ürünü YÖK kalkıyor, rektörler ve dekanlar bundan böyle atamayla değil, seçimle iş başına gelecekler. Üniversite özerkliğinin önü açılıyor. Adaletin kırılan çarkı hızla tamir ediliyor.

Atanmayan öğretmenler, depremzedeler, evsizler, işsizler; İzmir’in, Manisa’nın, Aydın’ın köylüleri; Gölcük’ün, Gödence’nin, Efemçukuru’nun sütünü satamayan çiftçileri siz de duydunuz mu, “terör” bitti!

Mazot ve gübre ucuzlayacak, süte devlet desteği gelecek, mülâkat sistemi kalkacak, atanmayan öğretmenler öğrencilerine kavuşacak! Terörle mücadele yasası değişecek. Grev hakkı serbest olacak, 12 Eylül darbesinin Cumhurbaşkanına tanıdığı grev erteleme hakkı rafa kalkacak.

“Terör” bitti! Şimdi değişim ve dönüşüm zamanıdır dostlar.

Bütün siyasi tutuklular, gazeteciler, yazarlar, düşünce suçluları serbest. CHP, HDK, DEM Parti’si ve Zafer Partisi’ne yönelik cadı avı sona eriyor. Sosyal medya yasakları kalkıyor. RTÜK eliyle özgür basına kesilen cezalar iptal ediliyor…

İşittiniz mi, “terör” bitti!  

Analar ağlamayacak, Galatasaray Meydanı’nın adı Kayıplar Meydanı olacak, Cumartesi Anneleri kayıp evlatları için yas tutmayacak, bundan böyle mezarsız çocukların kemikleri sızlamayacak, bütün faili meçhuller bir bir aydınlanacak.

Savaş sona erdi artık, “terör” bitti!

Sevinelim dostlar, on yıllardır ülkenin kaynaklarını tüketen savaş sona eriyor. Savaş bir halk sağlığı sorunudur dedikleri için kürsülerinden edilen binlerce akademisyen kürsülerine geri dönüyorlar. Her sene ülke bütçesinin yaklaşık %11’ını yutan silahlanmaya veda ediyoruz.

Emekliler, asgari ücretliler, dar gelirliler müjde! “Terör” sona erdi!

Bundan böyle silahlar susacak, anaların gözyaşı dinecek. Savaşa, savunmaya ve güvenlik harcamalarına ayrılan 1 trilyon 608 milyar liralık bütçeye gerek kalmayacak. “Terör” ün bitmesiyle asgari ücret artacak, en düşük emekli maaşı asgari ücrete eşitlenecek. Depremzedeler size de müjde! 500 bin konut yapılacak, evi olmayan depremzede kalmayacak.

Kaz Dağları’nın çamları, Latmos’un meşeleri, Çayırlı’nın zeytinleri

Akbelen direnişi
Büyük kentin barınamayanları, kenar semtlerin açları; köyün yoksulları; etin, sütün, odunun ve kömürün muhtaçları; öğrenciler, emekliler, asgari ücretliler sevinin, yaşama sırası sizde, “terör” bitti!

Aydın Ovası’nın köylüleri, Çayırhan’ın işçileri, Tire’nin yoksul çiftçileri; Latmos’un, Beş Parmak’ın, Madran Dağı’nın mağdurları sizler de sevinin! Duydunuz mu “terör” bitti artık! 

Sevinin! Akdeniz’de, Ege’de; Marmaris’te, Kızılbük’te o güzelim koylar inşaatla dolmayacak, termik santral için ormanlara kıyılmayacak, olur olmaz yerde JES yapmak için tarım arazileri katledilmeyecek!

Duyduk duymadık demeyin. Kürt sorunun çözümünde dev adım atıldı; “terör” bitti!

Bergama’nın köylüleri, Munzur’un kadınları, Hopa’nın gençleri; Akbelenli Nejla, Rizeli Havva, Cerattepeli Neşe, Fındıklılı Melahat, İkizdereli Ayşe siz de sevinin!

Kaz Dağları’nın çamları, Latmos’un meşeleri, Yırca’nın zeytinleri “terör” bitti artık! Rahat bir nefes alın, sevinin, bundan böyle size kıyan olmayacak!


24 Şubat 2025 Pazartesi

İyilik iyidir

Yusuf Nazım
T24 | 31 Aralık 2025

“İyilik iyidir.”

Ona, pandemide kaybettiğim büyük ablamın mezarına gittiğim o sıcak yaz gününde rastlamıştım.

Gözlerim mezarların üzerinde gezinirken, bir mezar taşının kitabesinde görmüştüm o yazıyı: “İyilik iyidir”

Bakışlarım mezar taşının üzerinde, derin hülyalara daldığım bir andı.

Bedenini, Akfırat Mezarlığı’nın dingiz sessizliğine bırakmış, toprağın yumuşak bağrında sessizce uyuyan o kişiyi düşündüm.

Yakınları ona, en çok yakışan bir sıfat olarak seçmiş olmalılardı iyilik sözcüğünü.

Ne mutlu ona…

Akfırat Mezarlığı

Guernica

Gernikako Arbola.

İspanya'nın Bask bölgesindeki Guernica kasabasında yaşayan bir meşe ağacının adı.

Bask halkı için özel anlamı olan bu ağaç; özerklik ve özgürlüğün simgesidir. Bu yüzden İspanya İç Savaşı sırasında Franko faşizmine karşı savaşan Cumhuriyetçilerin direniş ruhunu temsil etmektedir.

Belki de bu yüzden olsa gerek kasaba, iç savaş sırasında faşizme karşı direnen cumhuriyetçilerin kalesi olmuştu.

26 Nisan 1937 günü, Guernica kasabasının sirenleri acı acı çalar.

Biraz sonra, Nazi Almanyası ve Faşist İtalyan hava kuvvetlerinin uçakları kasabanın semalarında belirir. Ağır bir bombardıman başlar. Bombalar direnişçi ya da sivil ayırt etmez. Kadın, yaşlı, hasta, çocuk yüzlerce kişi ölür; nüfusu 5.000 olan kasabanın büyük bir kısmı harabeye döner.

Bombalama, dünya çapında büyük bir öfkeye yol açar. Katliam, İspanyol ressam Pablo Picasso'nun fırçasından modern zamanların en ünlü savaş karşıtı tablolarından birine  dönüşür.

Sanatçının Guernica adlı eseri faşizmin, soykırımın, acımasızlığın vahşetine bir yanıt olarak tarihteki görkemli yerini alır.

Kötülüğün egemenlik çağı

Kötülüğün egemenlik çağındayız.

İsrail soykırım makinesi durmak bilmiyor.

F-35 savaş uçaklarını, bomba ve füzelerini ABD’nin sağladığı; uçak malzemelerini İngiltere’nin verdiği; Demir Kubbe parça tedarikçiliğini Fransa’nın yaptığı; çeliğini, çimentosunu, dikenli tellerini, uçak yakıtını Türkiye’nin temin ettiği İsrail devleti cinayetlerine devam ediyor.

Şu ana kadar Gazze Şeridi’nde 45.514 kadın, erkek, yaşlı, çocuk, bebek İsrail soykırım makinesinin kurbanı oldu. Aralarında sayısız bilim insanı, hekim, sanatçı, yazar ve gazeteci da olmak üzere…

Bilimin soykırıma itirazı

Prof. Dr. Sufyan Tayeh.

Filistinli fizik ve matematik profesörü, Gazze İslam Üniversitesi Rektörü’ydü. Filistin'deki, Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü'nün (UNESCO) Fiziksel, Astrofizik ve Uzay Bilimleri Kürsüsünün sahibi ve dünyanın önde gelen matematik bilimcilerinden biriydi o.

İsrail devletinin Gazze’deki saldırılarında geçen yıl aile bireyleriyle birlikte öldürülmüştü.

Yeryüzünün iyi insanları onu unutmadı.

Geçen hafta,  dünya çapında 1078 matematikçi, Profesör Sufyan Tayeh’i de anarak İsrail devletine açık bir mektup yayımladı.

Mektup, dünyadaki bilim insanlarını, özellikle matematikçileri, Gazze'deki soykırımı ve Filistin'in yasadışı sömürgeleştirilmesini açıkça kınamayan İsrail kurumlarıyla tüm bilimsel işbirliğini durdurmaya çağırıyordu.

İmzacılar devamla, uluslararası topluma yaptıkları çağrıda, ülkeleri ve kurumları, İsrail’e karşı mümkün olan her türlü yaptırımı uygulamaya davet etmekteydi.

Kalplerindeki iyiliği yitirmemiş bilim insanlarının soykırıma itirazıydı bu. Yüreğim kabardı, mutlu oldum.

Guernica’dan Gazze’ye dayanışma

8 Aralık 2024, Cuma.

Bask şehri Guernica kasabası.

Kasabanın Pasialeku Pazar Meydanı’nda diğer zamanlardakine benzemeyen tuhaf bir hareketlilik vardır.

Kadınlı erkekli, gençler ve çocuklardan oluşan suskun kalabalık bomboş olan Pazar Meydanı’na doğru akmaktadır.

Yüzlerinde acıdan, hüzünden ve kederden ibaret çizgiler taşımaktadırlar.

Ellerindeki siyah, yeşil, kırmızı ve beyaz renkli kumaşları alanda işaretli yerlere bırakarak bekleyen, birbirine sarılan, canı acıyan, üzülen insanlardır bunlar…

Meydan tümüyle dolduktan sonra, hava saldırısı sirenleri bir kez daha acı acı çalar.

Alanda ani bir dalgalanma olur.  Bir anda, Pasialeku Pazar Meydanı’nda, Filistin bayrağını ve Pablo Picasso'nun ünlü savaş karşıtı tablosu Guernica'nın bir bölümünü tasvir eden bir insan mozaiği ortaya çıkar.

Meydan boydan boya dev bir Filistin bayrağına boyanmıştır ve bir köşesinde Picasso’nun çizdiği Guvernica’dan bir kesit yer almaktadır.

Öyle ki, Gazze ile Guvernica’nın yakaran çığlıkları Pasialeku Meydanı’nda birleşmiş, alanda toplanan binlerce kişinin yüreğinde ortak bir acıya dönüşmüştür.


*  *  *

Gazze...

Çığlıkları hemen yanı başımızdan yükselen acının, kederin ve yalnızlığın coğrafyası.

Avrupa'nın en ırak köşesinden uzanan bu dostluk ve dayanışma elini görünce kendimi iyi hissettim.

Nasıl hissetmeyeyim? Ne de olsa iyilik, iyileştiriyor insanı.

İyilik iyidir sözünü araştırdığımda, ilk defa bir Alevi mezarında görülen bu sözün, zamanla Alevi toplumu tarafından benimsenerek mezar taşlarında kullanılmaya başlandığını öğrendim.

Anladım ki iyilik denen şey, iyi insanlar tarafından sahiplenilmekteydi.

Guernica’nın iyi kalpli insanları, bedenleriyle kasabadaki Pasialeku Pazar Meydanı’na dev bir Filistin bayrağı çizerek göstermişlerdi Gazze’yle olan dayanışmalarını.

Bu anlamlı dayanışmayı görünce aklımın kıvrımlarında dolanan bir soruya engel olamadım:

Türkiye Solu ya da dürüst Müslümanları da, Taksim Meydanı’nı Filistin bayrağına boyayarak Gazze’nin çığlığını çizebilirler mi?

Not: 2025 yılında iyilik üstünüzde olsun.

https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/iyilik-iyidir,47891



Yusuf Nazım
T24 | 24 Şubat 2025

Omurgalılar, yaklaşık 530 milyon yıl önce, Kambriyen Dönemi’nde ortaya çıkmıştır. Bu dönemin çenesiz balıkları, beyin ve omurilik sistemine sahip olup kıkırdak iskeletleriyle modern omurgalıların ataları olarak kabul edilir.

300 milyon yıl öncesinden itibaren önce amfibiler ve sürüngenler gelişerek karasal ekosistemlerde baskın hale gelmiş, Mezozoik Çağ’da ise (252-66 milyon yıl önce) dinozorlar, memeliler ve kuşlar evrimleşmiştir.

55-65 milyon yıl önce, Mozaik Çağ’ın sonunda ağaçlarda yaşayan küçük, böcekçil memelilerin evrimleşmesiyle ortaya yeni bir tür çıkar: Primatlar.

Tropikal ormanların kanopilerinde yaşadıkları 50-60 milyon yılda bulundukları coğrafya ve iklim koşullarına bağlı olarak goriller, orangutanlar, bonobolar, gibonlar ve şempanzeler gibi türlere evrimleşir.  Yaklaşık 7 milyon yıl önce ise şempanzelerden ayrılarak ağaçlardan yere inmek zorunda kalan bir kol, zamanla iki ayaklılaşarak(bipedalizme) ilk insanımsıların yoluna girerler.

1.9 milyon yıl önce beyin büyümesine de sebep olan bu sürecin sonunda gezegenin, iki ayak üzerinde yürüyen ve omurgası dikleşmiş olan yegâne canlısı, insan ortaya çıkmış olur.

*  *  *

Ağaçtan yere inip ayağa kalkma süresince, 350 cc’den 1000-1200 cc’ye büyüyen beyin hacmiyle gezegenin tartışmasız en zeki canlısı olan insanın, akıllı canlı olma özelliğinin iki ana yönde evrimleştiği görülüyor.

Birincisi, içine doğduğu gezegene meydan okuyan; doğaya ve diğer canlılara karşı büyük üstünlük sağlayan, yeri geldiğinde acımasız bir yok ediciye dönüşen kötülüğe evrimleşmiş insan zekâsı.

Diğeri, tuttuğu baltanın sapına gül resmi çizmeyi akıl eden, sevgi, tutku, empati, dostluk, dürüstlük, erdem, dayanışma ve paylaşma gibi kavramları geliştiren iyiliğe doğru evrimleşmiş zekâ.

Omurgalı olmak deyimi, iyiliğe evrimleşmiş Homosapiens’e özgü bir kavram. Dik duran anlamındaki insana ait; dirayetli, ilkeli, tutarlı anlamında kullanılıyor. Omurgasız ise duruşu olmayan, tutarsız, ilkesiz davrananlar için…

*  *  *

Önceki gün CHP’nin ittifak politikaları sonucu milletvekili seçilen biri daha partisinden istifa ederek AKP’ye katıldı. Ben buna CHP kontenjanından seçilen vekil AKP’ye geçti diye yorumluyorum.

Bu vekil, Gelecek Partisi’nden istifa eden Serap Yazıcı Özbudun. Kendisi saygın bir anayasa hukukçusu olarak biliniyor. Yazıcı, 2007 tarihindeki AKP’ye sivil anayasa taslağını hazırlayan Prof.Dr.Ergun Özbudun başkanlığındaki altı kişilik bilim heyetinin de içindeydi.

Aradan yıllar geçti. Dile kolay tam 18 yıl. Ergun Özbudun Hoca’yı kaybettik. 2020'de Gelecek Partisi'ne katılan Yazıcı, İnsan Hakları Başkanı olarak görev yaptı, 2023 seçimlerinde Antalya'da CHP listesinden Gelecek Partisi'ne vekil oldu.

Geriye dönüp Serap Hoca’nın akademik/siyasal serüvenine göz gezdirdim. Bakın neler çıktı:

"Sayın Erdoğan'ın cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine geçiş arzusunu hiçbir zaman anlayabilmiş değilim."

"Eğer o gün bizlere konuşma hakkı tanınsaydı, bütün bu olasılıkları anlatma imkânını bulurduk. Ama bizlere ekran yasağı konmuştu."

"Burhan Kuzu dışında hiçbir ciddi akademisyen başkanlık sistemini savunmadı."

"Cumhurbaşkanı hükümet sistemi, darbe koşullarından daha ağır koşullarda kabul edilmiştir."

"Bugünkü ortamın 12 Eylül askeri rejiminin yarattığı ortamdan ben hiçbir farkını görmüyorum."

"Ama bugünkü ortamda eğer ‘Yeni bir anayasa yapacağız’ diye yola çıkacaksak bunun da sivil ve demokratik olacağı iddiasındaysak ve onu da ‘Askeri yönetimin vesayetçi anayasasından kurtulalım’ gibi sloganlarla birleştiriyorsak, ben bunu hiç samimi bulmam."

"Can Atalay aslında resmi seçim sonuçları açıklandığında serbest bırakılmalı, Meclis'e gelip yeminini edebilmeliydi."

"Can Atalay'ın durumuyla ilgili olarak anayasa ihlal edilmektedir."

"Ben diyorum ki Can Atalay derhal serbest bırakılmalıdır."

Can Atalay'ın içerde tutulmasına gerekçe gösterilen “14. maddeyi 12 Eylül generalleri başımıza bela etti.”

Yargıtay Ceza Dairesi'nin Anayasa Mahkemesi kararı üzerine temyiz mahkemesiymiş gibi söz söyleyemez, "kesinlikle, Yargıtay'ın böyle bir yetkisi yok."

Cumhurbaşkanı Erdoğan, "Biz bu tartışmada taraf değiliz ama hakem konumundayız" diyor. "Anayasanın hiçbir hükmü cumhurbaşkanına iki yargı kuruluşu arasındaki ihtilafı çözme yetkisi vermemiştir."

"Bir anayasa hukukçusuyum ve bir anayasa hukukçusu olarak bugüne kadar akademik çalışmalarımda ne savundumsa şu ana kadar parlamento çatısı altında da hep onu savundum, bundan sonra da farklı bir şey olmayacak."

"Mühürsüz oy pusulaları bizim seçim mevzuatımıza aykırı olarak geçerli kabul edildi. 2017 referandumu üzerinde ciddi bir gayrimeşruluk gölgesi vardır."

"Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine geçişten sonra biz süratle fakirleşmişiz."

"Tek bir kişinin elinde sınırsız yetki toplayan, hukuk devletini askıya alan, yönetimde keyfiliğe sebep olan bu sistemin yarattığı çok ağır sonuçlar var."

"Türkiye 2016'dan beri, yani olağanüstü halde otoriterizme sürüklendiği andan itibaren ve cumhurbaşkanlığı hükümet sistemiyle bu otoriterizmi kurumsallaştırdığı andan itibaren çok ciddi anlamda yoksullaştı."

"Yerli ve yabancı sermaye Türkiye'den kaçtı gitti. Siz onu kapı kapı dilenerek geri getiremezsiniz. Bugün Türkiye güvenilmeyen bir ülke."

"Herkes biliyor ki Türkiye yürürlükteki anayasasını çiğneyen bir ülke."

"Sadece Can Atalay tartışması, Osman Kavala tartışması bile Türkiye'nin hukuk devleti olmadığını bütün dünyaya deklare ediyor."

"Türkiye'nin artık başörtüsü diye bir sorunu kalmadı. Kadınların artık bu siyasi tartışmalara, bu kör dövüşüne malzeme edilmemesi gerektiğini düşünüyorum."

"Erdoğan... seçim meydanlarında başörtüsünü bitmek tükenmek bilmeyen bir propaganda malzemesi haline getirmek istiyor. O yüzden, bu tuzaklara düşmemek gerekiyor."

"Kayyum yetkisi de 12 Eylül anayasasının ürünüdür, demokratik bir anayasa İçişleri Bakanı'na böyle bir yetki vermez"

"İçişleri Bakanı'na kayyım atama yetkisini veren 1982 anayasasıdır. Samimiyseniz hadi gelin bu 12 Eylül kıskacından kurtulalım."

"Başörtüsü konusunu toplumun belli bir kesimini nefret süjesi haline getirecek bir formülle birleştirmelerine ben Serap Yazıcı Özbudun olarak destek vermem."

"Anayasa hukuku alanında duayen hocam ve aynı zamanda eşim Ergun Özbudun hocamızın kemiklerini sızlatacak hiçbir adım atmam. Ayrıca parlamenter sistem benim için kırmızı çizgi”

*  *  *

İşte böyle. Başka birinin sabah ayazında kapısının çalınarak derdest edilmesine sebep olabilecek bir dolu sözün sahibi, önceki gün AKP’ye geçti.

Bir söyleşisinde, "Ben bir hukuk insanıyım ve temel özelliğim de asla adaletten taviz vermememdir." demiş, eşi Ergun Özbudun için şu aktarımı yapmıştı:

"Vefatından önce, 28 Mayıs seçiminden sonra bana şunu söyledi: 'Serap artık benim Türkiye'de yeniden demokrasiye dönüşü, hukuk devletine dönüşü, insan haklarına dönüşü görmeye ömrüm vefa etmeyecek. Seninki eder mi bilmiyorum, tereddütteyim. Ama sen mücadeleci bir insansın. Bu yöndeki mücadelene devam et.'

Doktorasını “Otoriter Sistemlerden Demokrasiye Geçiş” konusunda tamamlayan Serap Hoca, öyle görülüyor ki mücadelesine, eşinin söylediği "Türkiye'de yeniden demokrasiye, hukuk devletine dönüş" mücadelesine bundan böyle AKP saflarında devam edecekmiş.

Serap Hanım, partisinden ayrılıp tüm söylediklerine rağmen “otoriterizmi kurumsallaştıran” bir partiye geçerken iyimserliğini hâlâ koruyor mu, bilemem.

Belki de Ergun Özbudun'un dediği gibi "mükemmeli ararken mümkün olanı kaçırmamak" için verdi kararını.

Şimdi artık yeni partisinde o. Ya ülkeyi zifiri bir karanlığa sürükleyen kurumsallaşmış otoriterizm koşullarında "içinde bulunduğumuz karanlık tünelde bize ışık sunacak" adımlar atacak ya da aynı otoriterizme boyun eğerek bunca kötülüğe ortak olacak.

Yolun açık olsun Serap Hoca.

Not: Aktarımların çoğu Cansu Çamlıbel’in Serap Yazıcı Özbudun’la 11 Aralık 2023’te yaptığı söyleşiden alıntılanmıştır.

https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/omurga,48740


 

24 Ocak 2025 Cuma

Bizi kim öldürdü?

Yusuf Nazım
T24 | 24 Ocak 2025


2016 yılıydı.

Bir kongre için Kanada’nın Toronto şehrindeydik.

Ateşten, ölümden, kandan bir coğrafyanın yolcularıydık.

Gün geçmiyor ki büyük bir kötülük üstümüze üstümüze yürümesin, gün geçmiyor ki kalbimizin tuğrasında yeni bir yara daha açılmasın…

Adını Ergenekon koydukları operasyonlar, fırtına gibi esen gözaltı ve tutuklama furyaları, ev baskınları, derdest edilenler, kumpaslar, hileler, tuzaklar…

Biter mi? Sonrasında darbe girişimleri, toplu işten çıkarmalar, binlerce akademisyene soruşturma, cezaevine atılan bilim insanları, gazeteciler, yazarlar, sanatçılar… Ardı arkası kesilmeyen patlamalar, onlarca, yüzlerce ölü; kayyumlar, siyasetçi avı, Cumartesi Anneleri, taş ocakları, orman kıyımları, biber gazı, plastik mermi, cop, taciz, tecavüz…

Tesellimiz o ki cennet ülkemizin cehenneminden bir hafta uzak kalacağız.

Ottawa’dan dostlar gelmiş ziyarete, söyleşiyoruz.

Küfemizde ülkenin onca kahır yükü, paylaşmak kaçınılmaz oluyor.

Bir ara merak edip arkadaşıma soruyorum:

“Söylesene, sizde en çok neler haber oluyor?”

Arkadaşım gülümsüyor:

“Vallahi bizde at bahçeden kaçtı, kedi ağaca çıktı, ördek suya düştü gibi şeyler haber oluyor…”

İçim acıyarak gülümsüyorum.

*  *  *

Odamda çalışmaya dalmışım.

Başımı kaldırıyorum, bir haber!

Kelimeler hoyratça hücum ediyor üzerime!

Yangın, ateş, feryat ve ölüm sözcükleri dökülüyor ekrandan.

Korkarak taramaya başlıyorum haber ajanslarını…

Bolu’da bir otel yangını: 10 ölü!

Ne olmuş, nerede olmuş, nasıl olmuş, anlamaya çalışırken fark ediyorum; ışık hızında çoktan harekete geçmiş bile bizim beyler!

Hakkımızda hüküm verilmiş, gereği düşünülmüş!

Tez elden sıralanmış kanun hükümleri: Anayasa’nın 28/3 ve 26/2 maddeleri, bilmem kaç sayılı basın kanununun falan filan maddeleri… Kamu düzeni, halk sağlığı, devletin ve milletin güvenliği…

Her türlü haber, röportaj, eleştiri ve benzeri yayınların yapılması yasaklanmış!

Yangından daha hızlı yayılıyor yasak!

Gerçeğin üzerine sis perdesi çöküyor. Her şey ve her yer karanlık… Ölüm ve bilinmezlik kol kola. Saatler geçiyor, ülke ayakta, insanlar bilmek, gerçeği öğrenmek istiyorlar.

Oysa haber metinleri taş kesilmiş, sözler kelepçeli, kelimeler tutsak.

Radyo Televizyon Üst Kurumu boş durur mu hiç?

Görevi gereği anında devreye girmiş:

“Yayın yasağına uymayanlara en ağır yaptırımlar uygulanacak.”

Haaa!

Yani?

Yani otele ruhsatı kim vermiş?

Sormak yasak!

Denetlemesi kimin yetkisinde?

Merak etmek yasak!

En son güvenlik kontrolleri ne zaman yapılmış?

Haddine mi, öğrenmek yasak!

Yangın merdivenleri yeterli mi?

Zinhar, araştırmak yasak!

Otelin içinde yangın söndürme sistemi devreye girmiş mi?

Devletin bekasını kurcalamak, soruşturmak yasak!

Otelin denetlenme yetkisi itfaiyeden ne zaman alınmış?

Milletin güvenliğini riske atmak olur mu, konuşmak yasak!

*  *  *

2012 yılı, Bangladeş.

Tazreen Moda Fabrikası yangınında 112 işçi öldü.

İşte bu yangından başka, dünyada son 50 yılın en büyük yangın faciasına ev sahipliği yapıyor bu ülke.

Acıyı bir kader gibi üstümüze giydirmeye çalışıyorlar.

Gerçeğin karşısında korkak, yasak getirmekte cevvaller!

Ölümü de acı gibi kader bilelim istiyorlar.

Yaşama değil, ölüme alıştırmak istiyorlar bizi.

Ve biz hep ölüyoruz.

Birer birer, onar onar, yüzer yüzer ölüyoruz!

Ölüm her yerde, her an ve her şeyde, sinsi bir pusuda bizi bekliyor.

Bir dağın ıssızlığında, bir tren garının sahipsizliğinde, dümdüz ovada bir demiryolunda; yerin yedi kat derininde, gözden ırak bir madende, bir çocuk parkının masumluğunda ya da bir otelde, sessiz bir uykuda…

İstiyorlar ki merak etmeyelim, istiyorlar ki bilmeyelim, istiyorlar ki öğrenmeyelim!

Oysa sormak doğamızda, vazgeçilmez bir eylemin adı.

Ve bilmek hakkımız.

Bu yüzden avazım çıktığınca, gücüm el verdiğince, nefesim yettiğince bağırıyorum!

2 yaşındaki Bekir'in, 5 yaşındaki Muhammet'in, 7 yaşındaki Mavi'nin ağzından soruyorum:

Söyleyin, bizi kim öldürdü?

https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/bizi-kim-oldurdu,48242